Zenginin En Zengin, Fakirin En Fakir Olduğu Ülke

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir istatistik birçok farklı ülke vatandaşının ne kadar tüketim yapabildiğini gözler önüne serdi. Yayınlanan verinin güzel tarafı ise sadece farklı ülkelerdeki ortalama kişi başı tüketimlerin kıyaslanmıyor olması. Aksine ilk olarak veri ortalama yerine medyan istatistiğinden yararlanıyor. Bir grup içerisindeki eşitsizlik oranı arttıkça ortalama istatistiği, grubun standart bir bileşeninin durumunu gösterme becerisini kaybetmeye başlıyor. Bunun sebebi, grubun bir kısmının ortalamanın aşırı üstünde olması dolayısıyla ortalamayı yukarıya çekmesi, ancak sıradan bir bileşenin durumunun aslında değişmemesi.

Böyle durumlarda ortalama yerine medyan istatistiğini, yani ortanca istatistiğini kullanmak ise sıradan bir bileşenin asıl durumunu gösteriyor. Medyan istatiği ise basitçe grubun tüm bileşenlerini küçükten büyüğe sıralayarak tam ortada kalan bileşenin durumunu gösteriyor. Aralarındaki farkı ise şöyle özetleyebiliriz aslında, Elon Musk’un zenginliğini katlaması ortalama geliri yükseltirken aslında sıradan bir vatandaşın gelirinde hiçbir değişiklik yaratmazdı. Medyan istatistiği de dolayısıyla değişmemiş olurdu.

Örneğin eşitsizliğin çok yüksek olduğu Amerika’da, ortalama hanehalkı zenginliği 1 milyon $ civarında olmasına rağmen sıradan bir hane halkının sahip olduğu zenginlik bundan çok daha az. Medyan, yani ortanca hane halkının zenginliği ise, 190.000 $ civarında yani ortalamanın çeyreğinden bile daha az. Dolayısıyla tüketim seviyelerini kıyaslarken ortalamadansa ortancaya bakmak çok daha mantıklı, aksi durumda Koç ailesinin alacağı yeni bir özel jet ortalama bir Türkiye vatandaşının da daha fazla tükettiği gibi bir istatistiksel yanılgı yaratırdı.

İstatistiğin ikinci güzel tarafı ise, ülkeler arası tüketim farklarında sadece ortancaları kıyaslamıyor olması. Gelir dağılımındaki birçok farklı yüzdelik dilimin tüketimini aynı anda kıyaslıyor olması. Yani aynı anda hem en fakir yüzde 1’lerin, yüzde 10’ların, ortancaların ve en zengin yüzde 1’lerin bile tüketimlerinin ülkeler arası bir kıyasını bize sunuyor.

İstatistikte görülebilecek kırmızı noktalar, ortancaları temsil ederken, ülkeler arası sıralama da ortancaların tüketim imkanına göre yapılmış durumunda. Çizgi üzerinde sola gittikçe daha fakir, sağa gittikçe daha zenginlerin tüketim imkanlarını görebiliyoruz. Çizginin uzunluğu ise bize en zengin ve en fakir arasındaki uçurumu gösteriyor.

Veri bize 38 ülke arasında bir kıyas sunuyor. Bu 38 ülke ise OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) ülkeleri olarak seçilmiş. Bu tercih sayesinde seçilen ülkelerin verinin oluşturulması için gerekli veriyi sağlayacağı garanti altına alınmış. Buna ek olarak da tüm ülkeler belirli bir ekonomik gelişme aşamasında olduğu için aralarında anlamlı bir kıyas imkânı yaratılmış.

Türkiye’nin Durumu

Türkiye’nin pozisyonu ise birçok açıdan son derece korkunç. İlk göze çarpan zaten ortanca Türkiye vatandaşının tüketim harcamalarının 38 OECD ülkesi içerisinde sondan 5. olması.

Türkiye’nin OECD ülkelerinin kalanına göre daha yoksul olduğu, dolayısıyla bu kıyasta aşağılarda çıkmasının normal olduğu iddia edilebilir. Ancak buna karşı da istatistiğin diğer tarafı göze çarpıyor. Ortanca tüketimde sondan 5. olan Türkiye, en zengin yüzde 1’lik kesimin tüketim harcamalarında ABD, Lüksemburg ve Japonya’nın ardından Almanya ile kafa kafaya. Almanya’nın da burun farkıyla arkasında olduğunu varsaysak bile, en zengin yüzde 1’lik kesimin tüketiminde 5. olduğunu görürdük. Egemen Pamukçu’nun twitinde ifade ettiği üzere, Türkiye ortanca tüketimde sondan 5. iken en zenginlerin tüketiminde ilk beşte yer alıyor. Üstelik ilk beşe yerleşirken, İsviçre, Avustralya, Birleşik Krallık, Kanada, Hollanda gibi Türkiye’den çok daha zengin ülkeleri geçmeyi başarıyor.

Bu bize ülke geneli eşitsizliğin boyutlarını gösterirken, diğer yandan aslında üretilen zenginliğin çok büyük bir bölümün yüzde 1’lik dilimin tüketimi için harcandığını gösteriyor.

İşin daha da üzücü tarafı ise, bu istatistiğin 2022 yılı verileri kullanılarak hazırlanmış olması. 2022 sonrası ülkede enflasyon çok yüksek oranlarda seyrederken, ücret zamları birçok sektörde enflasyon oranına yakın artmamıştı. Yani aslında 2022’den bu yana ülkenin ücretli kesimlerinin alım gücünde ciddi bir düşüş yaşandı. Buraya dair şu an için net istatistiklerimiz olmasa da, 2022 yılından beri yaşananlar bize bir toparlanma olmadığını aksine durumun daha da kötüye gittiğini gösteriyor.

Şimşek Programına Dair

Bu veriler ışığında, üzerine çokça yazdığımız Şimşek programının (ve ana akım iktisadın) politik niteliğini bir kez daha teşhir edebiliriz. Mehmet Şimşek tam da bu görseldeki korkunç tabloyu oluşturan verilerin alındığı 2022 yılından sonra, 2023 Haziran’ında Hazine ve Maliye Bakanı olmuştu. Bakanlığa gelişinin hemen ardından ise, kamuoyunda Şimşek programı ya da Orta Vadeli Program olarak bilinen programa başlamıştı.

Programın iddia edilen hedefleri kontrolden çıkan enflasyonu düşürmek ve ekonomiye istikrar kazandırmaktı. Bu yönüyle, sözde muhalif birçok ana akım iktisatçının da övgülerine ve desteğine mazhar olmuştu. Onlara göre Şimşek ile beraber iktidar sonunda “irrasyonel ve popülist” ekonomi politikalarını bırakacak ve “ekonomi biliminin” gerekleri uygulanmaya başlanacaktı. Gerçekten öyle de oldu. Mehmet Şimşek çok standart bir kemer sıkma politika seti oluşturdu ve ana akım iktisatçıların sunduğu reçetenin bir benzerini az çok uygulamaya koydu.

Tüketim Sebep, Enflasyon Sonuç Olmak Zorunda mı?

Ana akım iktisatçılara göre enflasyonun sebepleri çok nettir, dolayısıyla çok net bir çözüm paketi de vardır. İnsanların gereğinden fazla tüketmek istemesi ve tüketebilme kapasitesi ürünlere olan talebi arttırır, artan talep de fiyatları arttırarak enflasyona sebep olur. Ve onlara göre bunu önlemek de çok basittir. İnsanların tüketim kapasitesi sınırlanır, talep azalır ve fiyat artışları durur. İlk bakışta çok net, bilimsel ve tarafsız gözüken bir teşhis ve tedavi gerçekten de. Ana akım iktisadın albenilerinden bir tanesi de bu aşırı basit nedensellikler zinciri olsa gerek. Üstelik nedensellik zincirde düşünsel olarak yanlış gözüken hiçbir basamak da yok. Eğer tüketim kapasitesi artarsa talep gerçekten artacaktır, talep gerçekten artarsa bunun da fiyatları yukarı çekmesi muhtemeldir. Tabii aslında bu nedensellik birçok farklı gizli varsayım da içeriyor ama bunları başka bir yazıya bırakalım.1 Bu gizli varsayımlar yerine bu teşhisin sonucu olarak seçilen tedavi yönteminden başlayarak, teşhisin kendisi incelemeye alalım.

Yukarıda tartıştığımız veriden yola çıkarsak eğer, tüketim-enflasyon nedenselliğinde herhalde rotayı en zengin yüzde 1’in tüketimine çevirmemiz gerekirdi. Çünkü ortanca tüketimin bırakalım gereksiz bir şekilde artmış olmasını, diğer ülkelere kıyasla son derece düşük düzeylerde olduğunu görebiliyoruz. Abartı düzeylerde gözüken bir tüketim gerçekten de var, ama bu en zengin yüzde 1’in tüketimi. Ancak ana akım iktisatçıların da, Şimşek’in de hedefine ilk olarak asgari ücret girmişti. Hızla ücretler baskılanmıştı. Ancak en zengin yüzde 1’in tüketimini azaltacak hiçbir önlem alınmamıştı.

O zaman önümüze birkaç ihtimal çıkıyor. Ya Şimşek ve diğer ana akım iktisatçılara göre, Türkiye vatandaşlarına sondan beşincilik bile fazla. Yani aslında bu düzey tüketimin bile Türkiye emekçileri için lüks olduğu ve kısılması gerektiği sonucu çıkarılabilir. Ya da enflasyonun sebebinin emekçilerin tüketimi olduğuna dair teşhis en baştan yanlış olabilir.

Buraya dair Korkut Boratav’ın yazısında vurguladığı üzere, bizzat Merkez Bankası’nın verilerinde dâhi asgari ücrette yapılacak yüzde 34’lük artışın enflasyonu sadece yüzde 3 bandında arttıracağı itiraf edilmiştir. Cem Oyvat, Ceyhun Elgin ve Adem Yavuz Elveren’in araştırmasına göre ise asgari ücretin yüzde 10 bandında artması enflasyonu sadece yüzde 1,3 oranında arttırmaktadır. Yani aslında ücret artışlarının çok yüksek enflasyonun ana sebebi olması gibi bir durum söz konusu değildir. Zaten son derece düşük olan tüketim seviyeleri de bu durumu doğrular niteliktedir.

Ana Akım İktisadın Sınıfsal Niteliği

Mehmet Şimşek de dâhil, ana akım iktisatçıların yukarıda yazılanlardan haberi olmaması mümkün değil. Tüm gerçekliği biz kadar, hatta muhtemelen daha da net bir şekilde görecek imkânlara sahipler. Ülke genelinde emekçilerin yoksullaştığının, dolayısıyla da gereğinden fazla artacak bir tüketim imkânına sahip olmadığının da farkındalar. Ancak bu noktada, sermayenin artan kârları ve daha da kâr getirecek şekilde fiyatları arttırmasının yarattığı enflasyonun bir şekilde sınırlandırılması gerekmekteydi. Belki bu ihtiyaçtan da daha önemli bir şekilde, ülke geneli işçileşme ve güvencesizleşme eğilimlerini arttırarak sermaye birikimini hızlandırma istek ve ihtiyacı karşılanmalıydı.

Ücretlerin baskılanması ve bu sayede dayatılacak çok daha yoğun yoksulluk, bu eğilimlerin yerleşmesini sağlamak açısından çok önemli bir yerde durmakta. Şimşek programı da enflasyonu bahane ederek Türkiye sermayesine ucuzlatılmış, çaresizleştirilmiş bir işgücü sağlama görevine soyundu. Bu yönüyle yapılan politikalar basitçe yanlış bir teşhisin sonucunda yanlış bir tedavinin izlenmesi olarak görülemez. Aksine tüm ekonomi politikası ülke geneli sermaye birikimini hızlandıracak ve daha rahatlatacak yöntemler bulmak üzerinden şekillenmekte. Bu yönüyle Şimşek de, arkasında hizalanan tüm ana akım iktisatçılar da çok açık bir sınıfsal proje inşa etmiştir.

Yazının başında ortaya koyduğumuz tablo emekten ve halktan yana olan bizler için ne kadar büyük bir utanç tablosu ise, Şimşek gibiler için de aynı derecede bir övünç kaynağıdır. Başka ülkelerin Mehmet Şimşekleri de o tabloya bakıp hayıflanmakta, biz neden Türkiye gibi olamıyoruz diye düşünmektedirler.


  1. Örnek vermek adına bu gizli varsayımlardan bir tanesi, artan talebi karşılayacak bir üretim artışı olmadığı varsayımı. Eğer ülkenin üretim kapasitesi talebi karşılayabilirse buradan enflasyon yerine kalıcı bir tüketim ve refah artışı da çıkabilir. ↩︎