Altının Dünü Bugünü Yarını

Periyodik adlandırmada sembolü Au olan altının Latince ismi ‘parlayan şafak’ anlamına gelen Aurum‘dur. Altın, antik çağlardan beri mücevher olarak kullanılmasının yanı sıra, madeni para, heykel, kap yapımında ve binaların, anıtların ve heykellerin dekorasyonunda kullanılagelmiş değerli bir metaldir.

Altın, yeryüzünde oluşan sıradan bir metal değil. Bilimsel olarak ortaya konulduğu üzere, büyük yıldız patlamaları (süpernovalar) ve nötron yıldızı çarpışmalarının sonucunda ortaya çıkan ağır elementlerden biridir.1 Yani aslında altının uzaydan gelen bir miras, Dünya oluşmadan önce var olan bir madde olduğunu söylersek abartmış olmayız.

Ancak altının hikâyesi bununla sınırlı değildir. Altın, insanlık tarafından yaklaşık 7000 yıl önce (MÖ 5000-4000 civarı) keşfedilmiş ve kullanılmaya başlanmıştır.

Altının tarihsel seyri onu sadece değerli kılmamış, insanlar aynı zamanda onu tarih boyunca güç, ölümsüzlük, saflık ve ilahi güç ile özdeşleştirmiştir. Aşınmaz olması nedeniyle altın, birçok antik kültürde ölümsüzlüğün ve gücün sembolü olmuştur. Nadirliği ve estetik nitelikleri, onu yönetici sınıfların güçlerini ve konumlarını göstermeleri için ideal bir malzeme haline getirmişti. Özellikle Antik Mısır uygarlığında altın kutsal sayılıyordu. Güneş tanrısı Ra ile ilişkilendirilen altının firavunların mezarlarında bolca kullanıldığı yapılan araştırmalarda açığa çıkmıştır. Tutankhamun’un mezarındaki altın maske de Antik Mısır uygarlığının en ünlü örneklerinden birisidir. Antik Çin’de imparatorlar, altını hem iktidar göstergesi hem de ilahi yetki simgesi olarak kullandılar. Hindistan’da da altın takılar ve heykellerin saraylarda ve tapınaklarda kutsal gücü simgelemesini de eklersek, altının tarihte özel bir yeri olduğunu yeterince vurgulamış oluruz.

Altının Paraya Dönüşümü

Altın zamanla bir süs eşyası olmaktan çıkıp bir değer ölçüsü haline geldi. Klasik tarih, ilk altın paraların MÖ 7. yüzyılda Lidya Krallığı tarafından basılmasıyla paranın icat edildiği ve ticaretin başladığı anlatısı üzerine kurulu olsa da, bu anlatı tarihsellik açısından yetersizdir. Altının tarihsel serüveni içerisinde paraya dönüşmesi sürecini anlamak için Marx’ı beklemek gerekecekti.

Evet, hâkim iktisadın söz konusu anlatıya yaslanarak insanlık tarihinde parayı “kendiliğinden” oluşmuş gibi sunması, basit bir aldanmadan ibaret değildir. Bu yaklaşım, paranın toplumsal ilişkiler içindeki gerçek rolünü görünmez kılmaya çalışan bir basitleştirmeden öte bir anlam taşımaz. Üzerinden atılmak istenen yük, basit bir tarih anlatısıyla ortadan kalkmayacak kadar ağırdır.

Ortak Değer Ölçüsü

Marx Kapital’de değer biçimi bölümlerinde Aristoteles’i anarak başlar, Aristo’nun 1 ev =5 yatak eşitliğini sağlayan nedir? Sorusunun önemli olduğunu söyler. Öyle ya, ev ile yatak nitelik olarak tamamen birbirlerinden farklı kullanım değerleridir. Buna rağmen bunlar nicel olarak nasıl eşitlenebilir? Evet, Aristoteles de metaların değiş tokuşunda bir eşitlik ilkesi olması gerektiğini görür. Ama bu eşitliğin neye dayandığını açıklayamaz. Çünkü yaşadığı dönemin üretim tarzı onu sınırlar.

Bilindiği gibi Marx, Kapital’i “kullanım değeri”, “mübadele değeri”, “değer” veya “soyut emek” gibi kategorileri tartışarak açar. Başlarda bu tartışmanın nedeni tam anlaşılmaz ve hatta çoğu okuyucuya bu tartışma sıkıcı ve anlaşılması zor gelir. Ancak Kapital’de ilerledikçe Marx’ın diyalektik yönteminin çalışmaya başladığı görülür. Çünkü Marx ortak ölçünün kökenlerinin peşindedir. Bu noktada Marx, Aristoteles’in bıraktığı soruyu alır ve ileriye taşır. Bu yüzden basit değer biçimi analizinden (meşhur 1 ceket = 20 yarda keten bezi eşitliği) genişletilmiş değer biçimi analizine (20 metre keten bezi = 1 ceket = 10 kg çay = 20 gram un…) doğru gider. Bu eşitliği sağlayan şey bu metaların içerisinde cisimleşmiş olan emek zamanından başka bir şey değildir. Evet, eşitliği sağlayan ve değer ölçüsünü rastlantısallıktan kurtaran şey o metaların üretimi için gerekli olan emek zamanı ortalamasıdır. İnsan toplulukları içerisinde iş bölümü ve mübadele ilişkilerinin gelişip karmaşıklaşmasıyla birlikte Marx, bu genişlemiş değer biçimi içerisinden para biçimine doğru bir geçişin olduğunu ifade eder.

Genel değer biçimi kendi içinde zaten para biçimine geçişini de kapsar. Burada herhangi bir metanın genel eşdeğeri üslenebileceğini vurgular.

Bir meta eşdeğer olarak diğer metalardan dışlanmaya ve dışlandığı sürece genel eşdeğer biçimine girmeye başlar. Ve o meta kesin olarak dışlanmaya başlandığında, metalar dünyasının tek eşdeğer biçimi haline gelir. O meta altından başka bir şey değildir.

Her meta genel eşdeğer biçimini alabilir, fakat pratikte yalnızca biri para olacaktır diyordu Marx. Peki, ama neden altın genel eşdeğer biçimi olarak kabul gördü?

Paranın Gelişimi

Paranın gelişimi, toplumsal emeğin somutlaşmasının ve mübadele ilişkilerinin bir göstergesidir. Gelişim basit meta mübadelesinden—yani içlerinde eşit miktarda emek zamanı birikmiş metaların birbirleriyle mübadele edilmesinden— bir metanın (altının) genel eşdeğer biçimi almasına ve para sikke olarak basılmasına, oradan da modern kâğıt para biçimine gelmesi şeklindedir. Bu öykü aynı zamanda meta mübadelesinin başlarda tali bir ilişki olmaktan çıkıp giderek yaygınlaşmasının, kökleşmesinin ve nihayetinde tüm toplumsal ilişkileri kendisine tabi kılmasının (kapitalizme geçiş) da öyküsüdür. Açıkçası, para sadece kolaylık olsun diye bulunmuş bir meta değildir.2 Evet, para, mübadele ilişkileri geliştikçe ve kökleştikçe zorunlu olarak doğar. Para olmadan toplumsal olarak mübadele ilişkileri anlaşılmaz. Bu anlamda Marx’ın değer biçimleri analizi önemlidir.

Marx’a göre, altın-paranın tarihçesi, emeğin toplumdaki rolünü ve değer üretimini anlamadan anlaşılamaz. Altın, basit bir meta değil, toplumsal emeğin ve değer biçme ilişkilerinin somutlaşmış ifadesidir. Marx’ın kendi ifadesiyle “Altın, doğası gereği değerli olduğu için değil, toplumsal ilişkiler içinde bu rolü kazandığı için para olmuştur.”3

Marx’ın Grundrisse ve Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı para analizi çalışmalarını nihayete erdirmemiş olmasının yaratmış olduğu boşluk, Marx’ı Kapital’de bu boşluğu doldurmaya ve kapsamlı bir analiz yapmaya yönlendirmiştir. Zira bu analiz Marx’ın emek-değer teorisinde paradan sermayeye geçişin teorik mimarisini sunacaktı.

Altının Dünya Parası Olması

Klasik altın standardı, 1870’lerden 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar süren bir süreci kapsar.1816’da altın standardını resmen kabul eden ilk ülke İngiltere oldu.

19. yüzyılın ilk yarısında, para ya madeni paralardan (altın, gümüş ya da bakır paralar) ya da madeni paraya dayalı banka banknotlarından oluşuyordu. Başlangıçta yalnızca Birleşik Krallık’ta uygulanan sistem sonradan yaygınlaştı ve 1900’e gelindiğinde Çin ve bazı Orta Amerika ülkeleri dışındaki tüm ülkeler altın standardına geçişi tamamlamıştı.

Altın standardı sistemi, ülkelerin, kendi kâğıt paralarını belirli bir ağırlıkta saf altın olarak tanımlamalarıyla ortaya çıkmış bir sistemdir. Kâğıt para ile altın arasında belirlenen bu değere parite deniyor. Altın standardında bütün ekonomiler kendi paralarını belirli bir parite ile altına bağladıklarında, sisteme girmiş bulunan bütün ülkelerin paraları sabit kur üzerinden öteki paralara bağlanmış oluyordu. Bu durumda kurlar da bu paritelere bağlı olarak belirleniyordu.

İngiliz sterlini, altın standartına bağlanan ilk para olması sayesinde, I. Dünya Savaşı’na kadar geçen süreçte dünya parası niteliği kazanmış ve bu konumu Birleşik Krallık’a önemli ekonomik ve finansal avantajlar sağlamıştır.

İngiliz Sterlini, 19. Yüzyıl boyunca uluslararası ticaret ve ödemelerde genel kabul gören bir dünya parası haline gelmiştir. Küresel ekonomide tek kabul gören para olarak kapitalizmin erken gelişiminin kendi coğrafyasında gerçekleşmesinin sağladığı tarihsel ve ekonomik avantajları arkasına alan Birleşik Krallık için sterlin, “üzerinde güneş batmayan imparatorluk”un, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal nüfuzunu, denizlerdeki askeri hâkimiyetini ve dünya ticaretine hâkimiyetini de simgeliyordu.

Birinci Dünya Savaşıyla Bozulan Sistem

Birinci Dünya Savaşı, Britanya için yalnızca askeri bir mücadele değil, aynı zamanda emperyal gücünün sınandığı bir dönemeç oldu. Yüzyıllardır süregelen ekonomik ve denizcilik üstünlüğüne rağmen, savaşın maliyeti, insan kayıpları ve dünya kapitalizminin eşitsiz gelişimin yansıması olarak yeni güçlerin sahneye çıkmasıyla İngiliz emperyalizminin dayanıklılığını ciddi biçimde zorladı.

ABD, savaş boyunca tedarik ve kredi sağlayarak küresel ekonomideki etkinliğini artırmış, Avrupa’nın yıpranmış pazarlarına nüfuz etmiş ve sermaye birikimini istikrarlı biçimde büyütmüştü. ABD’nin yükselişi, sadece iç gücünün değil, dünyanın eşitsiz ritimleriyle örülü bir sahnenin de sonucuydu. Avrupa’nın yıpranmış sanayisi ve savaşın yarattığı boşluk, Atlantik ötesindeki yeni güç için bir fırsat alanı açtı.

ABD, bu eşitsiz gelişim örüntülerini kendi lehine çevirmeyi başardı. Böylece yükselen hegemonik güç olarak, yalnızca kendi üretken kapasitesini büyütmekle kalmadı, küresel sistemin yarattığı boşlukları da stratejik bir avantaja dönüştürdü.

Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte merkez bankalarına yönelik altın talebi artınca altın karşılığı meselesi rafa kaldırıldı ve kâğıt para yalnızca yasal bir zorunluluğa dayalı olarak kullanılır oldu.

Savaştan sonra karşılılık meselesi yeniden oturtulmaya çalışılsa da, gerçekleşmedi. İngiltere, sterlinin altın karşılığını tutmakta uzun süre direndiyse de, o da başarılı olamadı. Bu dönemde parasını altına bağlı olarak tutmaya devam edebilen yalnızca ABD oldu. Bu nedenle de dolar sterlinin yerini aldı ve yavaş yavaş dünya parası konumuna yükseldi. 

Dolar Dünya Parası Oluyor

Temmuz 1944’te Bretton Woods, New Hampshire’da kırk dört ülkeden delegeler tarafından yeni bir uluslararası para sistemi oluşturuldu. Konferansın delegeleri Uluslararası Para Fonu’nun ve Dünya Bankası Grubu’nun kurulması konusunda anlaştılar.

 Bretton Woods’tan ortaya çıkan para birimi konvertibilite sistemi 1971’e kadar sürdü. Bu durum ABD dolarının dünya çapında kabul edilmesini sağladı.

Bu gelişmede ABD ekonomisinin, dünya ekonomisindeki büyüklüğü, dünya ticaret hacmindeki yeri, küresel finans sistemindeki önemi de Dolar’ın altınla olan ilişkisi kadar etkili oldu.

Dünyada merkez bankaları rezerv olarak altının yanında dolara geçtiler. ABD, savaş öncesi sanayi ve doğal kaynak avantajını, savaş sonrası dolar ve altın rezervleriyle birleştirerek uluslararası finans sisteminin merkezi hâline geldi. Bu aynı zamanda uluslararası sermayenin yeniden yapılanması anlamında taşır.  ABD, Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere’nin eski hegemonik konumunu üstlenerek uluslararası kapitalist sistemin yeni merkezi ve emperyalist lideri hâline gelecekti.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ise, dünya ekonomisini ve uluslararası ilişkileri yönlendiren hegemonik güç olarak sistemdeki üstünlüğünü resmen pekiştirdi. Dolar-altın standardı kuruldu, IMF ve Dünya Bankası bu düzenin işlemesini sağlayacak uluslararası kurumlar olarak ortaya çıktı.

Böylece kapitalist birikim ve sömürü ilişkilerini küresel ölçekte yeniden yapılandırarak ABD tek dünya düzenini Tarihin Sonu olarak ilan etti.

Hegemonya Krizi

1971’de, Başkan Richard Nixon’un aldığı kararla ABD, Dolar’ın altına sabitlenmesinden vazgeçti. Bu adım, altın standartının fiilen sona ermesi anlamına geliyordu. Petrol krizleri, enflasyon ve artan borç yüküyle birleşen bu karar, uluslararası finansal sistemi sarsarken, ABD’nin hegemonya imajını da zayıflattı. Doların hâlâ rezerv para birimi olmasının avantajıyla ABD’nin hegemonyasının sorgulanması sürece yayılacaktı.

Bu süreçte, sabit döviz kurlarından dalgalı döviz kurlarına geçişle birlikte, dünya kapitalist sisteminde devletler arası yardım programları yerini giderek mali sermayenin portföy yatırımlarına bırakırken, nihayetinde sermaye hareketlerini kısıtlayan sermaye kontrollerinin kaldırılması söz konusu olacaktı. 2008 küresel finansal krizi bu yapının kırılganlığını gösterdi.

20.yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri, sahip olduğu ekonomik ve askeri güç sayesinde kendisini küresel ölçekte belirleyici bir aktör olarak konumlandırdı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın ve Japonya’nın yıkımı üzerine yükselen ABD, yalnızca bir ulus-devlet olmanın ötesine geçerek dünya kapitalist sisteminin merkezine yerleşti. Bu süreç, ABD’nin gücünü sıradan bir büyük güç konumundan çıkararak, onu küresel düzen kurucu bir ‘imparatorluğa’ dönüştürüyordu.

ABD de bu doğrultuda, askeri üsler, çok uluslu şirketler ve dolar merkezli finansal sistem aracılığıyla küresel ölçekte bir hakimiyet kurdu. Sovyetlerin yıkılmasıyla beraber imparatorluğun önündeki engeller de tek tek ortadan kalkıyordu. 

Ancak Hesaplanan Olmadı

Kapitalizmin yapısal sınırlıklarını belirlenme açısından kâr oranlarını düşme eğilimi yasası önemli bir bir kavram setidir. Bu yasanın dönemsel olarak kapitalizmin temel işleyişinde ve sonrasında merkezi kapitalist ülkelerin içindeki durumun anlaşılması açısından anahtar işlevi olduğunu söyleyebiliriz.

ABD, 20. Yüzyılda ulaştığı hegemonik zirvede, gücünü kalıcı ve tartışmasız bir dünya düzenine dönüştürme hedefi taşısa da, bu projenin dayandığı ekonomik, siyasal ve askeri kimi temeller zamanla zayıflamaya başladı. Bu zayıflama, günümüzde yansıyan hegemonya krizini ve çok kutuplu dünya düzenine geçişin önemli dinamiklerini işaret etmesi açısından önemli. 

ABD’nin küresel ölçekte yeni bir tarihsel blok inşa edebilme kapasitesi zayıflıyor. Öyle ki hegemonyayı yeniden tahkim etme politikaları kapsamında girişilen İran Savaşı’nın ABD’ye olumsuz etkisini henüz savaş devam ederken söyleyebiliriz. ABD tarihsel blok oluşturabilme kapasitesini önemli ölçüde yitirmiştir. Yani farklı sınıf fraksiyonlarını, devletleri ve ideolojik aygıtları kendi liderliği altında birleştirme yeteneğini önemli ölçüde yitirdi. ABD’nin bu haliyle hegemonik konumunu sürdürmesi de giderek zorlaşmaktadır.

Tüm bu gelişmeler gösteriyor ki Gramsci’nin kavramsallaştırdığı anlamıyla bir ara dönemdeyiz (interregnum). Bu dönemde, eski düzenin kurumları ve hegemonik yapısı çatırdamakta, ancak henüz yeni bir düzen ve hegemonik blok oluşmamıştır.

Gramsci’nin ifadesiyle, “Eski iktidar çatırdıyor ama yeni iktidar henüz biçimlenmiyor” durumu, sadece siyasal değil, ekonomik ve kültürel alanlarda da yaşanıyor. Kurallar aşınıyor, ABD hâlâ yönlendirme kapasitesine sahip olduğunu düşünüyor ama sonuç öyle olmuyor ve hegemonyası gittikçe zayıflıyor.

Çin’in Durumu

ABD hegemonyasının çözülme eğilimi gösterdiği bir tarihsel momentte, küresel sistemin yeniden şekillenmesinde en belirleyici aktörlerden biri Çin olmuştur. Özellikle 1980’lerden itibaren uygulanan reform ve dışa açılma politikalarıyla birlikte Çin, dünya kapitalist sistemine eklemlenmiştir. Ancak bunun klasik bağımlı kalkınma modellerinden farklı bir biçimde olduğunu ifade etmeliyiz. Devletin yönlendirici rolünü koruduğu bu model, Çin’i kısa sürede küresel üretim merkezine dönüştürmüştür.

Çin’in yükselişi, yalnızca nicel bir ekonomik büyüme olarak değil, aynı zamanda küresel güç dengelerini dönüştüren niteliksel bir sıçrama olarak görmek gerekir. Düşük maliyetli emek gücüyle başlayan bu süreç, zamanla yüksek teknoloji, altyapı yatırımları ve finansal genişleme ile derinleşmiştir. Bugün Çin, sadece “dünyanın fabrikası” değil, aynı zamanda teknoloji, lojistik ve finans alanlarında da etkisini artıran bir merkez haline gelmiştir.

Çin’in küresel sistemdeki rolü, yeni hegemon güç olup olmayacağı bu yazıyı aşan başka bir yazı konusu olduğunu söyleyelim. Ancak hegemonya mücadelesinin içerisinde ABD’nin önemli kozu olan doların rezerv parası olmasına yönelik Çin’in çıkışı önemli. Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping, ülkesinin para birimi Renminbi’nin küresel rezerv para statüsü kazanması gerektiğini açıkça açıklama yapmıyor. Ancak Çin Komünist Partisi’nin resmi teorik dergisi Qiushi’de yayımlanan bir yazıda Çin lideri, “güçlü bir para birimi”nin inşa edilmesi gerektiğini vurgulayarak Renminbi’nin uluslararası ticaret, yatırım ve döviz piyasalarında yaygın biçimde kullanılmasını ve rezerv para olarak kabul görmesini hedeflediğini ifade etti.

Bu ifadelerin, Çin’in uluslararası para sistemi ve mevcut ABD Doları egemenliğine ilişkin neredeyse ilk resmi ifade olmasından öte ABD’nin buradaki konumunun sorgulanması ve buraya alternatif olarak belirmeleri, Çin’in hegemonya mücadelesindeki hedefini belirtmesi açısından önemli.

Altın Sahneye Çıkıyor

Tüm bu kaotik sürecin içerisinde, finansal sistemin ve hegemonik yapıların belirsizlikle sarsıldığı bir dönemde, altının parıltısı yeniden sahneye çıktı. Küresel kapitalizmin yapısal krizleri, ABD’nin hegemonik gücünün zayıflaması, doların rezerv para konumunun sorgulanması ve çok kutuplu güç dengelerinin yükselmesi merkez bankaları için güvenli liman arayışını kaçınılmaz kıldı.

Bu durum merkez bankalarının rezerv para formunu altın olarak biriktirmesine yol açtı. Altına yönelim salt bir tercihten ibaret değil. Kapitalizmin krizleriyle birlikte değer üretiminin spekülatif biçimlerde tutulması, gerçek ve somut bir değer ölçüsünü arayışını kaçınılmaz kıldı. Altın, bu bağlamda sadece bir meta değil, kaotik ortamda güven ve istikrarın somut simgesi olarak sahneye çıktı.

Eski düzenin çatırdadığı ve yeni düzenin henüz kurulamadığı bir sahnede, altın hem değer ölçüsü hem de güvenin simgesi olarak ışığını yeniden yaydı.

Böylece tarih, altını bir kez daha hem ekonomik hem sembolik olarak görünür kıldı; geçmişin kudreti, dünyanın belirsizliğiyle birleşti.


  1. “Neutron Star Collisions Create Heavy Elements” (NASA, 2017) ↩︎
  2. Grundrisse’den Kapital’e Patikalar (2017-195) ↩︎
  3. Kapital I, Yordam Yayınları ↩︎