Ücretler Niçin Eriyor?
2026 yılı için asgari ücret ve emeklilerin alacağı maaşlar belirlendi. Asgari ücret 28.075 TL olurken, aralık ayı enflasyon verilerinin açıklanmasıyla birlikte en düşük emekli maaşı 20.000 TL olarak açıklandı. Diğer yandan kamu emekçilerinin Ocak 2026 artış oranı da yüzde 18,60 olarak gerçekleşti. Buna ek olarak, kamu emekçilerinin taban aylıklarına 1.000 TL zam uygulanacak.
Açıklanan rakamlar, emekli ve asgari ücretli çalışanlar hatta ücretli çalışanların tamamına yakını açısından sefalet koşullarının kalıcı hale getirildiğinin açık ifadesidir. Uygulanan ücret düzeni, yoksulluğu istisna olmaktan çıkarıp sistematik bir düzene dönüşmesinin ilanıdır.
Oysa ki Türkiye’de emek piyasandan çekilmesi gereken emeklilerin yıllarca çalışmak zorunda kalması, yalnızca yoksulluğun değil, aynı zamanda emek maliyetlerinin düşürülmesinde de hâlâ etken. Çünkü çalışamadığında aç kalan, çalıştığında ise ölen bir yaşlı nüfus yaratmak, iş gücü piyasası açısından hâlâ kullanışlı. Bunun bir diğer ucunu da genç ve çocuk işçiliğini oluşturduğun da not etmemiz gerekiyor. İşgücü piyasası bir yandan da çocuk ve gençlerin işgücü piyasasına zorlanmalarından besleniyor.
Ücretlerin bilinçli biçimde baskılanması, emeklilerin ise topluma “yük” gibi sunulması; yalnızca kapitalist sistemin sömürü iştahını açığa çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda sınıfsal bir tasnif yaratarak toplumun çok geniş bir kesimini yoksulluğa, açlığa mahkûm ediyor. Tüm bu gelişmeler çocukluktan emekliğe kadar bir ömür sömürü düzeni Türkiye kapitalizmin ayakta kalabilmesinin çarklarına dönüşüyor.
Ücret Düzeni
Marx, Kapital I’de ücreti, “emeğin yeniden üretim maliyetlerini esas alan hesaplamanın parasal karşılığı” olarak ele alır. Bu ifade, ilk bakışta ücretin emek gücünün gerçek değerine karşılık geldiği yanılsamasını üretebilir. Oysa Marx, genel anlamda bu yanılsamayı teşhir eder. İşçi, aldığı ücreti çalışmasının tam karşılığı olarak algılar, sömürü böylece görünmez hale gelir. Bizim ülkemizde asgari ücret bu görünmezliği kurumsallaştıran en temel işleve sahiptir.
Aslında Marx’ın yaptığı şey, ücretin ne olması gerektiği ile ilgili bir saptama yapmak değil, onun kapitalist üretim ilişkileri içinde neye karşılık geldiğini açıklamaktan ibaretti.
Bu anlamda akıllara şu soru gelir: O halde günümüz Türkiye’sinde asgari ücret neye göre belirleniyor? Hemen söyleyelim. Ücret; işçi sınıfının örgütlülük düzeyi, sendikal güç dengeleri, grevlerin yaygınlığı ve işçilerin mücadeleleri ile yani emek ve sermaye arasındaki savaşımının güncel haliyle belirleniyor. Asgari ücret sınıf ilişkilerinin yoğunlaşmış bir ifadesi olarak ortaya çıkar.
Adım Adım Ücretlerin Baskılanması
Asgari ücret derken, barınma, beslenme, giyim, ulaşım, sağlık ve kültürel olarak asgari ihtiyaçları içerisine alan bir gideri baz alan bir ücretten bahsediyoruz. Bu da bizi açlık sınırı diye tariflenen asgari yaşam için zorunluluklar kalemine götürür. Türk-İş tarafından açıklanan açlık ve yoksulluk sınırı verilerine göre ise açlık sınırı (4 kişilik bir ailenin en asgari düzeyde beslenebilmek için yapması gereken harcama) kasım ayında 29 bin 828 TL’dir. Yani açıklanan ücret emeğin yeniden üretim maliyetine bile denk gelmiyor.
2001 -2002 krizi ile birlikte emeğe ve örgütlü işçi sınıfına yönelik saldırılar sistematik hale gelmiştir. Bu tarihten itibaren izlenen politikaya bakıldığında, Türkiye’de asgari ücret, cumhuriyet tarihinde ilk kez bu kadar uzun süre boyunca emeğin yeniden üretimini sistematik biçimde karşılayamaz hale gelmiştir.
Bu politika Türkiye kapitalizmin uluslararası tedarik değer zincirine pazarlık unsuru olarak sunduğu güvencesiz ve ucuz emeğin karşılığı olarak belirlendi. Dolayısıyla belirlenen asgari ücret, sermaye adına birikim koşullarının zorunlu bir uzantısıdır.
Yılardır uygulanan ekonomik programların stratejisinin en önemli hedeflerinden biri gözümüzün önünde gerçekleşiyor. Ücretlerin baskılanmasıyla birlikte emek üzerindeki tahakküm ilişkisi daha da belirgin hale geliyor.
Asgari Değil Örgütlü Mücadele
DİSK-AR önemli bir çalışmaya imza atarak “2026 Asgari Ücret Araştırması” adıyla bir rapor yayımladı. Rapor, hem asgari ücretin yıllara göre seyrini hem de emek rejiminin mevcut görünümünü sunması açısından önemli veriler içeriyor.
Raporun önemli tespitlerinden biri: Türkiye’de uygulanan ücret rejimi, geçici bir kriz önlemi olarak şekillenmedi, yapısal, sınıfsal ve bilinçli olarak inşa edilmiş emek rejimidir. Bu rejimin temel amacı, emeğin yeniden üretim maliyetlerini mümkün olan en alt düzeye çekerek mutlak artı değeri yani sermaye birikimini sürdürmek ve emek-sermaye çelişkisini ücretler üzerinden yeniden disipline etmektir.
Buradan hareketle söyleyebiliriz ki hedef, asgari ücretin fiilen genel ücret haline getirilmesidir. Böylece milyonlarca işçi asgari ücret ve asgari ücret civarında ücretlere çalışmaya ve yaşamaya zorlanmaktadır. Bu koşullarda asgari ücret, bir taban ücret olmaktan çıkarılıp, tüm ücret yapısını aşağı çeken bir çıpa işlevi görüyor.
Diğer yandan raporda, asgari ücretin ortalama ücret düzeyine gelmesinde, toplu pazarlığın kapsayıcılığının sınırlı kalmasının doğrudan bir payının olduğu ifade ediliyor. Çünkü işçiler toplu sözleşme kapsamına girdiklerinde ücretler önemli ölçüde artıyor. Bu bağlamda, sendikalı işçilerin ücret düzeyi ile ortalama ücret arasındaki fark, bir eşitsizlik göstergesi olarak değil, örgütlenmenin gelir dağılımı üzerindeki doğrudan etkisi olarak görülür. Bu yüzden toplu pazarlığın kapsamının genişlemesi, yalnızca sendikalı işçilerin değil, tüm ücretlilerin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme açısından önemlidir.
Dolayısıyla işçi sınıfının ve emek cephesinin, başta ücretler olmak üzere tüm yaşamsal koşullarındaki değişim, doğrudan doğruya örgütlü güç düzeyiyle ilişkilidir. Ücretlerin seviyesi, çalışma koşulları gibi en temel haklar, sınıf mücadelesinin somut güç dengelerine bağlı olarak belirlenir. Tarihsel deneyimler göstermiştir ki, haklar ancak örgütlü mücadeleyle kazanılmış ve ancak örgütlü güçle korunabilmiştir.
Buraya kadarki tüm veriler tek bir şeyi öne çıkarıyor: İnsanca yaşamak ve insan onuruna yakışır bir ücret alabilmek için örgütlenmek zorunludur. Bu zorunluluk ahlaki bir çağrıdan öte, emeğe karşı saldırıların, yoksulluk karşısında sınıfsal varoluşun temel koşuludur.
Saray Oligarşisi
Bugün karşı karşıya olduğumuz siyasal yapı basit bir “tek adam yönetimi” değil; saray oligarşisi olarak tanımlanabilecek özgün bir iktidar blokudur. Bu oligarşi, siyasal iktidarın saray etrafında merkezileşmesi, onun da etrafında etrafında çıkarları farklı olan sermaye grupları, inşaat-finans rantı, yandaş müteahhitler, enerji ve maden tekelleri, medya tekelleri ve güvenlik bürokrasisinin yer almasıyla oluşmuş bir sınıf ittifakıdır.
Saray, bu ilişkiler ağının merkezinde yer alarak hem sermaye fraksiyonları arasındaki paylaşımı düzenlemekte hem de ortaya çıkan toplumsal maliyeti işçi sınıfına ve emekçi halka yıkmaktadır.
Hukukun askıya alınması, yargının siyasallaştırılması ve denetim mekanizmalarının tasfiyesi, sadece muhalefeti parçalamak için değil aynı zamanda çete ekonomisinin sürekliliğini sağlayabilmek için de zorunlu hale gelmiştir.
Yani çete ekonomisi ile yoksulluk, kurulmak istenilen rejimin birbirini besleyen iki temel sütunu haline gelmiştir. Bu bağlamda mevcut emek rejimi sermayenin talebi olduğu kadar aynı zamanda rejimin kurumsallaşması için önemli bir yakıt işlevi de görmektedir.
Sola Düşen Görev
Saray rejiminin nihai amacı muktedir olmak, iktidarını mutlaklaştırmaktır. Bu yürüyüşünde en önemli kozu, yoksulluğu ortadan kaldırmak değil; bizzat yoksulluğu yönetilebilir kılmaktır.
Ancak artık saray iktidarı, yoksulluk üzerinden rıza üretebilme ve yoksulluğu “yönetilebilir” kılma kapasitesini büyük ölçüde yitirmiştir. Derinleşen ekonomik krizle birlikte sürekli eriyen ücretlerin yaşamı sürdürmeye yetmediği bir eşikteyiz. Bu koşullarda yoksulluk, rıza üretmenin değil, toplumsal öfkenin ve toplumsal çözülmenin en önemli zeminine işaret eder.
Rıza ile zor arasındaki denge zor lehine bozuldukça, saray rejiminin siyasal meşruiyeti daha da aşınmakta; toplumsal çatlaklar daha da derinleşmektedir. Bu durum aynı zamanda, toplumda alternatif arayışları daha görünür kılmaktadır. İşte işçi sınıfı ve emekçi halklar açısından yeni mücadele olanaklarının da nesnelliği bu zemin üzerinden yükselmektedir. Son tahlilde sosyalist solun siyasal olarak gerçek bir alternatif haline gelmesi tarihsel zorunluluk olarak duruyor.

