2023’te Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanlığı’na atanmasıyla başlatılan istikrar programı, yalnızca enflasyonu düşürmeye dönük teknik bir müdahale değildi. Atama, iktidar bloğunun tam uyum içerisinde uygulayacağı ekonomi politiğin simgesi ve yol haritasını da ilan ediyordu. Ve bu yol haritası sermaye için cennet, emekçiler için kâbus ve sonu gelmeyen kemer sıkma programı vaat ediyordu.
İşte O Program
Türkiye kapitalizmi uzun süredir ihracata dayalı birikim modeli üzerinden büyüme stratejisini sürdürüyor. Ancak bu modelin temel çelişkisi, ihracatın artarken üretimin kendisinin ithalata bağımlılığının artmasıdır.
Sanayi üretiminde kullanılan ara malların, enerji kaynaklarının ve yüksek teknoloji bileşenlerinin önemli bir kısmı dışarıdan sağlandığı için, ihracat yapmak için önce ithalat yapmak kaçınılmazdır.
Bu durumun her aşamasında döviz talebi açığa çıkar, ihraç girdisi yetmediği için cari açık sorunu oluşur ve büyüme modeli değişmedikçe cari açık kronik hale gelir. İşte o zaman Türkiye ekonomisi dış borçlanmaya ve kısa vadeli sermaye girişlerine bağımlı hale gelir.
2026 yılının Ocak ayı bütçe gerçekleşme verilerine göre, Ocak ayında bütçe açığı 214,5 milyar lira oldu. Faiz ödemeleri ise geçen yılın aynı ayına göre yüzde 180 artışla 456,4 milyar lira olarak gerçekleşmiş. Sadece faize ödenen para aylık bütçe giderinin yüzde 28’ini oluşturuyor. Bu haliyle faize ödenen miktar Cumhuriyet tarihinin en büyük gideri olarak kayda geçti.
Bu büyük kaynak yoksullukla veya açlıkla mücadele için kullanılmadı. Bu kaynak emeklilerin hayat standartlarını artırmaya, onların ayakta kalmalarını kolaylaştırmaya kullanılmadı. Bu kaynak sabit ücretlilerin gelirini artırmaya, asgari ücreti insanca yaşamayı sağlayacak ücret haline getirmek için kullanılmadı. Peki nereye kullanıldı?
Ocak ayında halkın vergilerinden toplanan paralarla oluşturulan bütçeden tam tamına 456 milyar lira uluslararası finansal enstrümanlar, finans kapital ve büyük sermaye için kullanıldı. Yani, yoksullukta mesele kaynak yokluğu değil, iktidar koalisyonunun sınıfsal tercihi.
Enflasyon Oyunları
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan yılın ilk enflasyon verisi, ocak 2026 döneminde aylık enflasyonun yüzde 4,84 ile beklentilerin üzerine çıktığını gösterdi. 2025’i yüzde 30,89 ile kapatan yıllık enflasyon ocak ayı itibariyle yıllık aynı seyirde devam etti.
Ocak enflasyonuna ilişkin bu verilerle birlikte, henüz yılın ilk ayında, Erdoğan ve ekonomi yönetiminin 2026 sonu için öngördüğü yüzde 16-19 arası enflasyon hedefinin yakalanmasının imkânsız olduğu anlaşıldı.
Bu, TCMB’nin ilk yanılgısı değil zaten. 2025 yılındaki ara hedef olan yüzde 24’lük enflasyon oranı da tutturulamamış, enflasyon 2025’i yüzde 30,9 ile kapatmıştı. TCMB bu sapmayı açıklarken ithalat fiyatları, gıda şokları, altın birikimi gibi gerekçelere sığınmıştı.
Şimdi enflasyon meselesinin aslında sermaye çıkarlarıyla ne kadar uyuştuğuna bakalım.
Tüketici davranışlarının yönlendirilmesine dayanan fiyatlama stratejilerini sermayenin kâr oranlarını artırma çabasının bir uzantısı olarak görmek gerekir. Sermaye bunu iki başlıkta yapar. Birincisi, bu süreçte metanın etiketi görünür kılınırken, gramaj daraltılması ve kalite düşüşü gibi pratikler çoğu zaman örtük biçimde uygulanır. Ürünlerin gramajının ve kalitesinin düşüklüğüyle temel tüketim metasını üreten sermaye girdileri için maliyet azalır. Göreli olarak artı değer artar. O meta enflasyon hesaplamalarında veri olarak girdi olarak kullanılsa bile gerçekleri yansıtmaz.
Yani resmî enflasyon göstergelerinin yalnızca nominal fiyat değişimlerine odaklanması, metanın kullanım değerindeki aşınma veya maliyeti azaltacak kimi faktörler, ölçülen enflasyon ile toplumsal olarak yaşadığımız ve hissettiğimiz enflasyon arasındaki uçurumda kendini gizler.
İkincisi, enflasyonist konjonktür firmaların maliyet artışı söylemini gerekçe göstererek fiyat etiketlerini görece kolay biçimde yukarı yönlü ayarlayabilmelerine olanak tanır. Bu durum, fiyat oluşumunun yalnızca nesnel maliyet hareketleriyle değil, sermayenin piyasa gücü ve asıl önemlisi fırsatçılığıyla belirlendiğini gösterir.
Dolayısıyla enflasyon, toplumsal sınıflar açısından simetrik biçimde hissedilen bir olgu değildir. Sabit ücret gelirine bağımlı emekçi sınıfların reel alım gücü kaybını daha yoğun yaşarken, sermaye kesimleri açısından enflasyon, fiyatlama gücü sayesinde bu süreci kâr marjlarını koruyan, göreli olarak artı değeri artıran bir faktör olarak rol oynar.
Dolayısıyla enflasyon ortamı sermaye açısından aynı zamanda kâr oranlarını artırmak için önemli bir imkân sağlar.
Bu bağlamda enflasyon, yalnızca parasal bir olgu değil, sermaye birikim rejiminin emek maliyetlerini dolaylı biçimde yeniden düzenleme mekanizmalarından biri olarak rol oynar.
Enflasyon Neden Düşmüyor?
Türkiye’de gözlenen yüksek ve kalıcı enflasyonun yukarıda anlatılan bağlamda düşünülmesi gerekir. Enflasyonun yapısal nedenlere göre kapsamlı politikaların hayata geçmemesi ve sürekli revize edilmesi olayın salt teknik bir durumdan ibaret olmadığının açık ifadesidir. Yüksek enflasyonun mevcut sınıfsal güç dengeleri açısından tercih edildiğini görmek gerekir. Nitekim saray iktidarının ve onun ekonomi yönetimi sorumlusu olan Mehmet Şimşek’in enflasyon hedeflerini sık sık güncellemesi sorunun çözümünden ziyade mevcut birikim rejiminin sürdürülebilirliğine öncelik tanımalarındandır. Emekçi sınıfların ücretlerinin artırılması, alım gücü artışı anlamına gelmez. Tüm koşullar aynı kalmak koşuluyla alım gücündeki her aşınma sermaye birikim sürecine görece artı değer olarak eklenir.
DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR) araştırmaları da tabloyu net olarak ortaya koyuyor. Raporda, ocak 2026’da asgari ücretlilerin henüz ilk maaşlarını almadan ücretlerinde 1.359 TL’lik bir kayıp olduğu vurgulandı. Yaşananlar net olarak gösteriyor ki enflasyon, ücretli sınıflar için yaşam maliyeti krizi iken, sermaye için ise kârını artırma için imkândır.
Bu çerçevede enflasyon, parasal bir göstergenin ötesinde, sermaye birikim sürecinin sınıfsal karakterini görünür kılan bir mekanizma olarak açığa çıkar. Sermayenin kârı artarken, işçinin, emekçinin, mutfağı Erdoğan’ın umurunda olmaz. Ancak bu durum sürdürülemez. İktidar bloğu içerisinde farklı büyüme modelleri içerisindeki sermaye fraksiyonlarının itirazı artmaya başlar.
Sonuç Yerine
Poulantzas’a göre devlet, tek bir sınıfın aracı değildir; farklı sermaye fraksiyonlarının uzlaşma mekanizmasıdır.
Bu anlamda iktidar bloğu homojen bir yapı değildir; farklılaşan çıkarlara sahip sermaye fraksiyonları, bürokratik aygıtlar ve siyasal partilerden oluşan çok katmanlı bir koalisyon niteliği taşır. Bu nedenle ekonomik istikrar programlarının uygulanması, bir yandan sermaye fraksiyonları arasındaki çıkar çatışmalarını yönetmeyi, diğer yandan toplumsal rızayı üretmeyi önüne koyar.
Ancak Türkiye bağlamında düşünecek olursak, özellikle de uygulanan ekonomi politikaları açısından son süreçte gerilimli bir alan ortaya çıkmaktadır.
Yüksek enflasyon ve gelir kaybı koşullarında toplumsal rızanın aşınması, iktidar bloğunun bütünlüğünü korumayı zorlaştırırken; sermaye kesimleri arasındaki rekabet ve yeniden dağıtım mücadeleleri de blok içi dengelerin sürekli yeniden kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Bu anlamda son günlerde MÜSİAD ve sanayi odalarından uygulanan istikrar programına dair yükselen eleştirilerin dozunun artmasını bu anlamda okuyabiliriz. Uygulanan ekonomik model ağırlıklı olarak hâkim sermaye grubu olan TÜSİAD ve uluslararası sermayenin beklentilerini karşılama açısından işlevsel iken, geleneksel olarak tarif edilen sermaye kesimlerine bir sınır çiziyor.
Erdoğan’ın bu salınımı nasıl yöneteceğine veya nasıl bastıracağına dair fikir edinmek için kabine değişikliğine bakmakta fayda var. Bu çerçevede, Erdoğan’ın son İçişleri ve Adalet Bakanlığı atamaları salt seçim süreçlerindeki otoriterleşme eğilimlerine işaret etmiyor. Bu tercihler, iktidar bloğunun sürekliliğini zor yoluyla sağlayarak kendisini hukuk ve yargı sopasıyla güvence altına alma arayışının güncel yansımaları olarak görebiliriz.
Son Olarak CHP’nin Açmazı
19 Mart sonrası Özgür Özel şahsında somutlaşan halk muhalefetinin siyasal sınırları, partinin sermaye fraksiyonları arasındaki tercihlerinin sınıfsal ve yapısal karakteriyle yakından ilişkilidir. Parti programı ve ekonomi politikaları incelendiğinde, belirli sermaye kesimlerinin çıkarlarıyla uyumlu bir çerçevenin benimsendiğini hem ekonomiden sorumlu olarak atanan listede hem de programda gözlemleyebiliyoruz. Bu durum, iktidar bloğunun genel yönelimiyle uyuşuyor ve dolayısıyla önemli bir açmazı işaret etmesi açısından önemli. Bu bağlamda muhalefetin sermaye birikim rejimiyle kurduğu süreklilik ilişkisi, mevcut ekonomik modelin Erdoğan yönetimi altında sürdürülmesini dolaylı biçimde kolaylaştıran bir işleve de sokmaktadır. Zira iktidar ve ana muhalefet arasında temel birikim modeline ilişkin herhangi bir kopuşun bulunmaması, uygulanan ekonomi politikalarının yarattığı yıkımı Erdoğan tarafından yönetilebilir bir konuma sürüklüyor. Kaldı ki Erdoğan’ın seçim sürecine girildiğinde, sermaye fraksiyonları arasındaki tercihlerini hızlı ve esnek biçimde değiştirebilme kapasitesine sahip olduğunu unutmamak gerekir.
Bu anlamda emeği merkeze alan alternatif bir program dönemin ihtiyacı olarak duruyor.


