Kültür Yolu Festivallerinin Arka Planı

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ilk olarak 2021 yılında “Beyoğlu Kültür Yolu Festivali” adıyla yürütülmeye başlanan organizasyon, kapsamı büyütülerek çeşitli tiyatrolar, konserler ve atölyelerle 26 farklı şehirde gerçekleştiriliyor. Resmi söylemde kültür-sanat etkinliklerini geniş kitlelere ulaştırmayı amaçlayan bu festival, arkasındaki mekânsal tercihler, sponsorluk ilişkileri, uygulamadaki pratikleri ve söylemleriyle daha çok pazar odaklı bir iktidar ve sermaye projesine işaret ediyor.

Tüketime Endeksli Bir Festival

Festivaldeki etkinliklere bakıldığında öne çıkanlar: Trabzon’da kazaziye, bıçakçılık ve bağlama yapımı gibi geleneksel üretim atölyeleri; Gaziantep’te ise baklavanın, kebabın ve fıstığın vitrine çıkarıldığı gastronomi atölyeleri olarak gözüküyor. Ancak bu zanaat ve mutfak atölyelerinin arkasında, o değerleri var eden emeğin kendisi görünmez kılınıyor. Gaziantep örneği tam da bu noktada kritik bir yerde durmakta. Gaziantep’in aynı zamanda tarihsel bir emek ve üretim kenti olduğunu, ekonomik geçmişinde tekstilin ve metal sektörünün belirleyici rol oynadığını biliyoruz. Buna karşın festivalde, kentin üretim gerçekliği ve hafızası dışarıda bırakılırken yerine yalnızca baklavasının ve kebabının nasıl yenildiği, kahvesinin nasıl içildiği konuşuluyor. Etkinlikler yalnızca yerel lezzetlerin tüketimine endekslenmiş bir formata indirgeniyor.

Kentsel Mekanın Metalaşması

Organizasyonun yapısı da bu niteliği pekiştiriyor. Festivalin ana sponsoru olan Türk Telekom, İstanbul ayağında simgesel bir kamusal mekan olan AKM (Atatürk Kültür Merkezi)’nin çeşitli bölümlerinde kendi adıyla yer almakta. Türk Telekom Açık Hava Sahnesi, Türk Telekom Opera Salonu ve Türk Telekom Lounge örneklerinde görüldüğü üzere, şirket adıyla kültürel mekan doğrudan ilişkilendiriliyor. Bu yöntemle Kültür Yolu Festivali üzerinden “şehirlerin marka değerinin artırılması” ve “kültür turizmine katkıda bulunulması” olumlu lanse edilirken aslında şehirler de kültür-sanat üretimleri de marka ya da turist çektiği ölçüde değer kazanan ticari birer meta haline getiriliyor.

Bu tabloyu, iktidarın belirli kavramlar üzerinden belirli bir düşünceyi toplum nezdinde “normal” ve “doğal” olarak algılatma çabası biçiminde okumak gerekir. Kültür-sanatın; insanın toplumsallaştığı mekanları, gündelik yaşam deneyimlerini ve ürettiği gerçek emeği yansıtmadığı steril bir alan haline getirilmesi, bu projelerle doğallaştırılmaya çalışılıyor. Şehirlerin piyasalaştırıldığı ve kültürün tüketime indirgendiği bu festival modeli, toplumsal hafızayı ve emeği dışarıda bırakan bir nitelik taşıyor.