Buz Kırıldı: 1917’den Bugüne

7 Kasım 1917 tarihi, modern dünya tarihinin en devrimci uğraklarından birini temsil eder. Bu tarihi sadece bir iktidar değişimi ya da takvimsel bir anma vesilesi olarak ele almak indirgemeci bir tutum olacaktır. Kapitalist üretim ilişkilerinin ve burjuva egemenliğinin evrenselleştiği 20. yüzyılın başında gerçekleşmiş ilk başarılı devrimi, sınıflı toplumlar tarihine vurulmuş kuramsal ve maddi bir darbe olarak kavramak gerekir.

Petrograd Askeri Devrimci Komitesi’nin 7 Kasım sabahı saat 10.00’da V. I. Lenin’in kaleme aldığı “Rusya Yurttaşlarına!” başlıklı bildirisini yayımlaması, Geçici Hükümet’in fiilen düşüşünü ilan etmekle kalmıyordu. Lenin’in formüle ettiği demokratik bir barış çağrısı, toprak mülkiyetinin lağvedilmesi, üretim üzerinde işçi denetimi ve Sovyet iktidarının tesisi gibi hedefler; kitlelerin acil maddi talepleri ile proletarya diktatörlüğünün kurumsal zeminini aynı diyalektik hat üzerinde birleştiriyordu. Böylece sosyalizm, 19. yüzyılın teorik tasavvurundan ve ütopik sınırlarından çıkarak, somut bir devlet pratiğine ve toplumsal inşa sürecine dönüştü.

Bu dönüşüm, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir tarih laboratuvarının kapılarını araladı. Çarlık Rusyası’nın yarı-feodal, çok katmanlı ve geri kalmış yapısından doğan Sovyet iktidarı; planlı sanayileşme atılımları, kültürel dönüşüm süreçleri, kamusal niteliği güvenceye alınmış parasız eğitim ve sağlık sistemleri ile çalışma hakkını anayasal güvenceye kavuşturan yeni bir emek rejimi inşa etti. Yüzden fazla farklı halkın ortak bir tarihsel yürüyüşte bir araya gelişi, bilimsel alandaki sıçramalar ve uzay çağının açılması; salt teknolojik ya da idari başarılar değil, üretim araçlarının mülkiyet biçimi değiştiğinde insan emeğinin açığa çıkarabileceği potansiyelin maddi kanıtlarıydı.

Ekim Devrimi’nin güncelliğini koruyan asıl boyutu, kapitalizmin ebedi ve aşılamaz bir doğa yasası olmadığını pratik olarak göstermiş olmasıdır. Lenin’in altını çizdiği üzere, bu mücadelenin hangi vadede ve hangi ulusun proletaryası eliyle nihayete erdirileceği tali bir meseledir; esas olan, sınıflı toplumun yarattığı o kalın buzun kırılmış, tarihin nesnel doğrultusunun ve devrimci pratiğin yolunun açılmış olmasıdır.

Bugün içinden geçtiğimiz tarihsel kesit, bu mirasın ve yöntemin yeniden kavranmasını her zamankinden daha zorunlu kılıyor.

Dünya ölçeğinde kapitalizm, yapısal bir kriz ve hegemonya çözülüşü evresindedir. Emperyalist güçler arasındaki jeopolitik fay hatlarının derinleştiği, bölgesel çatışmaların yaygınlaştığı, emek süreçlerinin mutlak bir güvencesizliğe ve kuralsızlığa mahkûm edildiği bir barbarlık dönemi yaşanıyor. Burjuva demokrasisinin kurumsal aşınması, yerini otoriterleşme ve açık gericilik biçimlerine bırakırken, sermayenin kâr oranlarındaki sıkışma doğanın ve emeğin topyekûn yağmasıyla telafi edilmeye çalışılıyor.

Türkiye’de ise bu kriz dinamiği, sermaye birikim modelinin tıkanması, derinleşen devlet krizi ve emekçilerin yaşam koşullarının tahribatıyla karakterize olan özgün bir uğrakta seyrediyor. Burjuva siyasetinin restorasyon arayışları ya da mevcut iktidar blokunun tahakküm stratejileri, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı için gerçek bir çıkış vadetmiyor. Sistemin krizine sistem içi reformlarla ya da kurumsal restorasyon projeleriyle yanıt üretme çabaları, tarihsel olarak miadını doldurmuştur.

Tam da bu nesnel koşullar altında komünist olmak; geçmişe dönük bir nostaljiyi sürdürmek ya da soyut bir kimlik edinmek değil, emek-sermaye çelişkisinin uzlaşmaz doğasını kavramak ve işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını örgütleme iradesi göstermektir. Sosyalist devrim ise romantik bir ihtimal değil; kapitalizmin yarattığı bu çoklu krizden, yoksullaşmadan ve emperyalist savaş tehdidinden insanlığın kurtulabilmesi için önümüzdeki tek nesnel ve zorunlu tarihsel çıkış yoludur. 1917’nin açtığı patika, dogmatik bir şablonun çok ötesinde bugünün mücadelelerini bilimsel bir yöntemle analiz etmenin ve örgütlü bir sınıf iradesine dönüştürmenin vazgeçilmez kılavuzudur.