2025 yılının son çeyreğine girmek üzereyiz. Son çeyreğe girerken, 2025’in verilerini görüp ekonomi politikasının aldığı yeni biçimi ve olasılıkları birlikte düşünmekte fayda var.
3. çeyrek verileri ekonomik ve siyasi gelişmelerin hangi dinamiklerle şekilleneceğine dair bize fikir verebilir. Yıl boyunca emek yoğun sektörlerin yaşadığı kayıplara, sanayide kapasite kullanım oranındaki düşüşlere tanık olduk. Yaz aylarında, ücret zammı gündemleri kamu ile özel sektör çalışanları cephesinde reel ücret kayıpları ile sonlandı. Bu gelişmelerin peşi sıra Kur Korumalı Mevduat Fonu (KKM) uygulaması tamamen son buldu. Bu temel dinamikleri sırasıyla ele alalım.
Kamu İşçilerine Sefalet Zammı
Orta Vadeli Program (OVP), sermaye birikim sürecinin önünü açmak amacıyla sıkılaştırılmış para politikasına ve ücretlerin bastırılarak iç talebin daraltılmasına dayanıyor. Bir yandan ekonominin soğutulması (büyümede yavaşlama) diğer yandan yüksek faiz ile yeni finans kaynaklarına erişim hedefleniyor.
Ancak OVP, yalnızca “enflasyonu düşürme” hedefi gütmüyor. Aynı zamanda işçi sınıfının iktisadi ve sosyal koşullarında oldukça olumsuz etki yaratacak yeni bir emek rejimi hedefi içeriyor. Bu hedeflere uygun olarak hem kamuda hem de özel sektörde emek piyasasını yeniden belirliyor. Bu politikanın bir hedefi olarak asgari ücretteki erime yok sayıldı. Kamu işçilerine sefalet zammı dayatıldı. Son olarak da 26 Ağustos’ta kamu emekçilerinin tüm itirazlarına rağmen Yüksek Hakem Kurulu milyonlarca kamu emekçisi ve emekliyi açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamak zorunda bırakan bir sözleşmeyi geçerli kıldı.
27 Ağustos itibariyle Resmî Gazete’de yayımlanan karara göre, Hakem Kurulu toplantısına katılanların çoğunluğunun onayıyla kamu emekçileri maaşları ve kamu emekçisi emeklisi aylıklarına 2026’nın ilk altı ayında yüzde 11, ikinci altı ayında yüzde 7, 2027’nin ilk altı ayında yüzde 5, ikinci altı ayında yüzde 4 zam yapılması kararlaştırıldı.
Özel Sektörde Ücret
Özel sektöre gelince…
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi (DİSK-AR) tarafından hazırlanan Ücret Kayıpları İzleme Raporu’na göre, 2025’in ilk yedi ayında enflasyon ve vergilerin işçi ücretlerine toplam faturası en az 972 milyar TL’ye ulaştı. Bu dönemde artan vergi yükü nedeniyle tüm işçilerin yaşadığı birikimli toplam kayıp ise 446 milyar TL oldu. Enflasyon ve gelir vergisi adaletsizliği nedeniyle işçi sınıfının yaklaşık 1 trilyonluk ücreti erimiştir. Veriler gösteriyor ki, enflasyon sadece işçi sınıfını yoksullaştırmıyor, önemli oranda sermayeye servet de transfer ediyor.
Bu gelişmelere bağlı olarak sermaye saldırılarının daha ağırlıklı hissedildiği 2025 yılının 3. çeyreğinde Erdoğan ve Şimşek hedeflerine doğru engelsiz bir şekilde yürüyorlar. Mevcut emek örgütlerinin ve sendikaların bu durumu karşılayacak ve saldırıyı göğüsleyecek bir karşı hegemonya oluşturma güçleri yok. Bu yetersizliğin nedenini tartışmak başka bir yazının konusu olduğunu not edelim.
Faizler ve Enflasyon
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 2025 yılının üçüncü Enflasyon Raporu’nu yayımladı. Rapor, politika faizinden rezervlere, enflasyon tahminlerinden yeni “ara hedeflere” kadar birçok başlık içeriyor. TCMB, enflasyonun düşüş eğiliminde olduğunu ancak sürecin de kademeli olacağını vurguluyor. Raporda talebin zayıfladığı vurgusu önemli. Bu vurgu aslında alım gücünün düştüğüne işaret ediyor. Yani ücretler enflasyona yetişmediğinde, tenceredeki yemek azalıyor. Birçok hane, alışveriş listesini kısıyor, daha ucuz gıda markalarına yöneliyor ya da et, süt gibi ürünleri eskisi kadar sık alamıyor. Enflasyonun yoksullaştırıcı etkisi rapora gerek duymaksızın günlük hayatın her akışında yakıcı olarak hissediliyor. Kısacası, ekonomi yönetiminin enflasyonla mücadele için uyguladığı ekonomi politikası, geniş toplum kesimlerinin yoksullaştırılmasına rağmen ısrarla devam ediliyor.
Enflasyonla birlikte iktidarın önünde 2025 sonuna kadar yaklaşık 10 puanlık, 2026 hedefleri gözetildiğinde de yaklaşık 20 puanlık bir faiz indirimi yapılmasına yönelik bir plan var. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği şimdilik belirsiz ancak şu hususu vurgulamakta fayda var: Saray koalisyonunun 2026’ya kadar hedeflediği faiz indirimleri gerçekleşirse muhtemelen emek yoğun sektörlerin krediye ulaşımı daha kolay olacaktır. Bu durum özellikle de KOBİ’lerin TL ile borçlanmasını olanaklı hale getirecektir. Bu, göreli olarak ekonomide canlanmanın ilk işaretleri olarak değerlendirecektir. Böylece olası bir erken seçimi Erdoğan açısından daha mümkün kılacak koşulların oluşmasının önünü açacaktır. Dolayısıyla Erdoğan’ın hareket alanı her geçen gün genişliyor.
Reel ücretlerin baskılandığı, kitlesel yoksullaşmanın yaşandığı ve ağır bir ekonomik maliyetin açığa çıktığı bir dönem olarak 2025 yılının ilk 8 ayının siyasi maliyeti, iktidar açısından çok daha yüksek olabilirdi. Ancak bu tür bir siyasi maliyetin ortaya çıkmaması bir bütün olarak muhalefetin karşı hegemonya kuracak bir stratejiyi var edememesinden kaynaklanıyor. Yine de bütün bu gelişmelere rağmen Erdoğan muhalefetin kaybettiği bir sonuç üretememiştir. Dolayısıyla gelişmelerin nereye akacağı hareket halindeki kitlelerin hangi düzlemde yan yana geleceği ile birlikte siyasal öznelerin buraya yapacakları girdilere bağlıdır. Ancak bu koşul Erdoğan’ın oyununu bozabilir.
KKM’den Çıkış
Mehmet Şimşek geçtiğimiz günlerde X hesabından “KKM den çıkışı programımızın önemli hedeflerinden birine daha ulaştık. Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması sona erdi. Artık yeni hesap açılmayacak, mevcut hesaplar da yenilenmeyecek.” Şeklinde bir duyuru yaptı.

Şimşek’in yukarıda paylaştığı veriye bakılacak olursa KKM’nin uygulamaya konulmasıyla birlikte TCMB’deki rezerv kaybının önemli bir aracı haline geldiği çok net olarak görülmektedir.
KKM neden uygulanmıştı? Kur Korumalı Mevduat dönemin éheterodoksé bakanı Nebati’nin TL’nin çok hızlıca değer kaybetmesi karşısında uyguladığı finansal enstrümanlardan bir tanesiydi.
Bilindiği üzere, hemen hemen bütün büyük bankalar tarafından sunulan KKM finansal enstrümanı ile, normal depozito faizi üstüne bir zaman dilimi içinde TL’nin değer kaybettiği orana kadar devlet tarafından tasarruf sahiplerine ek ödeme yapılıyor. Bu açıklama sonrasında TL 24 saat içinde yeniden değer kazanarak dolar karşısında yaklaşık 12 liraya kadar gerilemişti. Her ne kadar bu düşüş kısa sürse de kur şokunu atlatmak için yeterliydi.
Erdoğan ülkedeki “faiz lobisine” karşı âdeta cihat ilan eden, nas ekonomisini savunan bir noktadan bir gecede bir anda U dönüşü yaparak faiz artırımını ve KKM ile faizlerin devlet eliyle transfer edileceğini müjdelemişti.
Peki, KKM’den neden şimdi çıkılıyor?
“KKM kalktı ve bundan sonra KKM’nin ekonomiye yükü olmayacak.” diye düşünebiliriz. Ama ne yazık ki kazın ayağı öyle değil. KKM’yi kaldırabilmek için bu kez “carry trade” yolu açıldı. Bir süredir kurun fırlayıp gitmemesi için carry trade’e göz yumuluyor. Bu uygulama, uluslararası sermayeye servet transferi için önemli bir araç olarak kullanılıyor.
Uluslararası sermayeye dünyanın en yüksek faizini veren Türkiye ekonomisine sıcak para çekme arayışları farklı enstrümanlarla devam ediyor. Tüm bunlar, ekonominin iktidar bloğunda tek başına bir değişime neden olmayacağının açık ifadesidir. O dönem KKM ile ülke iflasları kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini açıklayanlar bugün gelinen noktada aynı savı başka bir veçheyle sunmaktadır. Ana akım iktisat ile birlikte sermayenin göbeğiyle organik ilişkisi olan CHP’nin önemli stratejisi bunun üzerine inşa edilmişti.
Salt ekonomik gidişatın iktidarı kolayca değiştireceği beklentisi hem egemen sınıf çıkarlarıyla hem de iktidar bloğuyla uyuşmaktadır. Bu bağlamda çıkarılacak en önemli sonuçlardan birisi şudur: Erdoğan karşılaştığı krizleri aştıkça siyasal olarak güç kazanıyor ve bunları yönetme kapasitesi genişliyor.
İktidar bloğunun temel stratejisi, krizi zamana yayarak hem mevcut krizi yönetebilme hem de buna uygun stratejileri geliştirmek için zaman kazanmak üzerine kurulu. Bu oyun düzeninde saray koalisyonu Erdoğan’ın oyun kuruculuğu üzerine inşa ediliyor. CHP’nin ekonomi politikasının içeriğinin sermayenin ufku ile sınırlanması Erdoğan’ın oyun alanını genişletiyor.
Alternatif Ekonomik Program
Ekonomik kriz ve bunun geniş halk kitleleri üzerindeki etkilerinin yanı sıra muhalefetin kazandığı belediyelere yönelik operasyonlar ve en son CHP’nin İstanbul kongresinin iptali rejim ve muhalefet arasındaki hegemonya mücadelesinin bir başka düzeye çıkması olarak okuyabiliriz. CHP’nin özellikle 19 Mart ve 2 Eylül sonrası gelişmelerle birlikte faşizmin yükselttiği eli tek başına karşılama ve bariyer olma misyonu solu rahatlatıyor olabilir.
Bu durum faşizmin püskürtülmesi için tek başına yeterli midir? Elbette değildir. Özellikle de saray koalisyonunun 19 Mart operasyonunun ardından yükselen eylemlerin yarattığı şoku atlatıp yeniden oyun kurmaya başladığı bu günlerde… 2 Eylül günü gelişenler gösteriyor ki saray bir kez daha geniş çapta yeniden oyun kuruyor, aynı anda birçok düğmeye basıyor, darbe sürecini başka bir aşamaya sıçratacak hamleleri ardı ardına yapıyor.
CHP’nin içindeki kliklerin bir kısmının ise sarayın etrafında yeniden konsolide oldukları görülüyor. Sarayın muhtemelen satın alarak kullanmaya elverişli hale getirdiği bu kliklerin amacı CHP’yi bölmenin yanı sıra bir bütün olarak muhalefeti parçalayarak saraya hizmet etmektir. CHP İstanbul il yönetiminin görevden alınarak yerine kayyım olarak atanan Gürsel Tekin tam da bu profile uygun bir geçmişe de sahiptir.
Faşizm kendi kurumsal sürecini hızlıca inşa ederken -ne yazık ki- güç ilişkileri içerisinde değerlendirilemeyecek durumdaki sosyalist solun buna kayıtsız kalmaması hayatidir. Uzun bir süredir devam eden CHP’nin haftalık eylemlerinin ve mitinglerinin kitlelerin öfkesini diri tutma noktasında ne kadar yeterli olduğu başka bir tartışma konusu olsun. Ancak yapılan tüm baskılara rağmen CHP’nin istikrarlı bir şekilde kendi kitlesini meydanlara çıkarmasının önemli olduğunu not edelim.
Bu eylem ve mitinglerde kitlelere yapılan çağrının soyut hukuk talebi ve mağduriyet beyanından öteye taşınamaması kitle hareketliliği açısından pasif durumun örgütlenmesinin önüne geçilebilmesi kuşkusuz bir sol ittifak tarafından sürece müdahale edilmesinden geçecektir.
Kuşkusuz CHP’de temmuz ayıyla birlikte emeğin ve emekçilerin taleplerini yurttaşların günlük yaşamın akışındaki temel zorlukları kapsayan söylem ve alternatif program olmayışının nedenini tartışmak sosyalist solun görevi değildir. Bu açıdan bakarsak kendi görevlerimizi hatırlamakta fayda var. Emek hareketinin siyasi ve toplumsal araçları kullanacak gelişkinlikte olmaması; bir başka ifadeyle emek hareketinin siyaseten temsil edilmiyor oluşu, iktidar bloğu karşısında yeni bir tarihsel blok yaratacak siyasi stratejilerin gücünü sınırlıyor. Bunun doğal sonucu, iktidar bloğunun ekonomi politikasındaki “U-dönüşlerinin” maliyetsiz olması ve iktidarın geniş bir hareket alanı elde etmesidir. Bu hareket alanının sağlanmasında sosyalist solun rolü yok mudur?
Sonuç Yerine
Ekonomik saldırıların en yoğun yaşandığı 2025 yılında, hayat pahalılığı krizine karşı örgütlü olarak verilen tepkilerle birlikte hak mücadelelerinin geniş bir dayanışma ağıyla sürdürülmesi, emek hareketinin siyasal temsilcilerinin temel hedeflerinden biri haline gelmesi gerekmez mi? Emek hareketinde bunu karşılayabilecek güçte ve gelişkinlikte bir siyasi merkezin yaratılması ve alternatif bir program inşa edilmesi en az ilki kadar önemli bir hedef olarak duruyor. Bu hedefi gerçekleştirmek ancak sosyalist solun programıyla ve sürece müdahalesiyle mümkündür. Dolayısıyla sosyalist solun yan yana gelişi salt niceliksel değildir. “Şimdi”ye odaklanmakla birlikte geleceği inşa sürecidir.

