“Bugün konut kıtlığından anlaşılan şey, büyük kentlere yönelik ani nüfus akışı nedeniyle işçilerin kötü barınma koşullarının daha da kötüleşmesidir; kiralardaki muazzam artıştır; tek tek evlerde yaşayanların daha da kalabalıklaşması ve bazıları için, kalacak yer bulmanın tümüyle olanaksızlaşmasıdır. Ve bu konut kıtlığı hakkında bu kadar çok konuşulmasının tek nedeni, işçi sınıfıyla sınırlı kalmayıp küçük burjuvaziyi de etkilemiş olmasıdır.” Friedrich Engels, Konut Sorunu s.28
Engels’in asırlar önce işaret ettiği, bugün İspanya sokaklarında bütün somutluğuyla yaşanıyor. Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın 70 yıldır oturduğu evden polis zoruyla çıkarılması, ülkenin ekonomik düzenin sıkışmışlığını gözler önüne serdi. Bu olayın hemen ardından Puerta del Sol meydanı çadırlarla doldu; binlerce insan barınma hakkını savunmak için alanlara akın etti.
Bu yaşananı bir vicdansızlık ya da ev sahibi-kiracı anlaşmazlığı olarak görmek gerçeği kapatmak olur. 2018 yılında bir şirketin eline geçen binada, yaklaşık 500 euro olan kira önce 2.650 euroya, ardından gelen tepkiler üzerine 1.650 euroya çıkartıldı. Tek geliri bir emekli maaşı olan yaşlı bir kadının bu tutarı karşılaması imkânsız. Sonuç ise polis zoruyla sokağa atılması oldu. Madrid Hükümet Delegasyonu gösterilere katılanların sayısını 25 bin olarak duyururken, Kiracılar Sendikası bu rakamın 300 bine ulaştığını açıkladı. Meydanda kurulan çadırlar ise, ortaklaşan bir öfkenin açık işareti.
Krizin sınırları yalnızca Madrid’in pahalılığıyla ya da açgözlü ev sahipleriyle sınırlı kalmıyor. İspanya Merkez Bankası verileri, ülkedeki konut krizinin 550 bini bulduğunu, özellikle büyük kentlerde ve turizm merkezlerinde yeni konut üretiminin talebin çok gerisinde kaldığını gösteriyor. Buna ek olarak, Airbnb gibi dijital platformlar ve sezonluk kiralama modelleri, kalıcı konut stokunu piyasadan çekerek turistlerin döviz cinsinden kısa vadeli harcamalarına tahsis ediyor. Sokaktaki insan için başını sokacak bir sığınak olan ev, sermaye birikimi için cazip bir menkul kıymete dönüşüyor.

Temel çelişki tam da konutun kullanım değeri ile değişim değeri arasında düğümleniyor. Bir insan dört duvar arasında güvenle yaşamak isterken, sermaye o gayrimenkulden elde edeceği ranta odaklanıyor. İspanyol eylemcilerin “rentierism” olarak tanımladığı düzen, evi bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp gelir üreten bir makineye indirgiyor. Bu iki zıt mantık aynı anda var olamadığı için, bir taraf kâr ederken diğer taraf barınma hakkından mahrum kalıyor.
Hükümetler kira sınırlandırmaları, geçici yasalar veya sosyal konut hamleleriyle bu ateşi söndürmeye çalışsa da piyasa mantığının yarattığı tahribatı aşamıyor. Katalonya’daki düzenlemelerin bile piyasada tıkanıklıklar yaratması, sistem içi yamaların yetersizliğini gösteriyor. Maricarmen’in kapı dışarı edilmesi, konut piyasasının toplumsal ihtiyaçlarla olan uzlaşmazlığını gözler önüne serdi.


