Kemal “Hain”se, Özgür “Özel” mi?

Türkiye gündemi Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasından bugüne CHP’ye yönelen iktidar operasyonları ile şekillendi. 19 Mart’ta İmamoğlu’nun tutuklanması ile farklı bir boyuta sıçrayan operasyonlar kendisini çeşitli biçimlerde sürdürdü ve en sonunda alınan “mutlak butlan” kararı ile eski genel başkan Kılıçdaroğlu CHP’ye fiili kayyım olarak atandı.

AKP-MHP iktidarı, Türkiye Devleti’nin olağan koşullarda Kürt Hareketine ve sosyalistlere yönelttiği şiddet ve baskı biçimlerini, çok daha düşük bir dozda da olsa CHP’ye doğru yöneltmiş olması rejimin niteliğini de içeren birçok farklı tartışma yarattı. Ancak bu tartışmalardan daha önemlisi, AKP-MHP iktidarının yarattığı baskı ve yoksulluktan bıkan emekçi kitlelerin siyasi ufkunun CHP ile sınırlı kalmaya devam etmesi oldu. Bayram süresince birçok farklı evde gündem yine CHP ve dolayısıyla düzen siyaseti ile sınırlandı. Muhalif kitlelerin düzene yönelmesi gereken öfkesi bu sefer de Kılıçdaroğlu’na yöneldi. Bir yandan da Özgür Özel’in şahsında yeni bir alternatif odak açığa çıktı.

CHP’nin (ve benzeri merkez sol siyasetlerin) belki de ta 1970’lerin Ecevit dönemlerinden bugüne halk kitleleri için bir umut odağı olarak algılanmayı sürdürebilme başarısı başlı başına bir inceleme konusu olmayı hak ediyor. Ancak bu incelemeye girişirken, hedef tahtasına kitleleri oturtmak gibi devasa bir hataya düşmekten kaçınmak gerek. Sosyalist siyasetin önemli bölümünün bir alternatif ihtimali oluşturamadığı, hatta aynı kitleler gibi CHP üzerinden bir siyasi dönüşüm umudu beslediği ortamda kitlelerin de benzer bir siyasi ufka sahip olmasından daha doğal bir şey olamaz.

Müesses Nizamın “Sol” Ayağı

Tüm bu durum, bahsi geçen siyasi duruşun her kritik dönemeçte, umut odağı olmanın altını doldurmak bir yana müesses nizamın bir parçası olduğunu sosyalistler de dâhil kitlelere ilan ettiğini düşündüğümüzde bu durum daha da enteresan bir hal alıyor. Burada şahıs isimlerindense bir siyasi duruşu hedef tahtasına oturtma sebebim ise çok net. Kılıçdaroğlu’nun “ihaneti” münferit bir olgu, bir kişinin koltuk veya iktidar sevdası yahut ajanlaşması olarak görülemez. Daha doğrusu bunlar açıkça gerçekliğin birer parçasıdır, Kılıçdaroğlu demokrat muhalefet için bir haindir ve ajandır da. Ancak bu gerçekliğin tümü olamaz. Böyle değerlendirebilmek için Türkiye tarihine dair toptan bir cehalet gerekir.

Böyle düşünen dostlara hatırlatacağımız tonla örneğimiz var. Deniz Gezmişlerin idamına evet oyu veren CHP vekillerini; bir dönemlerin “kahramanı” Ecevit’in başbakanlığı döneminde gerçekleşen “Hayata Dönüş Operasyonlarında” sosyalistlere karşı işlenen insanlık suçlarını; SHP hükümetlerinde başlayan neoliberal dönüşüm adımlarını, yine SHP’nin önce Kürt vekilleri ihracını, ardından Kürtçe yemin krizindeki tutumunu ve Kürt Halkına yönelen faili meçhul vahşeti süresinde iktidar ortağı olduğunu;  eski genel başkanlardan Deniz Baykal’ın Erdoğan’ı başbakanlığa taşıyan anayasa değişikliğine attığı imzayı unutmayalım. Kılıçdaroğlu kadar Baykal da, Ecevit de, Erdal İnönü de müesses nizamın temsilcileriydi.

Hatta bunu kendimize hatırlattığımız anda, karşımızdaki bu isimlere yönelttiğimiz ihanet suçlamasını da yeniden düşünmemiz gerekiyor. Düşman safların temsilcisi bu isimler zaten en başından beri hizmet ettikleri sınıfın ve düzenin çıkarına politika yapıyordu. Bizden hiç olmayan isimler bize nasıl ihanet edebilir ki. Tersine burada dönüp kendimize bakmamız gerekiyor. Kılıçdaroğlu’nu hain olarak tanımlayan tüm sosyalistlerin asıl sorması gereken soru çok açık. Ne oldu da açıkça düşman saflardaki isimleri kendimizden ya da kendimize yakın saydık?

O zaman sorunumuz net bir şekilde kendisini gösterdi. Müesses nizamın sol ayağı olan, bunu açıkça ilan eden, her fırsatta pozisyonunu düzeni korumak üzerinden tesis eden bir siyasi gelenek nasıl oluyor da emekçi kitlelerin umudu olabiliyor? Tam bu soruna kendimce bir cevap üretebilmek adına da konuyu tarihsel bir değerlendirmeden çekip CHP’nin içine atıldığı güncel duruma getirmek istiyorum. Şu an yaşananlar ve şu an yaşananlara karşı solun aldığı veya alamadığı tutum bu sorunu anlamak adına bize müthiş bir fırsat sunuyor.

Güncele dair yapacağım değerlendirmem süresince Özgür Özel’e dair de epey eleştirel bir tutum takınacağım için baştan bir konuyu netleştirmek istiyorum. Bu yaşanan süreç CHP içi bir süreç olarak değerlendirilemez, aksine açıkça bir darbe ile karşı karşıyayız. İktidarın desteğini sırtına alan Kılıçdaroğlu, haksız ve hukuksuz bir şekilde CHP’ye çökme girişimindedir. Buna karşı oluşan halk tepkisi son derece meşrudur ve her koşulda ve şartta desteklenmelidir. Dolayısı ile Özgür Özel’e yönelik eleştirilerim Kılıçdaroğlucu bir ajandanın sonucu değiller. Eleştirilerim süresince de Özel ile Kılıçdaroğlu arasındaki benzerlikleri vurgularken hedefim Kılıçdaroğlu’nu meşrulaştırmak değil tersine Özel’in meşruiyetini sorgulamaktır. Yazının sonunda bu hedefimin politik sonuçlarına da değineceğim, dolayısı ile yazının burasına kadar okuyan ve Özgür Özel’e sempati duyan dostlardan ricam yazıyı tamamına erdirip değerlendirmeleri olacak.

Ek olarak, AKP-MHP iktidarının CHP belediyelerine şu anda yapmaya başladığı operasyonlar, birazdan bahsedeceğim Bursa ili için de geçerli olmak üzere, çok net bir şekilde siyasi teslim alma operasyonlarıdır. Bu tartışma içerisinde CHP’li başkanların yolsuzluk ile ilişkisi iktidarın saldırılarının sebebine dair bir kafa karışıklığı yaratmamalı. CHP’li başkanların yolsuz olduğuna dair tespitler de iktidarın bugün yaptığı saldırıların yanında yer almak anlamına gelmemektedir. Türkiye’de belediyecilik zaten çok uzun yıllardır bir rant dağıtım mekanizması olarak işlemekte, siyasi parti aidiyeti fark etmeksizin bölgenin önde gelenleri belediyecilik yoluyla rant elde etmektedir. Bugün ve sadece CHP belediyelerine yönelik saldırıları bu rant düzenini değiştirme ve dönüştürmeye yönelik olmadığı çok açıktır.

Bursa CHP Örgütü

Bursalı ve Bursa’da büyüyen, Bursa’daki CHP siyasetinden bir ölçüde haberdar olan, Bursa’daki yolsuzlukları her gün gözleriyle gören biri olarak Bursa yerelini genele bir ayna olarak kullanabileceğime inanıyorum. Ayrıca eminim ki, diğer yerellerde yaşayan herkesin çok benzer gözlemleri olacaktır. Bir yandan da “mutlak butlan” kararı sonrası CHP içine sirayet eden taraflaşmalarda kritik pozisyon alan isimlerin bir bölümünün Bursa’da siyaset yapıyor olması da işimi kolaylaştırıyor.

Özgür Özel tarafında yer alan ve darbeye karşı duruşu değerli vekillerden Kayıhan Pala’nın son bayramlaşma konuşmasına bir bakalım: “Yerel seçimlerde kirli olduğu bilinenler için tekrar aday gösterilsin diye gövdesini ortaya koyanlar bugün bize ahlaki değerlerden söz edemezler.” Kayıhan Pala çok güzel konuşuyor gerçekten de, ama biraz deşifre edilmeye ihtiyacı var.

Haberdar olmayan okurları bilgilendirmek adına, Nilüfer Bursa’da CHP’nin kalesi olan ve 2004’ten beri CHP’de olan bir belediye. 1999-2019 arasında Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’di. Ardından onun Büyükşehir adaylığı sonrası 2019-2024 arasında Başkan Turgay Erdem olmuştu. 2024’ün ardından ise şu anki Belediye Başkanı yine CHP’li Şadi Özdemir. Eski Başkanlardan Mustafa Bozbey 2024 seçimlerinde Büyükşehir Belediyesini kazanmıştı. Ancak şu anda hem Mustafa Bozbey hem de Turgay Erdem yolsuzluk suçlamaları dolayısıyla tutuklu yargılanmakta.

İşin üzücü tarafı ise, hem Turgay Erdem’e hem de Bozbey’e yöneltilen yolsuzluk suçlamalarının gerçek olduğu, CHP’liler dâhil Bursalılarca konuşuluyor. Kayıhan Pala da böyle düşünenler arasında olsa gerek ki, aslında bu konuşması ile Kılıçdaroğluculardan Bursa vekili Orhan Sarıbal’ı hedef alıyor. Orhan Sarıbal 2024 yerel seçimlerinde Turgay Erdem’in tüm yolsuzluklarına ve kent suçlarına rağmen tekrardan aday olması için elinden geleni yapmıştı. Böylece cümle deşifre edilmiş oldu. Kirli olduğu bilinen kişi Turgay Erdem, gövdesini ortaya koyan ise Orhan Sarıbal olsa gerek. Böylece Kılıçdaroğlucu butlancı kliğin siz yolsuzsunuz suçlamasına Kayıhan Pala, hayır asıl siz yolsuzsunuz diyor.

Ama bunu derken şunu unutuyor, siz dedikleri bir yıl öncesine kadar bizdi. Aynı kirli olduğu bilinen Turgay Erdem aday gösterilirken de, Kayıhan Pala hedef almasa da kirli olduğu bilinen Bozbey Bursa CHP örgütünde at koştururken de Kayıhan Pala CHP üyesiydi. Hatta önce Bozbey’in sonra da Turgay Erdem’in başkanlığı dönemlerinde onlarla beraber de çalışmış, danışmanlıklarını yapmıştı. Eğer ki Kayıhan Pala bu kirliliği son iki yıl fark etmediyse, kendisinin yönelttiği kirlilik suçlaması sadece butlancı-darbeci kliği değil, kendisini de bağlamaz mı?

Kirli olduğu bilinen isimler ve onlar için gövdesini ortaya koyanlarla yıllardır aynı çatı altında siyaset yapanlar da bu kirliliğe karşı neden bu zamana kadar sessiz kaldıklarını açıklamak zorunda değil midir? Bu çatı altında siyaset yaparken bizzat kirli işlere bulaşmamak kendimizi temiz görmek için yeterli olabilir mi? Bu kirlilikle beraber yol yürümek, bu şekilde siyasette var olmak kirliliğin yeniden üretilmesini sağlamaz mı? Bunca yıl beraber siyaset yaptıktan sonra şimdi çıkıp kirlilikten bahsederek kendilerini temize çekebilirler mi? Bunca yılın kirliliğini Kılıçdaroğlucu kliğe yıkarak işin içinden çıkabilirler mi?

Bursa’dan Merkeze

Kayıhan Pala’nın kayyım ekibine getirdiği eleştiri bir yandan çok haklı olmak ile beraber bir yandan da başka bir gerçeği açık ediyor. Şu an tamamen karşı kutuplarda yer alan ve birbirlerine çok sert eleştiriler getiren kayyım ekibi ve meşru CHP yönetimi (tüm eleştirilerime rağmen bu ayrımda hâlâ ısrarcıyım) bundan 2 yıl öncesine kadar beraber yol yürümeye devam ediyordu. Şu anda sosyal medyada Kılıçdaroğlu’nun şahsında geriye dönük olarak yapılan tüm eleştiriler, ki bunların hepsi de haklı, Kılıçdaroğlu kadar şu anda meşru yönetim tarafında olanları da ilgilendiriyor.

Bence bu eleştirilerin açıkça en çarpıcısı olan Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılması kararı sırasında Kılıçdaroğlu Genel Başkansa, Özgür Özel de bizzat Kılıçdaroğlu’nun prensi olarak CHP Grup Başkanvekilliği yapıyordu. Özgür Özel, Kılıçdaroğlu CHP’sinde 2011’den itibaren aralıksız olarak vekil olmuş, ardından 24 Haziran 2015’te (7 Haziran zaferinin hemen ardından) TBMM Grup Başkanvekilliği görevine gelmiş ve bu görevi Kılıçdaroğlu CHP’sinde 8 yıl sürdürmüştü. Sadece milletvekili olduğu süreyi ayrı tutsak bile, şu an Kılıçdaroğlu karşısında kitlelerin umudu pozisyonuna gelen Özgür Özel en az 8 yıl boyunca CHP’nin tüm karar ve tercihlerinden Kılıçdaroğlu’na yakın bir düzeyde sorumlu pozisyonda.

Kılıçdaroğlu’nun ihanetini burada tekrar tekrar yazmaya gerek yok. BirGün internet sitesinde “İhanetin 16 Yılı” yazısı bütün kritik eşikleri bizlere aktarıyor. Ancak işin enteresan tarafı yazı tam da bahsettiğim dokunulmazlık kararları ile, yani 20 Mayıs 2016 tarihi ile başlıyor. Anlaşılan 2011’de göreve gelen Kılıçdaroğlu’nun ilk 4-5 yılından pek bir ihanet örneği ortaya çıkmamış. İlk örnekte ise Özel çoktan parti içerisinde önemli bir pozisyona gelmiş, ardından gelen tüm dönemeçlerde de sorumlu pozisyonunu korumuştu.

Bu durumdan Özel’i sorumlu tutmamızdan rahatsız olacak bazı okurlar olabilir, sonuçta belki de Özel parti içerisinde muhalif konumdaydı ve bu eşiklerde farklı tutum alınması için gerekeni yapmış ama başarısız olmuştu. Kılıçdaroğlu CHP’sini biraz takip etmiş herkes bunun mümkün olmadığını bilir. Parti içerisinde açıktan ve yaşamsal olarak muhalif bir odağın varlığını bunca yıl tasfiye olmadan sürdürmesi, hem de bunu yönetim pozisyonlarını kaybetmeden yapabilmesi pek gerçekçi değil. Bir diğer yandan da, içeriden muhalefet eden ama dışarıya karşı yapıyı korumayı önceleyen bu gibi tutumlar açıkça ihanetten bahsettiğimiz bir durumda anlamsız hale geliyor. Halkçı kaygıların ağır bastığı bir CHP içi muhalefetin bu eşiklerden bir hadi ikincisinde köprüleri atması gerekirdi.

2023 Sonrası

Özgür Özel’in Genel Başkanlığı aldıktan sonraki aksiyonları da yazı boyunca vurguladığım ortaklığı doğrular nitelikte. Yerel seçimlere giderken birçok eski, yozlaşmış, yolsuz ilişkilere bulaşmış, Kılıçdaroğlu CHP’sinin var ettiği isimler aday yapıldı. Yerel seçimde birinci parti statüsü alındıktan sonra, Özel ile Erdoğan görüştü ve yumuşama denilen bir süreç başladı. Kılıçdaroğlu CHP’sinden kalan birçok isim Özel CHP’sinde de yönetici pozisyonlarını korudu ve perçinledi.

Ne zamanki iktidar yumuşama sürecini rafa kaldırdı ve son derece sertleşen saldırılarına başladı ve aslında yine Kılıçdaroğlu’nun var ettiği İmamoğlu tutuklandı, Özel de farklı bir tutum takınmak durumunda kaldı. Ardından da Kılıçdaroğlu’ndan kalma belediye başkanları teker teker yolsuzluklarla suçlandı, bir kısmı tutuklandı, bir kısmı AKP’ye geçti. Kılıçdaroğlu CHP’sinin halk düşmanlığını açık eden deprem suçlusu Lütfü Savaş’ı, Kılıçdaroğlu’nun ardından Özgür Özel de utanmadan tekrardan Hatay’a aday yaptı. Bugün geriye dönüp bakıldığında bunları Kılıçdaroğlu CHP’si ile ilişkilendirmek ne kadar haklı ve meşruysa, Özel CHP’si ile ilişkilendirmek de eşit derecede haklı ve meşru olurdu. Çünkü geçtiğimiz 10 yılın CHP’sini bu isimler beraber dizayn etti ve yarattı.

Çuvaldız ile İğne

Kılıçdaroğlu’nun ajanlığının açığa çıkmasının hemen ardından ise, sosyal medyada ve muhalif basın yayında (sosyalistlerin de bir kısmını kapsayacak şekilde) geniş çaplı bir geçmişle hesaplaşma dalgası başladı. Ancak bu hesaplaşmanın yapılış biçimi, meselenin ele alınış biçimindeki büyük bir çarpıklığı açık ediyor. Kılıçdaroğlu dönemi yapılan ihanetler ile ilgili bugün konuşulan hiçbir şey bugün açığa çıkmadı. Elimizde yeni belgeler yok ki, tarihi buna göre baştan yorumlayalım. Her birimizin zaten bildiği şeyler, bazen de her birimizin bilmediği ama hesaplaşmaya girişen kişinin yıllardır bildiği şeyler şimdi bir anda masaya seriliyor.

Bu durumda Kılıçdaroğlu ile geriye dönük bir hesaplaşma yapmanın pek de bir anlamı kalmıyor. #SenHepBöyleymişsin diyerek bizzat gözümüzün önünde yaşanan şeyleri anlatıp Kılıçdaroğlu’na sallamanın da pek bir anlamı yok, 2013’te FETÖ’cülerle görüştü demenin de pek bir anlamı yok. Bunların hiçbirinin ne önemini ne de gerçekliğini inkâr etmek gibi bir hedefim de yok, yanlış anlaşılmak istemem. Eminim ki hepsi doğrudur, bunların dışında bilmediğimiz daha niceleri de vardır. Ama bunlar gizli saklı değildi. Eğer ki, Kılıçdaroğlu’na yönelik bir umut vardıysa şu an yapılacak eleştiri Kılıçdaroğlu’ndan ziyade bu umuda sahip olanlara yöneltilmeli. Kendimiz bu umuda kapıldıysak kendimizi, dostlarımız kapıldıysa dostlarımızı eleştirmemiz gerek.

Tarihsel Revizyonizmin yerine Tarihsel Hesaplaşma

Bugün Kılıçdaroğlu’nun şahsi tarihini sıfırdan yeniden yazmanın, ancak bunu yazarken politik hesaplaşmaya girişmemenin sonuçları gelecekte de ağır olacaktır. Yazı boyunca Özgür Özel ile Kılıçdaroğlu arasında şu an insanların algısında kopan ortaklık ilişkisini yeniden tesis etme çabam da bununla ilişkili. Umudunu Kılıçdaroğlu’nun CHP’sine odaklayan sosyalistlerin şu an politik bir hesaplaşmaya girişmeden tarihi yeniden yazması, kuvvetle muhtemel bundan 10 yıl sonra bir kez daha yeniden yazmayı gerektirecek. Bundan 10 yıl sonra, Demirtaş’ın tutsaklığına giden süreçte Özel de Grup Başkanvekiliydi, 2024 Yerel Seçimleri sonrası iktidara can simidi oldu, yumuşama diye bir süreç uydurdu şeklinde tarihi yeniden yazmak zorunda kalmak istemiyorsak bunun politik hesaplaşmasını da yapmalıyız.

Erdoğan’ı kandırarak tüm kötülükleri yapan FETÖ anlatısı gibi, Özgür Özel tarafında konumlanan CHP’li yöneticiler de son 15 yılın tüm günahlarını Kılıçdaroğlu çetesi diye bir şey uydurup üstüne yıkamaz. Siz 15 yıl bu partiyi beraber yönettiniz, geriye dönük getirdiğiniz bütün eleştiriler sizleri de bağlar. Eğer biri yolsuzsa, hırsızsa, hainse, FETÖcüyse siz ya onu görmediniz ve dolayısıyla beceriksizsiniz; ya da daha da kötüsü aslında siz her şeyi gördünüz ve siz de öylesiniz.

Dolayısıyla geçmiş 15 yıl CHP ile kurulan ilişkideki sorun Kılıçdaroğlu’nun şahsına indirgenerek, ilişkinin kendisini tekrardan meşrulaştırmak ve üretmek, sosyalist hareketi daha uzun yıllar şu an içinde debelendiği duruma hapseder. Çünkü yazı boyunca göstermeye çalıştığım üzere CHP’nin devletle, müesses nizamla ve hatta görünen o ki iktidarla arasındaki ilişki Kılıçdaroğlu’nun şahsı ile değil, yapısal gerçeklerle ilişkili bir durum.

Burjuva Siyasetinin Ortasında Devrimci Hat Arayışı

Yazı içerisindeki ilk hedefimi bir ölçüde gerçekleştirdiğime inanıyorum. Özel ve Kılıçdaroğlu arasındaki ortaklıkları bir ölçüde ortaya koymak, şu an tartışılan tüm meselelerde hedef tahtasına Kılıçdaroğlu’nu değil tüm CHP örgütünü oturtmak. Aradaki sürekliliği tesis ettikten sonra tartışılması gereken mesele ise doğal olarak sosyalistler olarak mutlak butlan süreci ile ilişkilenme biçimimizin nasıl olması gerektiği. Bu ikili arasında vurgulamaya çalıştığım ortaklıklar, Özel’i de Kılıçdaroğlu’nun ihanetine ortak etme çabam politik bir hat ve ilişkilenme biçimi önermediği ölçüde umut kırıcı hatta pasifize edici olabilirdi. Muhalif bir odak olarak tek umut olarak gözüken Özel-İmamoğlu çizgisi de ortadan kalktığı anda iktidarın karşısında yer alan yığınlar seçeneksiz ve çaresiz kalabilirdi.

Ancak gerçekliği adıyla çağırmak gerek. Gerçeklikte bir karşılığı olmayan ihtimaller birer umut olarak görüldüğü ölçüde, gelecekte daha büyük hayal kırıklıkları yaşamak da kaçınılmaz hale geliyor. Kitlelerin umudunun şu anda bu hatta cisimleşmiş olması ise gerçekliği değiştirmiyor. Politika yapma iddiasında olan devrimcilerin ise kitlelerin yanlış umutlarına yaslanması değil gerçek umut odaklarını inşa etme sorumluluğu var.

Burjuva siyasetine karşı devrimci hat inşası düşüncesi sıkça slogan düzeyinde kalabiliyor. Sosyalist hareketin tüm renklerinden bütün mücadele dostlarımızın bu düşünceyi rahatlıkla kabul edeceği gerçeği de bunun ispatı. Anlamlı bir ayrım ya da politik perspektif ortaya koyamadığı ölçüde de, herkesin kabul ettiği ama gerçeklikte hiçbir şey ifade etmeyen bir cümle ile karşı karşıya buluyoruz kendimizi.

Dolayısıyla da bu düşünceyi sloganik bir formdan çıkarmak gerekiyor. Bunun da yolu gerçek politik tartışmalardan geçiyor. CHP’ye açıktan kayyım atanmasına karşı nasıl tavır alınması gerektiği de bu tartışmanın önemli ayaklarından biri. Bunun önemli olma sebebi düzen partilerinin bizi çok alakadar etmesinden değil, düzen partilerinin emekçi kitleleri yani devrimin öznesi olacak sınıfı alakadar etmesinden geçiyor. Sosyalistlerin bu durum burjuva siyasetinin içinde yaşanan hizip kavgalarıdır ve bizi alakadar etmez gibi bir tutum alması büyük bir hata olacaktır. Bu kardeş kavgalarının kitleleri alakadar etmediği bir politik düzey inşa edilemediği ölçüde, maalesef bu kavgalar bizi de alakadar etmek durumunda.

Hain Kemal, Ama Kurtarıcı Özgür Değil

Bizi alakadar eden, gündemimize almak durumunda olduğumuz her kavga aynı zamanda taraf tutmamızı da gerektirecek diye bir şey yok. Tarafsızlık da bir tutum olarak inşa edilebilir. Ancak yazı boyunca Özel-Kılıçdaroğlu arasında bir benzerlik vurgusu yapsam da, aralarındaki kavgada tarafsız olunması gerektiğini düşünmüyorum. Bunun da sebebi yine kitlelerin politik pozisyonu ve bu politik pozisyonu takınma sebebi.

Gençliğin 19 Mart’ta sokaklara dökülme sebebi nasıl İmamoğlu’nun çok sevilmesi değil de, AKP-MHP iktidarının baskıcı iktidarı idiyse; aynı şey bugün de geçerli. Bugün Özgür Özel’i kahraman Kılıçdaroğlu’nu ise hain olarak gösteren, ikisinin kitleler gözünde temsil ettikleri değerler. Kılıçdaroğlu ihaneti ve iktidar ile iş tutmayı temsil ederken, Özgür Özel AKP-MHP iktidarına karşı mücadele etmeyi, halkçı bir alternatifi temsil ediyor. Yazı boyunca bu temsilin yanıltıcı olduğunu savundum ve bunun çok net olduğuna inanıyorum. Özgür Özel halkçı bir alternatifi yaratacak odağı kuramaz, kurmaz. Böyle bir niyeti olsa idi, bunca yıl hain Kemal’in ikinci adamı olamazdı. Ancak Özgür Özel’in gerçekte ne olduğu gerçekliğin bir boyutu ise, kitlelerin onda ne gördüğü de gerçekliğin bir diğer boyutu.

Şu anda Özgür Özel’in kitlelerde temsil ettiği değerler bizim temsil ediyor olmamız gereken değerlerdi. Bizim sahiplenmemiz, yükseltmemiz ve desteklememiz gereken değerler. Aynı şekilde, alınan mutlak butlan kararı ve bu kararın Türkiye’de meşru muhalefeti dahi yok eden niteliği, kararın hedef aldığı kişilerin pozisyonundan bağımsız karşısında durulması gereken bir karar.

Sosyalistler; mutlak butlanın, yani bir iktidar odağının karşısındaki tüm muhalefeti zor ve baskı ile yok edebileceği kararının karşısında mücadele etmek zorunda. Buna karşı oluşan toplumsal hareket ile ilişkilenmek ve bu hareketin bir parçası olmak da zorunda. Bunu yapmadığımız ya da yapamadığımız ölçüde, bu kararın toplumda ürettiği öfkeyi politik bir güce dönüştürme kapasitesini de elimizin tersiyle itmiş oluruz. Fakat Özgür Özel’in kitleler nezdinde sahip olduğu (yanıltıcı) değerlere bizim de inanmamız, yani gerçekliği adıyla çağırmayı bırakarak Özel’e bir değer atfetmeye başlamamız daha büyük bir politik felakete sebep olacaktır.

Demokrasi Mücadelesini de Biz Kendimiz Veririz

Ortaya koymaya çalıştığım politik hattın şu an biraz belirsiz ve çelişkili gözükebileceğinin farkındayım. Bir yandan, sosyalistler mutlak butlanın karşısında oluşan öfkeyi örgütlemeli derken bir yandan da Özgür Özel’e bir değer atfedilmemeli diyorum. Bu iki tutum ilk bakışta çelişkili gibi gözükebilse de aslında gayet tutarlı bir politik hattın bileşenleri.

İktidarın saldırılarının karşısında konumlanır ve kitlelerin öfkesinden doğan toplumsal hareketlere dahil olurken, aynı zamanda bu toplumsal hareketlerin öncülüğü ve liderliğini hedefleyebiliriz. Toplumsal hareketlere dahil olmak ile yetinmeden, toplumsal hareketlerin yönlendiricisi pozisyona gelmeye yönelik politika yapabiliriz. Ancak Özgür Özel’e sempati besleyerek, Özel’in bir muhalif odağın uzun vade sürdürücüsü olacağına gerçekten inanarak bunu yapamayız. Kitleleri kandırmak adına takiye yaparcasına, inanmasak bile inanıyor gözükerek de yapamayız.

Mutlak butlan karşısında demokrasi mücadelesini Özel’in kuyruğuna takılmadan, tam tersine onun bunu yapamayacağını da teşhir ederek sürdürmek tek şansımız. Özel’in arkasında hizalanmayan bağımsız bir devrimci hattı kurmak ve demokrasi mücadelesini de kendimiz vermek zorundayız. Aksi takdirde tüm emek çabamızı kendimiz yerine özünde burjuva siyasetinin bir bileşeni ve müesses nizamın sol ayağı olan Özel’in arkasına hizalamış oluruz. Özel hattı da, aynı Kılıçdaroğlu’nun bunca zamandır yaptığı gibi tüm bu emeği bir günde devre dışı bırakabilecek güce sahip olur. Sosyalistler de kendilerini, bugün geriye dönük yaptıkları Kılıçdaroğlu hainmiş benzeri değerlendirmeleri, o gün de Özel için yapar halde bulur. Ardından da, arkasına hizalanacak yeni bir doğal müttefik adayı aranmaya başlanır.

Özgür Özel’in arkasında hizalanmaya ihtiyacımız yok. Kitlelere sempatik gözükmeye de ihtiyacımız yok. Emekçi kitleleri kazanmak istiyorsak onlara ihtiyaç duydukları mücadeleyi edebilecekleri kanalları yaratmak zorundayız. Biz ne yaparsak yapalım CHP bu kanalları yaratmayacak, elinden geldiğince pasifize edecek. Biz de CHP isteyince sokağa çıkan istemeyince evine dönmek durumunda kalan yedek güçler olmakla yetinemeyiz. Aksine demokrasi mücadelesinin de, kitlelerin öfkesinin de öncülüğü iddiasını ortaya koyacak bir devrimci odağı inşa edebiliriz. İnşa etmek zorundayız.

Bunu kitlelerin hayatında yakıcı yer tutan sorun ve gündemleri görmezden gelerek yapamayız. Darbeye karşı durmak Özel’in arkasından yürümek anlamına gelmez. Demokrasi mücadelesini de biz veririz, demokratik cumhuriyeti de biz kurarız.