Balık Baştan Kokar

Rize’de tonlarca palamut limanda çürürken milyonlar hâlâ beslenmeye erişemiyor. Sorun birkaç teknede değil, kârı merkeze alan düzende.

Bir balık, kapitalizmin kokuşmuşluğunu bize gösterebilir mi? 

İçinde yaşadığımız ekonomik düzeni anlatırken, egemenlerin en sık tekrar ettiği kelimeler herhalde verimlilik ve zenginleşme olurdu. Her şey, hatta insanlar arası dostluk ilişkileri dahil, para ile alınıp satılacak ürünlere dönüşürken, bunun en mantıklı ya da “rasyonel” sistem olduğunu dinleyip durduk. Her şeyin bir fiyatı oldukça, herkes de sadece kendi çıkarını düşündükçe ekonomi büyüyecek ve herkes zenginleşecekti. 

Ekonomi büyüyecek ile kastedilen de aslında şuydu: Ancak kâr peşinde koşan rasyonel insanlar, daha da fazlasını ve daha da iyisini üretmek için çaba harcar. Bu çabanın olmadığı “geri” toplumlarda ise asla üretim artamaz ve yoksulluk kaçınılmaz hale gelir. 

Bu hedef doğrultusunda gerçekten de yeni bir ekonomik düzen yaratıldı, tüm toplumsal ilişkiler de o düzene tabii kılındı. Biz suyu para ile satın alır hale geldik. Ee çünkü ancak bir insan su satmaktan çıkar elde ederse daha çok ve daha verimli su satmak için çaba harcar dendi. Aynı şekilde palamutu da parayla satın aldık, ufak balıkçıların yerini de verimliliği maksimize eden büyük şirketler aldı. Çünkü ancak bu sayede palamut üretiminin artabileceğini ve tüm toplumun palamut yiyebileceğini öğrendik. 

Gerçekten de üretim arttı. Bizden 2-3 önceki neslin hayal dahi edemeyeceği kadar çok şey üretir hale geldik, bizden 2-3 neslin ismini dahi bilmediği şeyler üretebilir hale geldik. kârını arttırmak için uğraşan şirketlerin gittikçe büyüdüğünü, genişlediğini ve bu hedef doğrultusunda çok daha “verimli” üretim metodları geliştirdiğini gördük. Bir araba belki 3-5 saniyede üretilir, bir ton balık anında yakalabilir hale geldi. Kapasite o kadar arttı ki, balıkların nesli tükenmesin diye yasaklar da koymak zorunda kaldık.

Üretenler Ne Zaman Refahtan Pay Alacak?

Ancak bir türlü tüm bu kapasite artışı ve ekonomik büyümenin sefasını geniş halk kitleleri sürmeye başlayamadı. O arabayı üreten işçiler bir türlü o arabaları kullanamadı, o balıkların kolayca yakalanmasını sağlayan gemileri yapan tersane işçileri bulgur yemeye devam etti.

Biz de bekledik, bekledik ki artık şu kapitalizmin verdiği sözlerin tutulacağı günler gelsin. Devasa düzeyde artan üretim kapasitesi ve verimliliğin tadına emekçilerin ve yoksulların da bakacağı günler gelsin. Herhalde daha da çok büyümek lazım deyip çalışmaya devam ederken sonunda bu Ekim ayında, kendi bünyesinde çalışan işçilere doğru düzgün para vermemesi ile ünlü bir market zincirinde, artık rahatça yakalanabilen balıkların fiyatının 40 TL’ye kadar düştüğünü gördük. 

Herhalde kalan ürünlerde o aşamaya gelinemese de, en azından Palamut balığında o aşamaya gelinmiş olsa gerekti. Bu hızla gelişmeye devam ederse, kapitalizm belki de 3-5 nesil sonra birçok ürünü artık tüm halk için ulaşılabilir hale getirir mi şüpheleri yeşermeye başlamışken tam Rize’den iğrenç bir koku ülkeyi de sarmaya başladı.

Çürüyen Palamutlardan Yayılan Koku

Biz emekçilerin uğruna nesillerdir dişini sıktığı, üretim artacak da çocuklarımız torunlarımız refah içinde yaşayacak diye beklediği artan üretimin tonlarcasının limanda çürümeye terk edildiği açığa çıktı. Rize’de tonlarca palamut satışa hazırlanırken limana boşaltılıvermişti, üstelik miktar o kadar fazlaydı ki ilçede yaşayan vatandaşlar kokudan dışarı çıkamaz hale geldi. 

Nesillerdir emekçilere anlatılan büyüme masalının dayanılmaz kokusu böylece bu kez kendini Rize’de açığa çıkardı. Madem ki ekonominin büyüyeceği ve refahın toplumsallaşacağı bir gelecek hayali için çalışıyoruz, bu ekonomi gerçekten büyüdüğünde ve biz herkese yetecek kadar palamut yakalayabilir hale geldiğimizde neden bir anda tüm bu balıkları tüketilemez halde çürümeye terk edildiğini görüyoruz? 

Yarın Rize’de ya da ülkenin herhangi bir yerinde, okulunda bir öğün ücretsiz yemeğe erişemeyen binlerce yoksul çocuk var olmaya devam etmeyecek mi? Dönem başından ülkenin tüm üniversitelerde öğrenciler yemekhanelerinde ulaşılabilir, kaliteli besin için mücadele etmeye devam etmeyecek mi? Emekliler açlıkla boğuşmaya devam etmeyecek mi? Tüm bu soruların cevabını herkes biliyor. Hayatın belki de en basit ve temel ihtiyacı olan beslenmeye erişimde sorun yaşayan milyonlar var ve var olmaya devam edecek.

Peki kapitalist ilişkilerin merkezine oturmuş, milletin biriktirdiği 3-5 kuruşa da borsayla çöken devlet görevlilerimiz çürüyen tonlarca palamuta rağmen bu açlığı nasıl açıklayacak? Utanmadan yeterli kaynak yok demeye devam mı edecekler? Şimdiden söyleyelim, evet. Peşlerine de takacaklar 3-5 bu yağmadan bize de pay düşer mi diyen ekonomisti, birkaç formül yazıp, biraz da hesap yapacaklar. Ardından diyecekler ki, kim istemez çocukların doymasını ama şu an ülkemizde yeterli kaynak yok. Biraz daha sıkın dişinizi.

Formülde yazan sayıları hesapları bir anlığına boş verelim, gözlerimizle gerçekliğe bakalım. Tonlarca çürümeyi bekleyen palamut en azından bir süre de olsa yoksulların doymasını, hatta kaliteli sağlıklı gıdaya erişmesini rahatlıkla sağlayabilirdi. Üstelik palamut tüm bu gerçekliğin en kokuşmuş şekilde açığa çıktığı ufacık tekil bir örnek. Dünyada üretilen gıda, varolan konutlar ve enerji kapasitesi, çok rahatlıkla hepimizi doyurur, barındırır ve ısıtmaya yeterdi. Palamut mevsiminde hepimiz palamut, kiraz mevsiminde hepimiz kiraz yeyip, sağlam evlerde oturup insanca bir hayat rahatlıkla yaşayabilirdik. Buna yetecek kaynak yok değil. 

Refahı ve İnsanları Değil, Kârı Merkezine Alan Ekonomi 

O zaman bu formüllerde ne yazıyor da, hala okullarda çocuklara bir öğün ücretsiz yemek dahi veremiyoruz? Nasıl bir formül, insanlar açken tonlarca taze balığın ziyan edilmesi gerektiğini iddia ediyor olabilir? Cevap çok basit aslında. Kâr elde edilemeyeceği, birinin bundan çıkar sağlayamayacağı yazıyor o formüllerde. Bu formüllerde insanların neye ihtiyaç duyduğu değil, nasıl en fazla kâr elde edilebileceği hesaplanıyor. Bir üründen çok fazla oldukça da, o ürünün üretimi kolaylaştıkça aynı ölçüde ucuzluyor doğal olarak. Hatta eğer yeterince fazla olursa, artık piyasada neredeyse bedava bile olabiliyor bir ürün. Ancak yoksullar için bir hayal gibi gözüken bu ihtimal, bu ürünü satarak kâr elde edeceklerin en büyük kabusu. 

Çünkü elde edilecek kâr gittikçe azalır. Bu durumda da, nasıl maksimum kâr elde edilebileceğini gösteren formüller üreticiye basitçe ürünleri piyasaya sürmemesi gerektiğini söyler. Böylece üründeki bolluk önlenir ve piyasadaki fiyatların dibe çakılmasının önüne geçilir. Tüm üretimi kârlılık hesaplayan formüllere göre organize eden, tüm ekonomik ve toplumsal ilişkilerin merkezine kârı oturtan bir sistem içerisinde yaşadığımızı unutmamak gerek. Böyle bir sistem içerisinde kâr formülleri balığı çürümeye terk et sonucunu verdiği anda, yapılacak olan şey doğal olarak bu olacaktır. Burada kokuşmuşluğu üç beş balıkçıda ya da şirkette değil, bizzat kâr odaklı ekonominin kendisinde aramamız gerekir. 

Elde ettiğimiz tüm üretim kapasitesini üç beş insanın kârlılığını arttırmak üzerinden kurgulayıp, bunun bir şekilde refah yaratmasını ummak büyük bir yanılgıya bizleri sürükler. Bu öyle bir yanılgıdır ki, Palamut örneğindeki gibi tesadüfen bir üründe bolluk sağlandığında dâhi, kârlılık kuralı bu bolluğun yapay şekilde kısıtlanmasını gerektirecektir. 

Bu kokuşmuşluğun önüne geçmek için yapılması gereken de çok açık. Tüm bu üretim kapasitesini, doğrudan halkın refahının nasıl sağlanabileceği sorusu üzerinden organize edecek, kârlılık gibi yapay kuralları dikkate almayacak bir ekonomik sistemi inşa etmek. Böylelikle dünyanın ekolojik sınırlarına dikkat ederken bir yandan da herkese yetecek kadar besin üretiminin planlandığı, gereğinden fazla üretilmeyen, üretilen besinlerin ise asla çürümeye terk edilmeyeceği bir toplumsal hayat yaratabiliriz.