Mekke İttifakı, Yemen, Alt Emperyal Girişimler

Suudi Arabistan’ın (SA) şimdiki lideri Muhammed Bin Salman (MbS) önderliğinde “Kararlı Fırtına” gibi oldukça “havalı” bir isim verilerek 26 Mart 2015’de başlatılan Suudi-Yemen savaşı, zamanın akışı içinde pek de “fırtına” olamadığı için Suudiler açısından içine batıp çıkamadığı bir bataklığa dönüştü. Savaş son günlerde hiç olmadığı seviyelere yükseldi.

Savaşan taraflardan SA’nın nüfusu 34.6 Yemen’in 43 milyon; SA nüfusunun %85-90’ı Sunni %10-12’si Şii, Yemen’de ise nüfusun % 65’i çoğunlukla Şafii olan Sunni, %35’i Zeydi inancına sahip. Yemen’de Suudi kuklası Aden hükümetine uluslararası tanınma sağlanmış, ancak uluslararası tanınması olmayan başkent Sana’daki Husi hükümetinin kontrolünde Yemen nüfusunun %80-85’i yaşıyor.

Askeri hedeflerin yanısıra petrol rafinerilerinden günlük yaşamın vazgeçilmez ihtiyaçlarının karşılandığı alt yapı tesislerine kadar uzanan bir geniş alanda karşılıklı füze atışları yapılırken, Husi güçleri aynı zamanda karada Yemen’deki Suudi işbirlikçisi Aden rejiminin topraklarını ele geçiriyor.

Bu süreçte, Babülmendep boğazını kontrol eden coğrafyanın Husiler tarafından ele geçirilmesi bütün dikkatleri o alana yönlendirdi. Hürmüz’le birlikte dünya enerji akışlarının önemli bir bölümünün geçtiği boğaz, özellikle Asya-Avrupa arasındaki yük gemilerinin gidiş geliş alanı olduğu için küresel sermayenin hareketi-akışı açısından büyük önem taşıyor.

Hürmüz dünya petrol tüketiminin yaklaşık %20’sinin ve LNG ticaretinin yaklaşık olarak gene %20’sinin geçtiği bir boğazdır. Babülmendep boğazından ise, 2023 rakamlarına göre dünya petrol ticaretinin yaklaşık %12’si ve LNG ticaretinin de %8’i geçiyor.

Boğazın elde tutulabilmesi için geri destek coğrafyası oluşturmak isteyen Husiler, belirleyici bir alanda konumlanan Taiz şehrini kuşatmış durumdalar. Şehri savaşarak ele geçirebilecekleri belli olmasına rağmen, görüşmelerle yerel halkı ikna ederek şehre girmek istiyorlar. Taiz’in ele geçirilmesi Aden’e ve Aden körfezine giden yolun önünü açacak. Anlayacağımız, yolun sonunda Aden’i ele geçirerek Yemen’in toprak bütünlüğünü sağlama olasılığı var.

Yemen’de yaşananlar Orta Doğu’da olup bitenlerden ayrı düşünülemez.

Yeni Orta Doğu Düzeni      

7 Ekim’den bugüne geçen üç yıllık süreçte Orta Doğu coğrafyasında savaş, yıkım ve ölüm en uç halleriyle yaşanıyor. Yüksek teknik ve yıkım gücüne sahip silahlarla yürüttükleri saldırganlıkları ve kurnaz diplomatik hamleleriyle güç dengeleri ABD-İsrail ekseninin lehine olsa da, henüz hedeflenen yapıda kalıcı bir statü kurulabilmiş değil.

ABD-İsrail ekseni Orta Doğu’da kendi çıkarlarının taşeronluğunu yapmaya gönüllü yerel ortaklarla birlikte yeni bir düzen kurmaya çalışıyor. Dünyanın başka bölgelerinde olduğu gibi, ABD kendisine bağlı yerel askeri ortaklıklar/“yerel-bölgesel NATO’lar” kurarak günümüzde yaşanan küresel hegemonya krizinde ek güç kazanmak istiyor.

Yeni düzende, İsrail işgal yoluyla sınırlarını ve sınırları dışındaki etki alanını olabildiği kadarıyla genişletecek ve yeni yerleşimler oluşturacak, bölgenin yerel zenginlikleri ABD merkezli küresel sermaye güçlerine aktarılacak. Ayrıca, sürecin hedeflerine ulaşıp statü kazanması ancak muhalif yerel güçlere dönük yüksek askeri şiddetle gerçekleşebileceği için, gereken askeri müdahaleler yerel devletler tarafından yapılacak. ABD akan süreçte mümkün olan en az enerjisini kullanacak, ama sürecin “nimetlerinden” en çok ABD ve İsrail faydalanacak.

Bölgeye dayatılan yeni düzenin kuruluşunda ortaklaşan ve fiilen ilerleyen sürecin hizmetine giren yerel devletler SA, Mısır ve Türkiye ise, ABD-İsrail’e hizmette başarılı oldukları oranda bölgesel düzlemde “alt emperyalist” bir güç olacak.

Bu özel konum, yani Orta Doğu’da “alt emperyalist güç olma”, isminden dolayı akla gelebileceği üzere “emperyalist olmak” gibi nispeten istikrarlı ve kalıcı bir konumlanma olmayıp, rakip bölgesel/yerel güçler tarafından sürekli zorlanacak olan istikrarsız bir durumdur. O zemine yerleşen yerel güç konumunu sürekli olarak yeniden kazanmak zorunda kalacaktır.

İşbirlikçi yerel güçler arasında yağma pastasından en büyük parçayı kim alacak zemininde oluşacak gerilimlerin yaratacağı kaçınılmaz çatışmalar, aslında pek de zahmete girmeden sürecin esas kazananı olan emperyalist metropoller tarafından kışkırtılıp yönetilerek üst-egemenlik sürdürülecektir. Yaşanacak çatışmalarda zayıflayacak yerel güçlerin ABD’ye bağımlılığı derinleşecek, her yardım talebinde efendileri için daha ağır yükler taşımaya zorlanacaklar.

Küresel hegemonya gücü olma kapasitesi akan zaman içinde sürekli aşınan ABD, bölgede yerel güçleri kullanarak kazanacağı inisiyatifle, küresel alanda yaşadığı gerilimlerde acil ihtiyaç duyduğu ek güç kazanmak istiyor.

 ABD, içine düştüğü “Kötü sonsuzluk” içinde var olmaya çalışırken en çok ihtiyaç duyduğu şey de bu türden ek güçler, ancak onlar sayesinde geri dönüşü mümkün görünmeyen kaybetme sürecinde biraz daha zaman kazanabilecek.

Henüz biten bir şey yok!            

Nasrallah’ın katledilmesiyle oluşan yeni dengelerde Esad’ın devrilmesi ve El Kaide lideri Colani’nin Suriye’de devlet başkanı olması sonrasında emperyalist güçlerden yana yeni bir momentum oluşmuştu. Hızla hamle yapan emperyalist güçler hedefledikleri yeni Orta Doğu düzenini kurma sürecini hızlandırıp epey alan kazandılar.

Sürecin güncel sorunu, bölgeye dayatılan yeni düzenin hedefine tam olarak yerleşmesinin önünde engel olan İran rejimi ve yerel ortaklarının başta Hizbullah ve Husiler olmak üzere tasfiye edilerek kontrole alınmasıdır.

Hemen belirtelim, “engeller” deyim yerindeyse öyle “kolay lokma” değiller ve çaplarından fazla zarar verme kapasitesine sahipler.

Üstelik, engellerin varlığı sadece sürecin hızını kesmiyor, aynı zamanda fiili olarak güç kazanmış olsa da henüz hassas dengelerde tutunan ABD-İsrail eksenli yeni bölgesel düzenin yerleşik bir hale gelemeden çözülmesi olasılığına da güç kazandırıyor.

İşte, ABD’nin yoğun saldırılarına direnip yenilmeyen İran ve şatafatlı Suudi krallığını zorlayan Husiler, ABD-İsrail odaklı emperyalist sürecin sadece hızını kesmiyor, tam tersi yönde başka bir sürecin de harekete geçip yol almasını sağlıyor. Bu karşıt süreç şayet güç kazanabilirse ilerleyen aşamalarında Suriye’deki çete rejiminin çökmesi, Irak, Suudi Arabistan, Ürdün ve Lübnan’daki işbirlikçi rejimlerin çözülmesi yaşanabilir.

Şimdilik altta olsa da ters yönde harekete geçen bu sürecin nihayetinde ABD daha önce 23 Ekim 1983’de 241 askerini kaybettiği saldırıdan sonra Lübnan’dan çekildiği gibi ama bu sefer sadece bir ülkeden değil bütün bölgeden çekilebilir. İsrail’in bunca soykırımın faili olduktan sonra ne olacağı meçhul. Zaten halk muhalefeti tarafından zorlanan İran rejiminin de süreklileşmiş sert sarsıntılarla yaşanacak bu sürecin içinde çözülmesi yüksek olasılıktır. Sürecin yapısı yeni halkçı-demokratik toplumsal ve siyasal güçlerin ortaya çıkıp güçlenmesinin de önünü açacaktır.

Bölgede günümüzde ABD-İsrail ittifakı sürekli güç kazanıyor, ama saldırgan politikaların ön yüzleri olan Trump ve Netanyahu hem kendi ülkelerinde hem de dünya genelinde derin bir meşruiyet krizi içindeler. Elbette bu durum yürütülen savaşın/savaşların soykırımcı-talancı yapısıyla ilgilidir.

İsrail’in soykırım politikaları dünya kamuoyu tarafından lanetleniyor, Netanyahu’nun ülkesindeki seçimleri kaybetme olasılığı yüksek görünüyor.

ABD başkanı Trump da ülkesindeki seçimler öncesindeki kamuoyu yoklamalarında zayıf bir durumda görünüyor. “No Kings” hareketi, önümüzdeki dönemde yaşanabilecek halk hareketleri olasılığına işaret ediyor. Bu hareketin kendisi “sistem içi” bir nitelikte olsa da halkta biriken öfkeyi gösteriyor. 3 Kasım seçimleri öncesi ve sonrasıyla ABD açısından oldukça kritik bir dönem olmaya aday. Piyasalar gelebilecek bir “çöküş” olasılığıyla zorlanıyor.

ABD’nin İran’a yönelik hamlelerinin hedeflenen sonucu vermemesi ve Hürmüz Boğazı’nda kontrolü sağlayamaması bölgede yeni bir kararsız denge oluşturdu. Kararsız denge; Yemen’de Husilerin Arap yarımadasının stratejik batı kıyılarındaki ilerleyişi ve Suudi Arabistan’a vurduğu ciddi darbelerle birlikte, “direniş ekseni” lehine yeni bir jeopolitik duruma yol veriyor.

Öte yandan, Yemen’de kritik Babülmendep boğazının Husilerin kontrolüne geçmesi, karşı kıyıdaki Doğu Afrika ülkelerinin önemini arttırdı ve farklı odaklardan bölgeye yüklenen yüksek gerilim Somali – Somailand – Eritre ve Etyopya’nın yan yana olduğu bölgede farklı biçimlere bürünen savaşlar başlattı. Gerilimin Kuzey Afrika’ya da sıçrama potansiyeli taşıdığını, bağlı olarak Mısır’ı da içine çekebileceğini vurgulamalıyız.

Yeni durum, “devlet dışı aktörlerin bittiği” ve “ABD-İsrail ittifakının coğrafyanın yegâne gücü haline geldiği” iddialarını yanlışlıyor.

Henüz “biten” bir şey yok, karşılıklı hamlelerle akan inişli çıkışlı bir sürecin içindeyiz.

ABD’nin küresel düzeyde uyguladığı “Bölgesel NATO’lar” kullanarak “kirli işlerini” onlara ihale etmesi yöneliminin Orta Doğu ayağında ABD-İsrail odaklı bir yeni düzen kurma hedefine doğru yol alınıyor. Söz konusu yönelim üstte ve egemen olmakla birlikte; henüz zayıf ve altta olsa da tam tersi yönde bir yönelim de farklı ülkelerde farklı yapı ve biçimlere bürünüp yayılarak hareket halindedir. Bu yönelim zaman içinde halkların demokratik ve devrimci yöndeki özlemlerinin canlanması potansiyelini de barındırıyor.

İran’la savaş mı?    

Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması, 7 Ağustos 2026’da imzalandı. Ancak anlaşmanın ayrıntıları hâlâ belirsizliğini koruyor ve metin henüz TBMM’nin gündemine gelmiş değil. Oysa anayasal zorunluluk olarak uluslararası bir anlaşmanın onaylanması için Meclis iradesi şart. Meclis’e getirilmeyen bu anlaşma, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın öne çıkaran söylemleriyle gündemde tutuluyor.

Anlaşmada bulunduğu açıklanan taraflardan birine yönelen saldırıyı tümüne yapılmış sayan kolektif güvenlik mekanizması, Türkiye’nin doğrudan Yemen sahasının içine girmesi ve bölgesel çatışmaların bir tarafı haline gelmesi riskini taşıyor. Nitekim güncel olarak tam da böyle bir gündemin içindeyiz.

Erdoğan öncülüğündeki faşist koalisyon, içi boş “Türk Asrı” ya da “Bölge Lideri” gibi iddialarıyla parlatarak, Türkiye’yi bölgenin bütünündeki savaş hattının aktif bir unsuru olarak konumlanmaya sürüklüyor. Gidilecek yer, içine bir kez gireni attığı her adımda yaptığı her hamlede daha çok içine çeken ölümcül bir bataklıktır.

Mekke İttifakı, tam da iktidarın ülkede sıkışmışlık ve denge kaybı ortamında masaya sürüldü. Anlaşmayla savunulduğu iddia edilen alanın soyut bir “ümmet” coğrafyasından ziyade, Aramco petrol tesisleri, kritik enerji hatları ve Babülmendep Boğazı gibi küresel ticaret ve sermaye rotaları olduğu açık. Dolayısıyla, savunulan da Suudilerden çok ABD-İsrail ekseni ve küresel sermaye güçleri.

Husilerin asla hedefleyemeceği belli olan Kutsal Kabe’de ABD-İsrail uşaklığına maske yapılıyor, üstelik sözümona İslamcı olan Saray ve emrindeki yazarlar ve sunucular tarafından tarafından!

İki yüzlülük, sinsilik, kurnazlıkla ama ürkerek, yoklayarak, sızarak ilerlemeye çalışıyorlar. Şimdilik görünen Suudilere “parasıyla” satılarak yapılan silah desteği. Bu yolla bir yandan yerel silah şirketlerine para akarken, aynı anda savaş alanında üretilen silahların “reklamı” yapılıyor. Savaş, silah şirketlerinin durduğu yerden bakılınca mallarını sergileyerek yeni müşteriler buldukları bir fuar!

Türkiye Suudi-Yemen savaşında son 10 yılda birbirinin zıddı 3 tavır aldı.

Önce Suudi krallığının Husilere saldırısını destekleyen Erdoğan, MbS’nin muhalifi Kaşıkçı’yı İstanbul’da önce öldürülüp sonra da vahşice parçalara ayrılarak yok etmesinin sonrasında aniden tutum değiştirdi ve Suudileri “tahrikçilikle” suçlayarak “Yemen’e ilk bombaları kim attı” diye sordu. Şimdi geldiğimiz yere de 2023’de “Suudi Arabistan’ın hassasiyetlerini anlıyoruz” diyerek girdik.

Açık değil mi, “ilkeli” tutum falan beklemiyoruz da, bir devletin kendi bekası açısından sahip olması gereken bulunduğu bölgeye dönük stratejik-taktik bütünlük de yok; deyim yerindeyse “topun gelişine vuruluyor”, o gün hangi tutumla kazanılacaksa o tutum savunuluyor, işini bilen kasabalı tüccar kafası! Nerede yağmur, oraya çadır!

İktidarın sorunu halkın böyle bir savaşa doğrudan katılıma destek vermiyor oluşudur. Tam da bu yüzdendir ki Kabe’yi araçsallaştırıyor, onun kutsallığıyla baş döndürerek ABD-İsrail uşaklığını gizlemek istiyorlar.

AKP-MHP İttifakı tarafında savunulan bu anlaşma, ABD’nin bölgedeki taşeronu olma misyonunu yerine getirme çabasıdır. ABD’nin İran’daki hesaplarının şu an için tutmayışı yüzünden yaptığı baskıyla ve Husilerin ilerleyişini durdurma hedefiyle Yemen ve daha da önemlisi onun müttefiki İran karşıya alınıyor. Çok açık görülüyor ki, ABD-İsrail mutfağında gizlice pişirilen şey, ulaşacağı boyutlarla iki ülkeyi de kaldıramayacakları girdaplara sürükleyecek olan Türkiye-İran savaşıdır! Özellikle Hakan Fidan ve Bahçeli’nin adeta bir ABD devlet görevlisi gibi davrandıkları görülüyor.

Türkiye, ABD’nin maliyetini ödemek istemediği alanlara yönelerek “efendinin” gözüne girmeyi, Suudi Arabistan’ın petro dolarlarının Türkiye’ye akışını sağlamayı, Körfez’deki Emirliklerle olan finansal ilişkilerini derinleştirmeyi hedefliyor. Sürecin akışının aynı zamanda Suriye’de kazanılan inisiyatifin güçlendirilmesini sağlayacağı da hesaplanıyor olmalıdır.

Saray rejimi kendi dar güncel hesapları içerisinde koştururken, daha geniş bir alanda ülkeyi emperyalist güçlerin oyun sahası olabileceği bir karanlık denkleme sürüklüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, düşmanlaştırdığı Yemen’in “Biz kendi toprağımızı, dinimizi savunuyoruz. Türkiye’nin buraya gelmekle ne işi olabilir” söylemine dolaylı olarak “savaş kararlılığı” beyan ederek yanıt verdi. Metni Erdoğan’a sunduklarını ve en kısa sürede Meclis’e getireceklerini söyledi.

Ancak, daha önce Libya ve Azerbaycan’da da “mayın eşeği” olarak kullanılan Suriye’deki teröristlerin Türkiye tarafından daha şimdiden bölgeye gönderildiği yönünde bilgiler var. Belirttiğimiz gibi Türkiye’de üretilen silahlar da zaten Suudiler tarafından kullanılmaktadır.

Mekke’nin kutsallığına sürülen leke

Mekke İttifakı bir Orta-Doğu NATO’sudur. Zaten hiç de gizlemeden, ittifakın ilanıyla birlikte Trump hemen “memnuniyetini” ifade etti.

Mekke İttifakı kapsamında oluşturulan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi son olarak 5 Ekim’de Riyad’da toplandı. Komite üç ülkenin Dışişleri ve Savunma Bakanları ile Genelkurmay Başkanlarının bir araya gelmesinden oluşuyor.

Yapılan son açıklamada, “Üye devletler, her üye devletin güvenliğinin üç ülkenin kolektif güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu teyit ettiler” denilirken, kolektif savunma taahhütlerinin yerine getirilmesi için derhal harekete geçileceği söyleniyor.

Ancak, üçlünün hepsinde de halk savaş istemiyor, hepsinin de kendisine özgü ağır sorunları var.

Pakistan’da, Çin ve ABD arasında Çin’in ağır bastığı bir denge politikası izleyerek ülkesini yöneten İmran Han’ı karanlık bir Meclis darbesiyle devirip hapse atan mevcut iktidarın lideri Newaz Şerif, ABD’nin kendisine desteğini kalıcılaştırabilmek için kendi boyunu aşan bir yayılmacılık denemesi yapıyor.

İmran Han 1923 Ağustos ayından beri hapiste. 2018 yılında halk oyuyla yapılan seçim sonrasında iktidar olan Han 2022 yılında Çin’le yakınlaşma tutumundan dolayı ABD’nin desteklediği bir Meclis darbesiyle iktidardan düşürülmüş, 1 yıl kadar sonra da hapse atılmıştı.

Pakistan halkı savaşa karşı. Milyonlarca gösterici Pakistan’ın büyük şehirlerinin sokaklarını doldurarak Yemen’le savaşa karşı tutum alırken, aynı zamanda destekledikleri İmran Han’ın hapisten salıverilmesini talep ediyorlar.

Geçen aylarda ABD-İran barış görüşmelerinde kendisine verilen arabulucu rolüyle küresel profili güçlendiği için yürüyüşü bile değişen bu palyaço, ülkesinde gerçek iktidar sahibi olan Pakistan Genelkurmay’ına sırtını yaslamış durumda. Ancak Orduda da savaş karşıtı ve İmran Han yanlısı subayların varlığı herkesçe biliniyor.

Ülkesini içine sokmaya çalıştığı bataklıkta alacağı bir darbe Newaz Şerif’ten hesap sormak için fırsat bekleyen güçlerin önünü açacaktır.

Suudi Arabistan’da da MbS’nin tahtı sallanıyor. MbS, olağanüstü korumayla, sürekli bir saraydan diğerinin sığınaklarına kaçarak, gelen Husi füzelerinden kendisini koruyup ayakta kalmaya çalışıyor. Ülkenin askeri-teknik alt yapısı oldukça güçlü, ama ordusunda savaşçı asabiyet yok.

Savaş gerçekliğinde sadece yüksek tekniğe sahip olmak yetmez, savaş gücünün savaşçı bir asabiyetle ve kazanma azmiyle dolu olması lazımdır; Suudi devlet güçlerine baktığımız zaman paraya boğulmuş ve sefahat dolu bir yaşamla dibe çökmüş, yozlaşmış, çürümüş bir doku görüyoruz

Suudi kraliyet ailesi içinde MbS’ye karşı biriken tepkiler kendisini gösterirken, bizzat Suudi ailesinin mutlak hakimiyetine dönük tepkiler de dile getiriliyor. Ülkede pek de alışık olunmadık biçimde halkın binlercesiyle sokakları doldurup protesto gösterileri düzenlediği görülüyor. Ülke nüfusunun %60’nın savaşı desteklemediği saptanıyor. İçindeki Şii nüfusun hoşnutsuzluğu da patlamaya hazır bomba gibi.

Hatırlarsak, Suudi krallığı halkının %76’sı karşı çıkıyor olmasına rağmen, krallığı yöneten MbS kliği önceden BAE ve Bahreyn’in imzaladığı “İbrahimi Anlaşmaya” katılıp İsrail’le ilişkilerini düzeltmeyi hedefliyordu. İsrail’in böylesi bir yan yana gelişte yüksek avantaj sağlayacağı ve hatta zamanla bu yan yana gelişi kendi hegemonyasında bir askeri-politik-ekonomik bir bölgesel ittifaka çevirmeye çalışacağını tahmin edebiliriz. Ancak, ABD’nin İran’a saldırısı sonrasında Suudiler sürecin ilerleyişine fren yapmak zorunda kaldı. Yine de, Husilerle karşı yürütülen savaşın kurmay odasında İsrailli bir general ve MOSSAD elemanlarının olduğu iddiası var; eh, neden olmasın? Kendisini sürdürmekte zorlanmaya başlayan Epstein sanığı MbS önderliğindeki Vahhabi diktatörlüğü için artık “her yol mübah!”

Zaten, “İbrahimi Anlaşma” denen emperyalist komplo, ABD’nin BAE ve Bahreyn dahil üslendiği hiçbir ülkeyi İran’ın füzelerinden koruyamaması sonrasında tarihin çöplüğüne doğru yola çıkmış olmalıdır.

İran, Husilerle kader ortaklığı içinde ve gelişmeleri tetikte izlediği görülüyor.

ABD, İran’la savaşında yaktı, yıktı, öldürdü, ama Trump medyada ne kadar şaklabanlık yaparsa yapsın gerçeği gizleyemez, ABD kazanamadı; bu durum bölgedeki ancak “devletimsi” denilebilecek “şeylerde”, BAE ve Katar başta olmak üzere, “ABD’nin güvenilir koruyucu olduğu” inancına ağır hasar aldırdı. Bölgede kurulmaya çalışılan “yeni düzen” buradan kanayıp, hasar alıyor.

İran, bu yeni durumun yarattığı yeni potansiyelleri sonuna dek kullanıp kendi konumunu güçlendirmeye çalışıyor ve yeni bir ABD saldırısında üs olacak komşu ülkeleri karadan askerlerle işgal edebileceğini açıklıyor. Bu “şeylerdeki” özellikle de Bahreyn’deki halkın İran’ı düşman görmediği, üstlerine çökmüş olan ABD ve onun “görevlisi” Emirliklere verdiği hasarlardan memnun olduğu anlaşılıyor. O durumda olası bir İran kara harekatının ileri mevziler kazanabileceğini tahmin edebiliriz. İran, ayrıca, Husilere yönelik bir topyekun saldırıda kendisinin de devreye gireceğini açıkladı.

Ancak, İran savaşta ağır hasar aldı ve halkın dikta rejimine karşı tepkisi sürüyor. Dolayısıyla, oluşan yeni durumu değerledirme fırsatçılığı anlaşılır olsa da, bunun gereklerini yerine getirip getiremeyeceği belirsiz.

En son Azerbaycan’ın Türkiye ile ilişkilerinde de gerginlik yaratan “başörtülü öğrencileri derslere almama” biçiminde aniden zuhur eden hamlesi ise, muhtemelen ülkesindeki İran yanlısı güçleri protesto etmeye kışkırtıp izleyerek açığa çıkarma ve bastırma hedefli olmalıdır. Rastlantıya bakın ki, tam da bu günlerde İsrail cumhurbaşkanı Azerbaycan’ı ziyaret ediyor, stratejik bir yakınlaşmanın hedeflendiği anlaşılıyor. “Başörtüsü” hamlesinin arkasında İsrail istihbaratının iyi bilinen kurnazlığı yatıyor olabilir.

İsrail, yaptığı soykırımla tecrit olduğu için için yeni ittifak güçleri peşinde ve Azerbaycan’ın uygun hedef olarak belirlendiği anlaşılıyor. Pek de yanılmış değiller. Bir taşla iki kuş; İlkin, Türkiye-Azerbaycan ilişkisini kısmen de olsa bozmak; ikincisi, ortak Azeri kimliği üzerinden İran’ın Azerbaycan’da etki alanı yaratma girişimlerini gündemleştirerek Azerbaycan – İran gerilimini köpürtmek ve mümkünse tarafları savaşa sürüklemek hedefleniyor olmalıdır.

Her durumda, “Mekke İttifakı” güçlerinin Yemen’e doğrudan müdahalesi durumunda İran’ın ve İsrail’in de hızla savaşın içine çekilmeleri olasılık içinde; bu yöndeki bir kıvılcım bile cehennemcil bir bölgesel savaşa doğru yol açabilir.

Düzen mi düzensizlik mi?

İsrail ve ABD’nin Orta Doğu’da hedefledikleri yeni düzen, isminde her ne kadar “düzen” kelimesi geçiyor olsa da aslında kalıcı ama kontrol edilebilir düzeyde bir düzensizlik; bölgenin bir bütün olarak süreklileşmiş bir kaotik ortam içinde olması hedefleniyor.

Bölgede yaşayan bütün toplumsal dinamikler, uluslar, halklar, inançlar, hatta kabileler ve aşiretler düzeyinde bile olsa her türlü toplumsallaşma zeminleri birbiriyle sürekli gerilimler yaşasın, bu gerilimler zaman zaman irili ufaklı savaşlar düzeyine sıçrasın, farklı inançlar birbirleriyle çatışsın, kadın cinsi sürekli itilip kakılsın ki patriyarka hep diri kalsın, doğal zenginlikler yağmalansın, demokrasi mümkün olan en az haliyle gerçekleşsin hatta mümkünse hiç olmasın ve bölge tümüyle diktatörlükler tarafından yönetilsin, iç gerilimler yenilgiye mahkum hazırlıksız isyanlarla boşaltılsın, mafia ağları ve tarikatlar diktatörlüklerle iç içe geçerek sokakları kontrol etsin…vb. isteniyor.

Ayakta dik ve diri olan hiçbir toplumsallık kalmamalı, toplumsal bilinç çözülüp çürümeli, her nasılsa bir biçimde oluşabilen bireyselleşme süreçleri de güçlenemeden işkence ve hapisliklerle hemen boğulup yok olmalı!

İşte Yemen’e bu gözle bakarsak, yaşananlar Şii Yemen’le Sünni Suudilerin savaşı olarak yansıtılıyor ve bu iki İslam anlayışının birbiriyle bölge çapında çatışması hedefleniyor. İran’ın Yemen’e desteği de aynı yönde değerlendirilip bir Şii dayanışması olarak gösteriliyor. Mekke Anlaşması” tarafları da Sünni ülkeler olduğu için, olası bir topyekûn çatışmanın bölgedeki bütün Şiilerle Sünnilerin çatışması olarak yaşanması isteniyor.

İlk olarak, anlatılan hikâyenin daha ilk adımı bile boşlukta. Yemenlilerin çoğu Sünni, Şii diye gösterilenler ise Zeydi inancına sahipler. Evet, Zeydilik Şiilikle bağlantılıdır, ama ciddi farklılıklar da vardır. Hatta Zeydiler Sünniliğe en yakın Şii grubu olarak bilinir.

Ek olarak, Husiler, sadece Zeydilerden oluşmaz, sözgelimi şimdiki savaşta Husilerin komutanı ve Savunma Bakanı Sünni’dir. Husiler kendi hesaplarını mezhep farklılıkları üzerinden değil, bölgede hakim olan kabile yapısına bağlı olarak, kabileler arası ittifaklar kurup iç çatışmaları engelleyerek inisiyatiflerini geliştirme yönünde yapıyorlar.

Husilerin yürüttüğü süreç, Yemen açısından aynı zamanda bir uluslaşma sürecidir; inanç farklılıklarını ve kabileler arası ittifaklara dayanan eski düzeni aşan anti-emperyalist bir uluslaşma süreci yürütülmek isteniyor.

Husi bölgesi dışındaki Suudi kuklası Aden odaklı coğrafyada olan bazı aşiretler ise Suudileri değil daha yakın ilişki içinde oldukları BAE’nin tutumunu önemserler. Suudiler ve BAE arasındaki gerginlik de oldukça yüksektir. Hemen belirtmeliyiz ki, İran savaşı alttan ilerleyen bir süreci de netçe açığa çıkardı, BAE İsrail’le oldukça gelişmiş ilişki içinde, ama Yemen’deki savaşta şimdilik Suudileri destekleyen İsrail’le paralel bir tutum içinde değiller.

Her durumda ABD-İsrail ikilisinin Orta Doğu odaklı olmakla birlikte dünyanın her coğrafyasındaki Müslüman toplumlara yayılan bir mezhep çatışmasını körüklemeye çalıştığı açıktır. Önlerine atılan üç kuruşluk dünya nimetleri için böyle uğursuz ve alçakça bir mezhep savaşının paralı askeri olmaya hevesli yerel işbirlikçileri de kendilerini hemen öne atıyorlar.

Husilerin “Mekke ve Medine hava sahası asla hedefimiz olmayacak” açıklamalarına rağmen AKP medyasında “Kabe’nin kutsallığı” maskesini takarak mezhep savaşını alçakça körükleyenler var.

Aslında bu alçaklar iyi bilinen bir bezirgân taktiğini güncelliyorlar.

657 yılında Fırat nehri yakınlarında yaşanan Sıffin savaşında Hz. Ali ile Muaviye’nin orduları karşılaşmıştı. Savaş yoğun şiddetle sürerken yenileceklerini sezen bezirgân Muaviye tarafı askerlerinin mızraklarının ucuna Kur’an yapraklarını takarak bir sulh önerisi yapmıştı. Hz. Ali savaş hilesi yapıldığını anlayarak savaşa devam etme iradesinde olsa da taraftarlarının çoğunun sulha yönelimi üzerine ordusu hilenin içine düşmüştü.

Bezirgân Muaviye’nin hilesi hedefine ulaştı ve halifelik “hakem” tarafından Hz. Ali’nin elinden alınıp Muaviye’ye verildi. O ikircikli süreç içinde Hz. Ali’nin ordusunun asabiyeti zayıfladı ve savaşın durdurulmasına karşı çıkanlar ayrıldılar. “Hariciler” denilen inanç bu kopuştan ivmelendi. Ama daha da ötesinde, İslam dininin içinde barındırdığı komünal özelliklere düşman antika sermaye güçleri tefeci-bezirganların kontrolüne girmesinin de önü açılmış oldu.

Bütün dinler gibi Müslümanlık da soyut-mutlak bir inanç sistemi değildir, içinde bulunduğu somut- tarihsel koşullara ve kendisini yorumlayanların toplumsal alan içindeki yerlerine ve elbette hangi sınıftan olduğuna göre anlam kazanan bir olumsallıktır, yoruma tabidir.

Elbette olup bitenler savaşta yaşandığı iddia edilen bu hileye indirgenemez, Müslümanlık üzerindeki antika sermaye güçlerinin egemenliği, toplumsal ve siyasal süreçlerin içinden sivrilip çıkan bir durumdur. Ancak burada özellikle vurgulayalım, bin yıl sonra bile bezirgân kafası aynı sinsilikle ilerliyor; Kur’an yapraklarının yerini Kâbe almıştır. Pakistanlı ABD uşakları da askerlerini SA’ya gönderme gerekçesi olarak “kutsal şehirler olan Mekke ve Medine’yi korumak” isteklerini öne çıkartıyorlar.

ABD’nin has adamı Bahçeli ise, “Türk devletinin yüksek çıkarları” söylemiyle yol alıyor. Fütuhatçılık, bölgesel hegemonya, savaşmak ve savaş içinde Türkiye’nin içindeki her alana yeni faşist formatlar atmak bahsedilen “yüksek çıkarların” gereğidir. Faşist inşanın gereken son tuğlalarının da savaşın yaratacağı özel toplumsal durum kullanılarak koyulması hedefleniyor. Olağanüstü durumlara ihtiyaçları var, savaş tam da böyle bir durumdur.

Ülkenin ateş hattına çekileceği, yoksul gençlerden oluşacak askerlerin cephede öleceği, daha ötesinde ülkenin bir bütün olarak savaşın vahşetiyle yüzleşeceği bölgeye yayılabilecek bir savaş riskiyle karşı karşıyayız.

Kapitalizmin egemenlerinin içine girdikleri hegemonya krizinden çıkış denemeleri yeryüzünün gittikçe daha fazla ülkesini sürekli savaş coğrafyası haline sokuyor.

Saray rejimi bölgedeki sürekli savaş coğrafyasının ateş hattına Türkiye’yi de sürüklüyor.