Mehmet Şimşek’in 4 Haziran 2023’te Hazine ve Maliye Bakanı olarak göreve başlamasıyla birlikte, Türkiye ekonomi yönetiminde önemli bir yön değişikliği beklentisi oluşmuştu. Önceki dönemdeki -Nurettin Nebati yönetimindeki- “heterodoks” ekonomi yaklaşımından tamamen kopulması bekleniyordu, ancak bu kopuşun nasıl olacağına dair veriler sınırlıydı.
Şimşek’in göreve gelir gelmez verdiği ilk mesaj uluslararası finans çevrelerine yönelik idi. Rasyonel zemine dönüş olacağını vurgulayan Şimşek’in faiz artışına gidileceğini açıklamasıyla birlikte uygulanacak program daha da belirginleşti. Programın TÜSİAD’ın talepleriyle örtüşüyor olması bu değişimin yalnızca bir bakan değişikliği olmadığını gösterdi. Zira değişiklik iktidar bloğu içindeki sermaye fraksiyonları arasındaki güç ilişkilerini yeniden tanımlıyordu.
Yüksek faiz oranları üretici küçük burjuvaziyi zorluyordu. Büyüme stratejisi, finansal istikrar ve öngörülebilirlik gibi gerekçelerle yürütülen program, hem finans kapitali hâkim sermeye fraksiyonu yapıyor hem de uluslararası sermayeyle daha uyumlu bir ekonomi politikası hayata geçiriliyordu.
Enflasyonla Mücadele
Mehmet Şimşek’in açıkladığı 2024-2026 Orta Vadeli Program’ın sermeyenin tüm bileşenleri tarafından desteklenmesinin en önemli dayanağı programın IMF uygulamalarını aratmayan, aynı zamanda sınıfsal karakterini gizlemeyecek şekilde kemer sıkma politikaları ve emek piyasasını yeniden belirleme üzerine inşa edilmesiydi.
Mehmet Şimşek programının uygulamadaki kolaylığı yalnızca yüksek faiz politikaları ile ilgili değildi. “Asıl olan enflasyonla mücadele” manipülasyonuyla milyonlarca yurttaşı ücretlerin baskılanması aracılığıyla açlığa, yoksulluğa terk edecek bir saldırı dalgası başlatan program üzerinde iktidar bloğunun tamamının uzlaşısı vardı.
Böylece “enflasyonla mücadele” söylemiyle hem krizin yükünü emekçi sınıfların omuzlarına yıkmak hem de emek piyasasını dönüştürmek gibi kapsamlı bir saldırı programı uygulanıyordu.
Program Başarılı Oldu mu?
DİSK-AR’ın yapmış olduğu işçi sınıfının geçim raporu programın emek piyasasını nasıl belirlediğin; emekçileri örgütsüz ve pazarlıksız bırakarak sermayenin önüne nasıl yem olarak atıldığını gözler önüne seriyor.
Raporda; asgari ücretin kişi başına milli gelire oranı 1974’te yüzde 80,6 iken 2026’da yüzde 45,7’ye gerilediği, asgari ücretlilerin büyümeden aldığı payın her geçen gün azaldığı ifade ediliyor. Aynı raporda Türkiye’de çalışanların yüzde 15’inin asgari ücretin altında bir gelirle çalıştığı da vurgulanıyor. Başka bir ifadeyle, her 100 çalışandan 15’i yasal olarak belirlenen asgari ücret düzeyine bile ulaşamıyor.
Bunun yanında, asgari ücretin en fazla yüzde 5 üzerinde veya altında ücret alanların oranı yüzde 35’e ulaşmış. Ücreti asgari ücretin yüzde 20 altında ya da üstünde bulunanlar dikkate alındığında ise bu oran 2025 yılı itibarıyla yüzde 42’ye çıkmış. Diğer bir ifadeyle, Türkiye’de her 10 çalışandan 4’ü asgari ücret düzeyinde ya da asgari ücretin hemen üzerinde veya altında ücretlerle çalışıyor. Bu yönüyle programın işlediğini, sermaye açısından programın tek tutarlı yönünün bu olduğunu söyleyebiliriz.
DİSK-AR’ın işçi sınıfının görünümü açısından yapmış olduğu bu çalışmaların öneminin hakkını verelim.
Yoksulluk Artıyor
DİSK-AR’ın BİSAM verilerine göre, Mayıs 2026 itibarıyla dört kişilik bir aile için açlık sınırı 34 bin 808 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 114 bin 348 TL’ye yükseldi. Buna karşılık 2026 yılı için net 28 bin 75 TL olarak belirlenen asgari ücret, açlık sınırının 6 bin 732 TL altında. Asgari ücret açlık sınırının yalnızca yüzde 80,7’sini, yoksulluk sınırının ise yüzde 24,6’sını karşılayabiliyor. Bu veriler, uygulanan ekonomi programının toplumsal sonuçlarını bütün açıklığıyla ortaya koyması açısından önemli.
Programın temel dayanaklarından biri, ücret artışlarını enflasyonun altında tutarak iç talebi daraltmak ve fiyat artışlarını frenlemekti. Ancak bu tercih yoksullaşmanın adım adım kalıcılaşmasına, yatay ve dikey olarak genişlemesine neden oldu. Tam zamanlı çalışan milyonlarca kişi, emek gücü karşılığıyla temel gıda ihtiyacını bile karşılayamaz durumda.
Bu durum, programa yalnızca ekonomik göstergeler üzerinden değil, yaratmış olduğu toplumsal yıkım açısından da bakmak gerekir. Dolayısıyla programın uygulanıyor olabilmesi her şeyin yolunda gittiği anlamına gelmez.
Program Çalışmıyor
Program, ana hedeflerinden biri olan dezenflasyonu hiçbir şekilde gerçekleştiremedi. TÜİK verilerine göre enflasyon 2026 yılı haziran ayında bir önceki aya göre yüzde 0,99 oranında; bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 17,76 oranında ve bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 32,11 oranında artış gösterdi. Şimşek göreve geldiğinde enflasyon yıllık 39,59 oranında idi. Yani an itibariyle program başladığı yere geri dönmüş oldu.
Son dönemde açıklanan büyüme, sanayi üretimi, istihdam ve enflasyon verileri, programın öngörülen sonuçları üretmekte zorlandığını gösteriyor. Nitekim sermeyenin tüm fraksiyonlardan programda bir revize ihtiyacı olduğuna dair sesler yükselmeye başladı.
Programın 2027 itibariyle son bulması hedefleniyordu ama 2027’de bir seçim yapılacağına dair iddiaları da güçlendiren bir durum olarak değerlendirilen Erdoğan’ın revizyonu hızlandırma talimatı önemli. Zaman daralıyor, iktidar koalisyonu ne yaparsa yapsın kitlelerdeki desteğini artıramıyor. Toplumsal meşruiyetin aşınmasıyla birlikte, iktidar bloğu içerisindeki gerilimleri kontrol altında tutmak her geçen gün daha güç hale geliyor.
Ekonomik Program ve Mutlak Butlan
Türkiye kapitalizmi açısından maden, enerji, petrokimya, savunma sanayisi ve dijital emek platformları gibi yeni sermaye birikim alanları olarak öne çıkarken bu sektörlerde rekabet üstünlüğü sağlamanın tek koşulu emek maliyetlerinin mümkün olduğunca baskılanmasından geçiyor. Emek gücünün daha düşük ücretli, daha güvencesiz ve daha örgütsüz bırakılması yalnızca sermaye birikim sürecini değil, aynı zamanda işçi sınıfının siyasal mücadele kapasitesini zayıflatmayı da hedefliyordu.
Sınırları sermaye ufkuyla çevrili olsa da CHP ile başlayan sistem içi muhalefetin durdurulması bu yüzden önemli. Çünkü hareket halindeki kitlelerin bu sınırlılıkların içerisinde hareket etmelerinin bir garantisi yok. Çünkü yoksullaşan kitlelerin taleplerini içerecek, CHP sınırlarını aşacak bir seçenek hâlâ güncel ve mümkün.
Ancak toplumsal muhalefetin önemli bir kısmı yönünü CHP’ye çevirdi. Öfke, Özgür Özel’in öncülüğünde haftalık mitinglerde kitle desteği olarak alanları dolduran on binler olarak karşımıza çıktı. Saray oligarşisi, bu toplumsal yönelimi ve sınıfın oluşan ve biriken öfkesini kendi bekası açısından önemli bir tehdit olarak görüyor.
Muhalefetin bu yürüyüşünü engelleme girişimleri başarısızlığa uğradıkça ve ekonomik yıkım her geçen gün derinleştikçe, sarayın faşizmin tekerini daha hızlı çevirmekten başka seçeneği kalmadı. Şüphesiz bu tekerin dönüşünün arkasındaki meşruiyet zemini, ABD’nin açtığı emperyalist icazet alanıdır. Saray, içeride biriken öfkeyle olası siyasal alternatif odaklarını dağıtarak kendisini siyasal olarak alternatifsiz bırakmak hedefiyle hareket ediyor.
Bu bakımdan mutlak butlan kararı yol temizliği olarak okunmalıdır.


