Alevilik

Alevilik Siyasaldır

Adına hakikat-ötesi çağı dedikleri şey, nesnel olan ve aynı zamanda herkesçe bilinen bir gerçekliğin silikleştirilmesine, tarihin ve toplumsal gerçekliğin tahrif edilmesine açılan bir çılgın zaman mefhumu. Ne var ki çağı bu şekilde tanımlayarak bunu zamanın ruhu olarak sunmak da çoğu…

Hüseyin Mat: Alevi Örgütlenmeleri Toplumsallaşmadan Yana Daha Ciddi Projeleri Hayata Geçirebilmelidir

El Yazmaları’nın Notu: Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat ile devletin Alevilere yönelik yaklaşımı, iktidarın son dönemdeki politikaları, Alevi örgütlerinin güncel durumu ve demokratik cumhuriyet üzerine gerçekleştirdiğimiz röportajı okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. Aleviler yüzlerce yıldır saldırılara, katliamlara maruz bırakılıyor.…

Turgut Öker: “Alevilik, Yeni Kuşakların Benimsediği, Yaşatmakta Israr Ettiği Değerlerle Var Olacak”

El Yazmaları’nın Notu: Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Turgut Öker ile Türkiye ve Avrupa’da Alevi örgütlenmeleri, ülkedeki siyasal atmosfer, bunun Alevilere yansımaları ve çözüm yolları üzerine gerçekleştirdiğimiz röportajı okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. Aleviler yüzlerce yıldır saldırılara, katliamlara maruz bırakılıyor. Son…

Diyanetin Açıklaması, Aleviler ve Korona

Bütün dünyayı kuşatan pandemi(salgın) yaşamın tüm öğelerini etkiliyor. Şimdi en öncelikli görevimiz bu “felaketi” dayanışmayla, özveriyle ve mücadeleyle aşmaktır. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın gerçeklerin üzerini örtüp, onu çarpıtan, saptıran bir anlayış ve inançla virüs salgınlarından kurtulamayacağımız ortadadır. “Yeryüzü etim,…

Alevi hareketinde beşikler ve eşikler

Dünyada ve Türkiye’de birçok kriz dinamiği birlikte hareket ediyor. Kapitalist sistemin yarattığı bu çoklu kriz sarmalında bireyler ve/veya topluluklar ise çoklu mücadele yöntemi geliştirme sürecini inşa ediyor. Sözgelimi bir kadın olarak yaşama dair bir duruş sergilenirken artık bu yetmez hale geliyor, bunun yanına genç, işçi, Kürt, Alevi vs. kimliklerimiz ekleniyor ve kendimizi birden fazla duruşla bu hayattaki mücadele dinamiklerinin arasında buluyoruz. Bu karmaşık ve belirsiz süreçte haklarımızı talep ettiğimizde ise hem Türkiye’deki mücadele süreci ve atmosferi hem de içinde bulunduğumuz özgün kimliklerimizin belli sınırlılıkları ve sorunları gündemimize giriyor. Bu özgün kimliklerden birine sahip olan Aleviler ise uzun zamandır verdikleri varlık-yokluk mücadelesiyle hem tarihine hem inancına hem de kültürüne dair toplumsal-siyasal bir örgütlenme oluşturuyorlar. Bunun yanında uzun zamandır yarattıkları mevcut örgütlenme sürecinin yetmezliklerine dair bir dizi tartışma yürütüyorlar. Bu tartışmalar bir taraftan sistemin ve devletin Alevilere yönelik asimilasyon politikalarıyla ilgiliyken diğer taraftan Alevilerin mevcut örgütlenmedeki yol ve yöntemlerine dair yürütülüyor. Asimilasyon devam ediyor Türkiye’de diğer inançlara ve etnik kimliklere dair işletilen sürecin en önemli modeli asimilasyon. Özellikle de Alevilere yönelik asimilasyon, önceden inancı ortadan kaldırmaya yönelikken şimdi olanı kendine benzetme ya da kendi Alevisini yaratma şeklinde oluyor. Alevilerin mücadelesinde önemli bir gündem olan asimilasyonun, Alevi hareketinde yeterli düzeyde tartışılmadığına dair bir hava oluşmakta. Ağızlara pelesenk olmuş bu kavram, Alevilerin zorlanma noktalarında biri. Çünkü “Kim, niye ve nasıl asimile ediyor” sorularını sormaya başladığınızda sadece cevap vermeniz değil, buna karşı nasıl mücadele edeceğinizi de tartışmanız gerekir. Bu durumda ‘’Doğan Demir nasıl bir adammış, yola hizmet yerine yolu kendine hizmet etmiş” gibi bir tartışmanın içine girmezsiniz. “1995’te Cem Vakfı’nı kurduran ve İzzettin Doğan’ı burada konumlandıran zihniyet ile Doğan Demir’in Gelecek Partisi’nin kurucu heyetinde olmasını ilmek ilmek işleyen süreç neden ve nasıl oluştu” sorularını sormaya başlarsınız. İşte o zaman da sadece asimilasyon değil, ona karşı nasıl mücadele edeceğiz de demeye başlarsınız. Bu durumda sorunun muhatabı […]

Sivas Katliamı’nın tarihsel derinliği

Sivas Katliamı’ndan sonra tam 25 yıl geçti. Unutulmadı, unutulmaz da. Aleviler var oldukça, bu katliamın acısı ve öfkesi her daim hafızalarda kalacaktır. Yaşar Kemal, katliamdan sonra en çarpıcı soruyu sormuş; “Ne kaldı utançtan başka?” diyerek, Alevilerin acısını, vicdani ve ahlaki olanı, dostun düşmanın yüzüne haykırmıştı. Ancak Sivas Katliamı bunlardan da öte bir derinliğe sahip. Dolayısıyla, “Neden Sivas katliamı?”sorusunu sormak, bizi politik, ekonomik ve tarihsel gerçekliğin derinliklerine götürecektir. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olayı “münferit” göstererek, Alevilerin kaderine razı olmasını istiyordu. Bu ifade bile, devlet binalarının ortasında bulunan Madımak Oteli’nde “göstere göstere” yapılan katliamın planlı olduğunu gösteriyor. “Münferit” devlet dilinde, kimi “özel” katliamlarla ilgili tarihsel-toplumsal gerçekleri örtme çabasının işaretidir. Neden Sivas Katliamı? Birincisi; 12 Eylül 1980 sonrası, “kentleşen Alevilik” ve “Alevilik Aydınlanması” gerçekliğinin üretip biriktirdiği öfkenin, 12 Eylül faşizminin“Türk-İslam Sentezi” doktrinine karşı bir Alevi isyanına dönüşmesini önlemekti. İnancını şehirlerde yaşamak, yaşatmak isteyen, ibadetini, cenazesini, cemevlerinde kendi yolu ve erkânına göre gerçekleştirmek isteyen Alevilerin, öfke dalgasını önemle tespit etmek gerekir. Öfkenin isyana, isyanında “harekete” dönüşmesini istemeyen egemen faşist güçlerin planlayarak yaptığı bir katliamdır Sivas. Buradan hareketle Sivas ’93 ü açıklarken salt “katledilen Aleviler” ya da “kaderi kara Aleviler” duygusal zemininde hareket edemeyiz. Aleviler, egemen güçlerin zulmü kadar isyanı ve direnişi de bağrında taşıyan bir inanç topluluğudur. Onlar, bu isyancı, direnişçi ve devrimci dinamiklerini, inançlarının özünde bulurlar. Aleviliğin, “tarihsel devrimci dinamiğinden” beslenirler. 12 Eylül ve Alevilerde kırılma dönemleri 12 Eylül 1980 faşist darbesi Alevilerin tarihinde önemli bir kırılma (Nejat Birdoğan’ın[1] tanımlamasıyla; aşılama) dönemi/evresidir. Sırasıyla 1. dönem, 1232-1239 (Seyitlik verilme ve Babai isyanı); 2. dönem, 1514-1526 (Yavuz Sultan Selim Katliamı ve Şah Kalender İsyanı); 3. dönem, 1826 Yeniçeriliğin kaldırılması ve Nakşibendi din insanlarının Alevi dergâhlarına atanması, dergâhlara camii yapılması); 4. dönem, 1921-1938 (Cumhuriyet sonrası-Dersim Katliamı); 5. dönem ise 12 Eylül darbesi sonrasını belirleyebiliriz. Şimdilerde bir kırılma/aşılama dönemi olarak da (yani 6. dönem) AKP “açılım politikası” ve Cami-Cemevi Projesi’yle hayat buldurulmaya […]

Savaşçı ve bilge bir Alevi hareketi yaratılmalı

Sivas katliamı protestolarının atmosferinde meydana gelen dört gelişme Alevi hareketinin geldiği konumu önemle işaret etmektedir. Birincisi; Cami-Cemevi projesiyle Sünni İslam’la bütünleşen İzzet-ullah’un CEM vakfının son icraatı “Ramazan Cemi” yönergesi, Alevilikteki asimilasyonun ne boyutta olduğunu gösteriyor. CEM Vakfı’na bağlı cemevlerinde böylesi uygulamalara gidilmesi belki tek başına sorun görünmüyordu. Ama “yönergenin” Pir Sultan Dernekleri cenahında da karşılık bulması, sorunu boylu boyunca önümüze serdi. Tarihselliği eksik ama olumlu bir bildirge İkincisi; 4 Temmuz’da yayınlanan “ Hacı Bektaş Bildirgesi” oldu. “Yol Erkan Bildirisi” olarak da bilinen bildiri, hem Alevi hareketince hem de iktidar mensuplarınca çok tartışıldı. Asimilasyona ve İslam takiyelerine karşı ortaya konan bildirge “öze dönüş” kaygısıyla yazılmıştı. Fakat Alevilerin önemsediği İmam Ali, 12 İmamlar, 7 ulu ozanın bildiride olmaması çok dikkat çekiciydi ve bu büyük bir eksiklikti. Bildirge cesareti ve Alevilik öz değerlerini yansıtmasıyla olumluluk taşıyor, Alevilerin “Kadim Tarihine” inebiliyordu belki; ama “tarihsel gelişiminin” yanından bile geçmiyordu. Esas sorun “ulusalcı” yaklaşımdır Üçüncüsü; Osman Baydemir’in 2 Temmuz Katliamı anmasında Sivas’ta yaptığı tartışmalara yol açan açıklamadır:”Buraya acıya ortak olmaya geldik. Buraya üç karanfil bıraktık. Biri Şeyh Sait torunları adına, diğeri Seyit Rıza torunları adına ve üçüncüsü Hacı Bektaş ve Pir Sultan torunları adına bırakılan karanfillerdir”. Alevi önderlerinin yanında Şeyh Sait isminin birlikte anılması birçok Alevi önderce kabul görmemiştir. Böylesi bir yerde ve zamanda açıklamalarda Alevilerin hassasiyetini göz önünde bulundurmak gerekirdi elbette. Ancak tartışmalardaki üslup, meselenin öz itibarıyla “Kürtler ve Aleviler” meselesi olduğunu açığa çıkarmıştır. Kastını aştığını belirterek özür dileyen Baydemir’in Diyarbakır Belediyesi Başkanlığı döneminde Alevi hareketine ne kadar katkı sunduğu bilinmektedir. Buradaki esas sorun Aleviler’deki Kemalist, ulusalcı, aydınlanmacı etkinin bir kere daha hortlatılmak istenmesidir. Yoksa açıklamaya bakıldığında, ezilen ve isyan eden önderlerin “birliğini” savunmaktan başka bir şey yoktur. Karşı açıklama yapanlar Seyit Rıza’nın bir Alevi önderi olduğunu ve 38 Dersim Katliamı’nın Atatürk döneminde yapılmış bir Alevi Katliamı olduğunu kabul etmekte midir ki? Vahim bir bildirge […]