Zafer Aydın ile Röportaj – 15-16 Haziran’ın Işığında Sınıf Gözlüğünü Yeniden Takmak

15-16 Haziran 1970 yılında Türkiye işçi sınıfı, DİSK’in kapatılmasına ve tüm sendikal örgütlenme haklarının fiilen ellerinden alınmasına yol açacak yasa değişikliğine karşı sokakları doldurdu. Gebze’den İstanbul’a fabrikalardan taşan işçiler sendikal hakları için mücadele etti ve kazandı. Üç işçinin hayatını kaybettiği, yüzlercesinin yaralandığı bu eylemler, hem dönemin siyasi dengelerini hem de işçi sınıfının kendisini algılayış biçimini kalıcı olarak değiştirdi. 

O günden bugüne 15-16 Haziran büyük işçi direnişi, işçi sınıfından yana olan herkese yol göstermeye devam ediyor. Biz de bugün, direnişin 56. Yıldönümünde, direnişi, etkilerini ve bugüne nasıl ışık tutabileceğini düşünmek için, İşçilerin Haziranı kitabıyla 15-16 Haziran’ı tüm detaylarıyla ele alan Zafer Aydın’a sorularımızı ilettik. Zafer Aydın, İşçilerin Haziranı başta olmak üzere Türkiye emek hareketleri tarihinin birçok önemli dönüm noktasını kaleme aldı. Kavel 1963, 1968 Derby İşgali, Singer Eylemleri ve 68’in İşçileri gibi kitaplarıyla 60’lı ve 70’li yılların işçi mücadelelerini gün yüzüne çıkaran Aydın, 25 yılı aşkın bir süre Kristal-İş Sendikası’nda eğitim uzmanlığı yaptı.

Zafer Aydın’ın yanıtları sadece 15-16 Haziran 1970’e değil, bugün yeni 15-16 Haziranları nasıl inşa edebileceğimize de önemli ipuçları sunuyor.

Sürece Dair

“İşçiler DİSK ile kazandıklarının farkındaydı, kaybedeceklerinin de.”

15-16 Haziran’ın kendiliğinden ve bir anda gerçekleşmediğini, aksine DİSK yöneticileri başta olmak üzere bunun örgütlenmesi için büyük bir çaba verildiğini biliyoruz. DİSK’in fiilen kapatılmasına yol açacak yüzde 33 barajı yasası tartışmalarının hızlanması ile beraber eldeki kısa sürede böyle bir hareket nasıl örülebildi, nasıl bu kadar geniş çaplı bir karşılık buldu bu çalışmalar sınıfın içerisinde?

Eylem kararı çok kısa sürede alınmış olsa bile, arkasında bir buçuk yıla yaklaşan bir hazırlık süreci olduğunu söyleyebiliriz. İşçilerin sendika seçme özgürlüğünü daraltma niyetiyle yapılan çalışmalar 1968 yılının sonlarında başladı. O sırada Adalet Partisi milletvekili olan Türk-İş üyesi sendikacılar hazırladıkları yasa değişikliği önerisini Meclis’e götürdüler. Ancak Meclis, 1969 yılının Ekim ayı için seçim kararı aldığından hazırlanan yasa tasarısı gündeme giremedi ve kadük hale geldi. Ancak defter kapanmamış, üstüne üstlük DİSK’i bertaraf etme niyeti de açık seçik belli olmuştu. Bu nedenle DİSK, 1969 yılının başından itibaren, konuyu hep gündeminde tuttu. Deyim yerindeyse bir ateş yaktı, taşıdığı odunlarla da ateşi aşama aşama büyüttü. Sendika toplantılarında, kongrelerde, eğitimlerde, panel, konferans gibi etkinliklerde yasa hazırlığı işçilere anlatıldı, tartışıldı. Gazete, broşür gibi yayınlarla işçiler bilgilendirildi. Sadece düzenlenen toplantılarda sadece yasa hazırlıklarından değil, “Anayasal direnme hakkı” başlığı altında da direniş fikri ve meşruiyeti de işlendi. İlk halkada oluşan bilgi temsilciler ve öncü işçiler tarafından fabrikalara, oradan da işçi mahallelerine ve kahvelerine taşındı. Bunlar bir nevi ön hazırlıklardı.

Doğrudan eylem hazırlıklarına ise 1970 yılı şubat ayında toplanan DİSK Genel Kurulu ile başlandı. Genel Kurul, DİSK’i oradan kaldıracak düzenlemeye karşı direnme kararı aldı, yapılacak eylemler konusunda da DİSK Yürütme Kurulu’nu görevlendirdi. Türk-İş’te kotarılan bu kez CHP milletvekili olan Türk-İş yöneticileri tarafından Meclis’e getirilen yasa tasarısının seyrine paralel olarak da adım adım eyleme hazırlanıldı. Eylem kararı 14 Haziran günü DİSK işyeri temsilcileriyle yapılan toplantıda alındı. Alınan karar “yasa geri alınıncaya kadar” ibaresiyle eylemlerin ucunu açık bırakmıştı. Yapılan planlama ise ilk üç günü kapsıyordu. Buna göre birinci ve ikinci gün üretim durdurulacak, üretimi durduran işçiler fabrikaların dışına çıkıp bölgesel mitingler gösteriler yapacaktı. Fabrikaları terk edip dışarı çıkan işçiler, yanlarına ailelerini, eş ve çocuklarını da alarak önlerinden geçtikleri diğer fabrikaların işçilerini de eyleme davet edeceklerdi. Üçüncü gün ise Taksim Meydanı’nda büyük bir miting düzenlenecekti. Akşam 17.00’de düzenlenecek mitinge işçiler bulundukları bölgelerden yürüyüş kolu oluşturarak geleceklerdi. Bu çerçevede “gözaltına alınan işçilerin, güvenlik güçlerinin elinden kurtarılmasını, kamu araçlarını kullanmak durumunda kalınması halinde ücret ödenmemesini, yürüyüşe çıkan işçilerin yaşayabilecekleri saldırılara karşı gerekli tedbirlerin almasını, fabrikalarda üretim araçlarına karşı girişilebilecek sabotaj ihtimaline yönelik olarak da işyerlerinde nöbetçiler bırakılması” da kararlaştırıldı. 14 Haziran gecesi, 15 Haziran sabahı için büyük önem arz ediyordu. Toplantıdan çıkan işçi temsilcileri işçi mahallerine, işçi kahvelerine, gece vardiyası olan fabrikalara ve sendikaların bölge temsilciliklerine giderek yoğun bir hazırlık yaptılar.

Karar 14 Haziran toplantısında alınmıştı, ama öncesinde bir eylem iradesi ve kararlılığı olgunlaşmış, işçiler eyleme, direnişe hazırlanmıştı. İşçiler DİSK ile kazandıklarının farkındaydı, kaybedeceklerinin de. Eylem kararı alındığında işçiler ortak duygu, ortak çıkarlar, cesaret ve kararlılıkla harekete geçtiler. İşçiler, 60’lı yıllar boyunca verdikleri mücadele, eylem kapasitesi, organizasyon becerisi ile ilk kez gerçekleştirecekleri bu çapta bir eylemi örgütleyebilecek tecrübeye sahiptiler. Buna dönemin politik kültürel ikliminin de eylemlerin oluşumu ve gelişimini olumlu olarak etkilediğini de eklemeliyiz.

Eylemler süresince işçilerin gittikçe daha da radikalleştiğini, polisle karşı karşıya gelmekten dahi kaçınmadığını görüyoruz. Ancak bir yandan da kitabınızda bu işçilerin büyük bölümün Adalet Partisi seçmeni ve sağcı işçiler olduğunu aktarıyorsunuz. 15-16 Haziran ile beraber bu işçilerin çok daha radikal bir sürece dahlini görüyoruz. Burada kalıcı bir dönüşümden bahsedebilir miyiz?

Radikalleşme, 1960 ile 1980 arasındaki dönemde işçi sınıfı hareketini karakterize eden olgulardan biriydi. En somut göstergesi ise işyeri işgal eylemleriydi. Ancak bu radikalizmi temelsiz, kof bir sertleşme olarak görmemek gerek. Sınıf refleksi, sınıf duyarlılığı ve sınıf bilinciyle gelişen “haklıyız” fikrinin etrafında şekillenen bir mücadelecilik olarak tanımlamak yerinde olur. Dönemin işçileri sınıf olarak kendilerini haklı gördükleri için herhangi bir çekince göstermeden kavgaya girdiler. İşçilerin sınıfsal aidiyeti, siyasal angajmanlarından önde geliyordu. 15-16 Haziran 1970’te işçiler oy verdikleri parti kendi ekmeklerine el uzattığında sınıfsal bir refleksle onun karşısına dikildiler. Kolektif olarak sahip oldukları gücü, birlikte olduklarında neleri başarabileceklerini fark ettiler.  Sokaklarda polisle çatışan işçilerin çatıştığı devlet otoritesiydi.  Kavgaya giren işçiler, egemen ideolojinin kendilerine biçtiği geleneksel rolün, koyduğu sınırların dışına çıktılar. Bütün bunlar işçilerin kolektif kimliklerini etkiledi. Daha sonraki yıllarda gelişen grev ve direnişlerde bunu izleyebiliyoruz. Bireysel olarak da eylemden öğrenmek, dönemin işçilerinin büyük çoğunluğu açısından sınıfsal bakış açısı kazanmak gibi niteliksel bazı dönüşümler yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz.  Hatta 1973 seçim sonuçlarına bakarak oy tercihleri değişiminden de. Kim örnekler ise eylemle öğrenen işçilerin sağcı-muhafazakâr kimliklerinden sıyrılarak sola yöneldiğini ortaya koyuyor. Esas yaşanan kalıcı dönüşüm de burada.

Bir diğer enteresan nokta kolluk güçlerinin tavrı ve bakışı. İşçilerin sıkça başvurduğu sloganlardan bir tanesi “işçi ordu el ele”. Ancak 15-16 Haziran ve sonrasına baktığımızda, işçilerin ordunun onlara destek olacağına dair beklentileri boşa çıkıyor. Sizce orduya dair bu ikircikli tutumların o günkü karşı karşıya gelişler üzerinde ne gibi etkileri olmuştur?

Aslında, 15-16 Haziran eylemi açısından böyle bir beklenti olduğu söylenemez. Yani işçiler askerlerin kendilerini destekleyecekleri gibi bir beklenti içinde değillerdi. Evet işçi 15-16 Haziran’da işçiler “işçi ordu el ele sloganı” atıyorlar, ama bu bir beklentiyi de, dönemin tartışmaları içinde askerlere yüklenen özel misyonu da içermiyor. İşçiler bu sloganı daha çok “bizim çocuklar” duygusu içinde gerilim yaşamak istemediklerini belli etmek için atıyorlardı. Bazı yerlerde ise önlerine konulan engelleri aşmak üzere sevgi gösterisi olarak. Buna rağmen askeri sert müdahaleleri ile karşılaştıkları oldu. Benim görüştüğüm tanıkların ifadelerine bakarak söylüyorum; maruz kaldıkları sertlik bile “emir kulu çocuklar” ifadeleriyle yumuşatılıyordu.

İşçilerin askerlere “bizim çocuklar” olarak bakması sadece 15-16 Haziran eylemlerinde görülmedi. 15-16 Haziran öncesinde gerçekleşen işyeri işgal eylemlerinin önemli bir kısmında polisle çatışan işçiler, fabrikaları alkışlarla askere teslim ederek eylemi bitiriyorlardı. Bu eylemlerde ortaya çıkan “sevecen baba figürü” olarak işçilere güvenceler veren, vaatte bulunan komutanlar da bu sempatiyi besliyordu. 15-16 Haziran sonrasında işçilere karşı ilan edilen Sıkıyönetime ve onun baskıcı, engelleyici uygulamalarına, mahkemelerinde yargılanmalarına rağmen işçiler arasında askere karşı cepheden tutum almadılar.  Polise baktıkları gibi bakmadılar.

Öte yandan, Atilla Özsever’in tanıklığına dayanarak, 15-16 Haziran sonrasında esas değişikliğin askerlerin işçilere bakışında olduğunu söyleyebiliriz. 15-16 Haziran öncesi işçi eylemlerine belli bir oranda hoşgörü ile yaklaşan subaylar, eylemlerden sonra “Bunlar komünist, düzeni yıkmak istiyorlar!” diye tepki göstermeye başlamıştı. Gıdadan, otomotive, sigortacılığa kadar pek çok alanda yatırımı olan OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) üzerinden sermayedar kimliği edinen askerler, işçi eyleminden korktular, düzenin bekçisi kimliği ve sınıf refleksiyle davranmaya başladılar. 12 Mart Askeri Müdahalesi de bu refleksin bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Eylemlerin Etkileri

“Sınıfın oluşumunda kendi eylemiyle öğrenme önemli bir uğraktır.”

15 – 16 Haziran’ın yarattığı dönüşüm ve etkiye dair de birkaç sorum olacaktı. Çünkü gerçekten çok büyük bir kırılma, siyasi partiler, sendikalar, işçiler ve elbette sosyalist hareket için.

Buna dair ilk olarak Abdullah Baştürk örneği beni hep çok etkilemiştir. 15-16 Haziran’a giden süreçte DİSK’in önünü kesecek yasanın çıkarılması için Türk-İş adına mücadele eden uğraşan bir isim. Ancak sürecin devamında sendikası Genel-İş’i DİSK’e taşıyan, DİSK genel başkanlığı yapan ve hatta 12 Eylül mahkemelerinde 15-16 Haziran’ı sahiplenen bir figüre dönüşüyor. Sizce bu dönüşümü nasıl açıklamak gerek?

Abdullah Baştürk’ün DİSK Genel Başkanı olduktan sonraki dönüşümünü, kişisel olarak bir aydınlanma koridorundan geçerek, sosyal demokrasiden, sosyalizme gelmiş olmasına bağlayabiliriz. Döneme ait çeşitli tanıklıklar da bunu ifade ediyor.  Abdullah Baştürk’ün 12 Eylül mahkemelerinde sadece 15-16 Haziran Direnişini değil, kendinden önceki bütün eylemleri sahiplenip savunması da bu düşünsel değişimin sonucu olarak kabul etmeli.

Bu soruyla bağlantılı olarak, Abdullah Baştürk ismi ile bakmamız gereken diğer nokta başta Genel-İş olmak üzere Türk-İş’ten kopup DİSK’e gelen sendikaların pozisyonu.  Bu pozisyon değişikliği CHP’nin 15-16 Haziran ile birlikte yaşadığı dönüşümden ayrı düşünülemez. Yasanın ortağı olan, milletvekilleri aracılığıyla yasa tasarısını Meclis’e taşıyan, çıkan kanuna büyük çoğunlukla evet oyu veren CHP eylemlerden hemen sonra tutumunu değiştirdi. 17-22 Haziran tarihleri arasında topladığı Parti Meclisi’nde konuyu tartıştı ve tutumunu değiştirdi. Senatoda hayır oyu verdi. CHP, 15-16 Haziran eylemiyle işçi sınıfının gücünü fark etmiş ve hemen aksiyon almıştı. Bu siyasi tarihte az görülen bir örnekti.

CHP’nin 15-16 Haziran’dan önce bir işçi bürosu vardı, parti yönetim kademelerinde, milletvekilleri arasında işçi ve sendikacılar bulunuyordu. Ancak CHP’nin işçi hareketine, sendikal harekete dair bir politikası yoktu. İşçi örgütlerinde politikalarını etkin kılmak gibi bir yaklaşıma sahip değildi. 15-16 Haziran’la birlikte işçi sınıfını keşfedince bu alana yönelme gereğini duydu. CHP’li sendikacılar önce Türk-İş içinde etkinlik sağlamaya çalıştılar. Meşhur, 4’ler ve 12’ler raporları yayınlandı. CHP’li sendikacılar Türk-İş Genel Kurulu’na ağırlık koymak istediler. Ancak istedikleri sonucu alamadılar. Bunun üzerine Türk-İş ve DİSK’in dışında üçüncü bir konfederasyon kurma girişimi içine girdiler. Bu da sonuçsuz kalınca dümeni DİSK’e kırdılar ve DİSK’te istedikleri etkiyi sağladılar.

Yine bir diğer etkileyici örnek, 68’in İşçileri kitabınızdan Naran Özkan. 16 Haziran’da sokağa çıktığında süreçle pek bir alakası yokken, aynı gün tankın üstünde slogan atar bir konuma geliyor. Hayatının kalanını da hem sendikal hem de örgütlü siyasal mücadele ile geçiriyor. Siz 15-16 Haziran’ın sonraki 10 yıla damga vuracak bir işçi sınıfının oluşmasında etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sınıfın oluşumunda kendi eylemiyle öğrenme önemli bir uğraktır. Kolektif eylemin en önemli bir özelliği de o eyleme katılan bireylerin hayatında değişimlere yol açmasıdır.  Eyleme katılan işçilerin politik görüşleri, bakış açıları, meselleri ele alış biçimleri değişiyor. Bu değişimle öne çıkıp, sorumluluk alıyorlar. 1970’li, hatta 80’li yıllarda sorumluluk üstlenen, öncü işçilerin 15-16 Haziran eylemlerinin içinden gelmesi de bunu gösteriyor. Bu çerçeve içinde 15-16 Haziran hem kendinden sonraki hareketlere esin kaynağı hem de sınıf mücadelesine kadro yetiştiren bir okul oldu.

Son değişim dönüşüm sorum ise sosyalist harekete dair olacak. İşçilerin Haziran’ı kitabınızda çok çarpıcı bir anekdot vardı. Kurtuluş Hareketi kurucularından, THKP-C kökenli Mustafa Kemal Kaçaroğlu’ndan aktardığınız:

“Bir akşam transistörlü radyomuzda haberleri dinlerken, İzmit ve İstanbul’da işçilerin ayaklandığını. tankların üstüne çıktığını. işçilerin birbirine ulaşmama/arı için Galata ve Unkapanı Köprülerinin açıldığını. İstanbul’da büyük olayların olduğunu, Demirel’in 275 {274) sayılı Sendika Yasası’nı geciktirdiği için (sendika özgürlüğünü daraltmaya çalıştığı için) işçilerin isyan ettiğini duyduk. O zaman daha THKP-C şekillenmemişti ama MDD’nin demokratik devrim anlayışının içerisinde halk savaşının ilk aşaması olarak, kırlardan şehirlerin fethedileceğini düşündüğümüz için biz şaşırdık tabii. Böylece kırları fethetmek için öncüler olarak dağa çıktığımızda şehirde de işçilerin olduğunu öğrendik. Böyle ironik bir durum ortaya çıktı.”

Türkiye’de halen MDD tartışmalarının sürdüğü, işçi sınıfının varlığının tartışıldığı günlerde, sosyalist gençlik kırdan gerilla hareketi başlatmanın yollarını ararken on binlerce işçinin sokaklara döküldüğü bir olay 15-16 Haziran. Sizce 15-16 Haziran sosyalist hareketin geleceğini üzerinden ciddi bir etkiye sahip mi? Ek olarak sosyalistler sınıfla ilişkilenmeyi gündemine daha önceden almış olsa, 15-16 Haziran daha başka bir şeye dönüşebilir miydi?

15-16 Haziran toplumun çeşitli kesimlerinde olduğu gibi sosyalist solda da sarsıcı bir etki yarattı. Eylem, sınıfın nicel ve nitel olarak varlığı ya da yokluğu, toplumsal özne olarak bir rolünün olup olmadığı tartışmalarına hayatın içinden verilmiş güçlü bir yanıttı. Var mı yok mu sorusu etrafında süren sol içi tartışma başlığını kapattı. Yeni bir bakış, yeni arayışlar için kapıyı araladı. Görüşleri gözden geçirme ihtiyacını doğurdu. Ancak bu etki kısa vadede bir çizgi değişikliğine yol açmadı. Biraz kabalaştırarak söyleyecek olursak herkes kendine özgü gerekçelerle bildiği yoldan gitmeye devam etti. Gözden geçirme ve yeni yönelimler içine girme ağırlıklı olarak 12 Mart sonrasında oldu. Bununla birlikte söylemek gerekir ki sosyalist sol 15-16 Haziran’ı bir anma ögesi, devrimci romantizmin bir nesnesi olarak kullanmasına rağmen bu zengin deneyimi ve sonuçlarını kullanamadı. Kullanabilir miydi? Buna yanıt vermek oldukça zor.

Güncele Dair

“Türkiye işçi sınıfı altın yıllarını meselelere sınıf gözlüğü ile baktığı için kazandı.”

60-80 arası işçi hareketlerinin en çarpıcı yönlerinden bir tanesi, dayatılan hukuki çerçevenin içerisinde kalmanın reddedilmesi. Saraçhane mitingi ile başlayan süreçten sonra, Kavel’de yapılan illegal grev, Derby ve Singer işgalleri bunun örnekleri. 15-16 Haziran da benzer şekilde yasal bir mevzuata karşı bir protesto hareketi. DGM Direnişi ve hatta MESS grevleri bile buna örnek gösterilebilir. Fiili meşruluğa dayanarak hareket etme cüreti gibi de görülebilir belki. Siz bunun sebeplerini neye bağlıyorsunuz?

1960 sonrası dönem genel olarak tüm toplumsal hareketler ama özel olarak işçi sınıfı hareketi aydınlanma, hak arama bilinci, politikleşme ve militanlaşma olarak tarif edebileceğimiz dört temel olguya yaslanarak ilerledi. Bu olgular ışığında bilinçlendi, biçimlendi ve yolunu çizdi.  Bu noktada birbirinden güç alan iki kavram mücadelenin temel dayanaklarını oluşturdu: “haklılık ve meşruiyet”. Bu dönemde işçiler meşruiyetini yasalardan değil, kendi gücünden ve haklılığından alarak ilerledi. Haklılık özgüveni besleyen bir duygu. Özgüven de cesaretle adım atmayı doğuruyor. Meşruiyeti haklılığından alan bir hareket doğal olarak kendini yasalarla sınırlamaz, nitekim öyle oldu. Saydığınız eylemlerde de görülen budur.

Şunu da ilave etmek gerekir ki yasaların getirdiği sınırları aşan işçiler için aslında o dönemin bütün toplumsal hareketleri için de bir başka meşruiyet dayanağı da 1961 Anayasası’ydı. Dönemin eylemlerine dair yapılan açıklamalarda Anayasa’ya, sağladığı hak ve özgürlüklere özel atıf yapıldığı görülecektir. 1963 Kavel grevinde “Greviniz kanun dışıdır!” diye anons yapan polis müdürüne Kemal Türkler’in “Grevimiz kanun dışı olabilir ama Anayasa içidir.” cevabı bu davranış biçiminin somut göstergelerinden biridir.

Sonrasına baktığımızda ise bu iddia ve cüretin zamanla sönümlendiğini, hukuki sınırlar içerisinde hareket etmeyi kabullenen veya mecbur bırakılan bir sınıf hareketi görüyoruz. Bu sönümlenmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genel olarak doğru bu söylediğiniz, ama Birleşik Metal’in grev yasaklarına rağmen başarıyla uyguladığı fiili grevleri görmezden gelemeyiz. Metal işçileri büyük bir cesaret ve özgüvenle eyleme geçtiler, grev yaptılar. İşçiler grev hakkını fiilen kullanarak hem Kavel’den gelen bir geleneği takip ettiklerini ortaya koydular hem de işçi haklarını geliştirmek üzere nasıl bir çizgi izlenmesi gerektiğini ortaya koydular.

İstisnaları olmakla birlikte genel tablo ise dediğiniz gibi işçi sınıfı hareketi suskun, tepki vermiyor, itiraz etmiyor. Olup biteni sessizce kabulleniyor. Bunun temel nedenleri arasında sınıfsal bakış açısının kaybolması, direniş dinamiklerinin pasifize edilmesi, birlikte davranma zeminlerinin bölünmesi, sendikaların kontrol altına alınması sayılabilir. Bütün bu başlıklar bir ucu 12 Eylül’e kadar uzanan liberal saldırganlığın ve oluşturduğu hegemonyanın sonucu. AKP ise dini ögelerle besleyerek bu hegemonyayı baskı-rıza ekseninde büyüttü ve ortaya böyle bir tablo çıktı.

Yine biraz şahsi fikrim olacak ama, bu çerçevenin içine hapsolunduğu ölçüde, çerçevenin kendisi de meşrulaştırılıyor. Sınıfın tekrar kural koyucu iddiaya sahip olmasını sağlamak için sizce ne yapmak gerekiyor?

Yapılması gerekenler konusunda uzun bir liste yapmak mümkün. Buna girişmeyelim, ama listenin en başında yer alması gerekeni söyleyelim: Sınıf körlüğünden kurtulmak, sınıf bakış açısını yeniden kazanmak. Filmi geri sardığımızda Türkiye işçi sınıfı altın yıllarını meselelere sınıf gözlüğü ile baktığı için kazandı. Sınıf bilinci, sınıf refleksini geliştiriyor. Sınıf refleksi de sınıfın eylemini. Sınıf bilinci aşındıkça, sınıfın eyleme geçme gücü de, kapasitesi de aşındı. Bu nedenle önceliği sınıf bilincini yeniden kazanmaya vermek gerekiyor. Sahip olunan bütün araçlarla bu anlatılmalı. Sınıf mücadelesi perspektifi içinde sendikal ve siyasal muhalefet odakları geliştirilmeli.