2026 Bütçesi ve Rejimin Sınıfsal Karakteri 

Marx kapitalist toplumun üretim ilişkilerini analiz ederken genel olarak sermaye kavramından hareket eder. Genel olarak sermaye, sermayenin bir bütün olarak ücretli emek ile ilişkisi içinde nasıl üretildiğini ortaya koyarken, çok sayıda sermayenin birbiri üzerinde rekabet yoluyla yaptığı etkileri çok dikkate almaz. 

Bu anlamda devletin rolü sermaye birikimine dolayısıyla toplumsal sınıflara kayıtsız değildir. Devlet kapitalist toplumsal ilişkileri yeniden üreten koşulların dolayımıyla kendisini yeniden üretir. Devlet, bizzat sermayenin bütünsel çıkarı olarak özel sektör yatırımlarının önünü açmasıyla birikimin temel dinamiklerinden birini gerçekleştirerek hem kendi sürecini hem de bir bütün olarak sermayenin beklentilerini yerine getirir. Genel anlamda kapitalist devletin sermaye birikiminin olanaklarını hangi yöntemle sağlayacağı rejimin niteliğini yansıtması açısından önemli.

Türkiye sermayesinin iç talebe dayalı ve sermaye girişlerine bağlı birikim stratejisi 2013’te tıkanmış, uluslararası konjonktürden yaralanarak ekonomik kriz 2018’e kadar yönetilmişti. Ancak bu tarihten sonra krizin aynı yöntemle yönetilme olanakları ortadan kalktı.

Bu noktada 2017 referandumu ile kabul edilen ve 2018’den itibaren yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) Erdoğan’ın mutlak iktidarını sağlayacak rejimin yürüyüşündeki engellerin aşılması ve sermaye birikim alanlarının açılması açısından önemli bir manevra alanı sağladı.

Bu anlamda AKP ve MHP’den oluşan Cumhur İttifakı, Erdoğan’ın merkezinde olduğu yeni bir iktidar mimarisi olarak şekillendi. Böylece CHS ile birlikte bir bütün olarak sermayenin ihtiyaçlarıyla örtüşen yeni bir rejim ortaya çıktı.

Kaldı ki bu rejimin ilk icraatı emek cephesine saldırmak olmuştur. OHAL gerekçeleriyle grevlerin yasaklandığı, sendikal hak ve özgürlüklerin gasp edildiği, imza toplamaktan meydanlara çıkmaya kadar her türden hak arama yönteminin baskı altında alındığı, işçilerin mahkemelere başvurma haklarının bile kısıtlandığı, emeğin ucuzlaştırıldığı emek rejimi çalışma ve yaşam koşullarını sermaye adına yeniden oluşturacak adımlar hızlıca atıldı.

2018 seçimleri sadece rejimin dönüşümü değil CHS ile sermayenin mutlak egemenliğini yansıtması açısından Erdoğan’ın “devleti şirket gibi yöneteceğiz” sözleriyle anlam buldu.

Saray Rejimi Sermayeyi İçeriyor 

AKP, Türkiye siyasal tarihi açısından kritik bir kırılma olarak, 7 Haziran 2015’te yapılan genel seçimlerde, iktidara geldiği 2002 seçimlerinden sonra ilk kez, tek başına hükümet kuracak oy oranına ulaşamadı. Tek başına iktidar olamamasının arkasında siyasal ve ekonomik mecrada önemli kırılma momentleri olduğunu belirtmekte fayda var. Bunları ayrı ayrı değerlendirmek bu yazının muhtevasının dışındadır.

Yine de bazı önemli gelişmeleri hatırlatmakta fayda var. 2013 Gezi isyanı Türkiye’nin yakın tarihinin hem siyasal olarak hem de ekonomik olarak önemli kırılma anlarında biridir. Gezi, henüz açığa çıkamamış devlet krizinin açığa çıkmasına, AKP ile cemaat ortaklığının ilk çatlaklarının oluşmasına neden olmuştu. Akabinde cemaatin 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonu ile devlet içi kriz artık saklanamaz hale gelmiş, kriz kendini iktidar bloğuna dayatmıştır. 

Cemaatin giriştiği 15 Temmuz 2015 darbe girişiminin başarısız olmasıyla beraber devlet krizi artık yönetilemez hale gelmiştir. Cemaat tasfiye edilirken iktidar bloğunda oluşan boşluğa MHP’nin eklenmesiyle birlikte devlet krizinin faşist inşayla aşılmasının yolu örülmeye başladı. Bu yol OHAL ilanı ile açılmıştır. 

Egemen sınıflar açısından sermaye birikiminin kuralsız ve sınırsız hareket edebileceği, bir bütün olarak sermayenin çıkarlarının güvence altına alınacağı bu sistemde uzlaştılar.

Sermayenin Yüzyılı

CHS’de yürütme yetkisi tamamen cumhurbaşkanında toplandı, yasama biçimsel olarak varlığını korusa da gerçekte herhangi karar sürecinde etkisi yoktu. İhtiyaç duyulan yasal düzenlemelerin önemli bölümü yasamaya bile gerek duymadan cumhurbaşkanlığı kararnameleri üzerinden çıkarılabilir hâle geldi. Sermayenin dikensiz gül bahçesi hayali gerçekleşiyordu. Sendikal örgütlenmenin önündeki fiilî engeller ve grev yasakları gibi kararlar hızlıca alınabildi.

Bu, sermayenin ihtiyaç duyduğu hızlı düzenlemelerin daha kolay alınabilirliği anlamına geliyordu.

O günden bugüne kadar meclisten geçen bazı yasalara baktığımızda maden yasası, enerji yasası, acele kamulaştırma, millî parklar, torba kanunlar gibi yasalar görüyoruz. Bu yasaların ortak özelliği, doğanın, kamusal alanların ve emek süreçlerinin doğrudan yerli ve uluslararası sermaye lehine yeniden düzenlenmesi olmasıdır. Hukuk burada artık bir “toplumsal sözleşme” değil, doğrudan bir sermaye birikim aracı olarak işlev görmektedir.

Türkiye kapitalizmi içindeki yapısal sınırlıkları aşma arayışlarından ziyade sermaye birikimini zor yoluyla açma arayışları bugün hala OVP ile devam ediyor. 

İktidarın sınıfsal yönelimi, siyasal öncelikleri, murat ettiği rejim, kurumsallaştırmak istediği faşist düzen hepsi aynı yola çıkıyordu: Sermayenin mutlak egemenliği.

Sarayda biriken güç odağının yaratmış olduğu keyfilik ve ekonomik tercihlerin halklarda yaratmış olduğu yıkımın, sistemin temel tıkaç noktalarını oluşturduğunu, sistemi zayıflattığını söyleyebiliriz.

Sistem içi oluşan alternatiflerin de oluştuğunu, düzen içi bu alternatif çözümlerin sistemi restore etme niyetinde sermaye projeleri olduklarını da başka bir yazının konusu olarak not edelim. 

2026 Bütçesi ve Öncesi

Genel olarak bütçe kalemlerine baktığımızda; Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bütçesinde yatırım ve teşviklere ayrılan rekor artışı göze çarpıyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı bütçesindeki en büyük artış kaleminin 791 milyar TL’lik yükselişle faiz giderleri olduğu da dikkat çekici. Önümüzdeki yıl patronlara ayrılan doğrudan destekler 713 milyar TL’yi buluyor. 2026’da sosyal yardımlara ayrılan 917 milyar liranın üç katının faize gideceği görülüyor. Bütçeye bakarak vergi muafiyetleri, yatırım teşvikleri ve enerji sübvansiyonlarıyla birlikte sermayeye kaynak aktarımının çok daha fazla olduğunu söylemek mümkün. Faiz ödemelerinin yüksekliği temel kamu hizmetlerinde de kısıtlamaların artacağı anlamına geliyor. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. 

2026 yılı bütçesinin sadece birkaç kalemine bakıldığında çok açık olarak halktan toplanan vergilerin tamamının sermayeye transfer edildiğini görebiliriz. 

Peki sadece 2026 bütçesi mi?

Bu açıdan kabul edilen bütçelerin neredeyse tamamının birbirleriyle benzerlik göstermesi ve tamamının temel kaygısının sermaye birikimi ve ihtiyaçları olması anlamlı.  

Türkiye siyasal tarihinde halkın ihtiyaçları doğrultusunda bir bütçe hiçbir zaman oluşturulmadı. Gelir gider kalemlerindeki oran ve rakam değişikliği bir kenara bırakılırsa bütçelerin neredeyse tamamı hemen hemen aynıdır. Bu kara düzen çıplak gözle bakıldığında kolayca görülebilecektir. 

Bütçeyi Sınıflar Mücadelesi Aracı Haline Getirmek

Marksist politik ekonomi açısından bütçe, teknik bir mali planlama belgesi değil; sınıf mücadelesinin devlet aygıtı içinde aldığı somut biçimdir. Yani bütçe işçi sınıfının yarattığı artı-değerin kimlere nasıl aktarıldığını belirlemesi açısından önemli. Aynı zamanda bu aktarımın nasıl gerçekleştiği güncel sermaye gerçekliği ve sermayenin rejimle kurduğu bağı belirlemesi açısından da anlam taşır. 

Bütçe yapma ve kullanma hakkını elinde bulunduran yasama organının, bütçe kanunuyla yasamanın başı olan saraya verilen izin ve yetkinin belirlenen sınırlar içerisinde kullanılıp kullanılmadığını denetlemesi Sayıştay’ıdır.

 Ancak yürütme organının başı olan saray meclis karşısında sorumlu değil. Bakan adı verilen bürokratlar da öyle. Zaten onların siyasi sorumlulukları da yok. Sarayın, hazırladığı bütçeyi Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’na gönderiyorlar. Tasarılar önce komisyondan geçiyor sonra da meclise gelerek yasalaşıyor. Yeni düzenlemelerle yasalaşan bütçeyi Sayıştay denetleyebilir ama soruşturma yetkisi yoktur. Sayıştay’ın yolsuzluklar konusundaki görevi ve sorumluluğu, konusuna göre adli ve idari yargıya bildirmekle biter. Yargı yolu ancak Cumhurbaşkanlığı izniyle ve yetkisiyle açılabilir. Bu işleyiş sermayeye aktarılan kamu kaynaklarının yargıdan da korunmasını sağlayan bir dokunulmazlık zırhı üretmektedir.

Yani bütçe sadece halktan değil denetimden de uzaktır. Tam da şairin dediği gibi “her şey sermaye için.”

Dolayısıyla bütçe aynı zamanda saray rejiminin ve sermayenin açık olarak sınıf iktidarlarının yeniden tesis ettikleri yerdir. Bütçe görüşmeleri, halk adına hesap sorulan bir denetim süreci değil; sermaye lehine kurulmuş iktidar koalisyonunun ritüel gösterisine dönüşmüştür.

Bu durum, rejimin ile sermaye birikiminin ihtiyaçları arasındaki yapısal bağı da açığa çıkarmaktadır: Sermaye, hukuksuzluk ve denetimsizlik ister; rejim de buna uygun olarak yeniden yapılandırılmıştır.

Bu oyunu bozacak olan şey; işçilerin, emekçilerin, emeklilerin tüm toplumsal dinamiklerin gündelik yaşam içerisinde kendiliğinden açığa çıkan “geçinemiyoruz” isyanın siyasallaşmasıdır. 

Siyasal iradenin bütçeye itirazının sermaye karşıtlığı üzerinden gerçekleştirmesi eksik kalır. Hareketin aynı zamanda rejimi ve siyasi iktidarı hedeflemesi “zamanın ruhuyla” ilişkilidir.

Scroll to Top