Güvencesizlik ve Yalnızlık Arasında: Öğretmen

Özel sektörde öğretmenlerin yaşadığı sorunlar çoğu zaman düşük ücretler, sözleşme belirsizlikleri ya da sendikal baskılar gibi başlıklar altında ele alınır. Ancak bu başlıkların her biri, tek başına açıklayıcı değildir. Asıl mesele, bu koşulların nasıl üretildiği ve neden bu kadar yaygın ve kalıcı hale geldiğidir. Bu nedenle özel sektörde öğretmenliğe, yalnızca “zor çalışma koşulları” üzerinden değil; bu koşulları mümkün kılan emek rejimi üzerinden bakmak gerekir.

Güvencesizlik, bu rejimin en görünür unsuru olarak öne çıkıyor. Ancak burada söz konusu olan yalnızca iş güvencesinin yokluğu değildir. Güvencesizlik, öğretmenin zamanını, emeğini ve davranışlarını belirleyen bir kontrol mekanizması olarak işletiliyor. Sözleşmeli çalışma, bu mekanizmanın temel araçlarından biri. Her yıl yenilenen ya da yenilenmeyen sözleşmeler, öğretmeni sürekli bir belirsizlik içinde tutuyor. Bu belirsizlik yalnızca işin devam edip etmeyeceğine dair değil; aynı zamanda öğretmenin nasıl davranması gerektiğini de belirliyor. Öğretmen, yaşadığı ve gördüğü haksızlıklar karşısında susmak zorunda bırakılıyor. Ekmeği ve onuru arasında seçim yapmaya zorlanıyor. Sözleşmenin yenilenmesi çoğu zaman pedagojik niteliğe değil, kuruma uyuma bağlanıyor. Böylece öğretmen, yalnızca bilgi aktaran değil, aynı zamanda denetlenen ve kendini sürekli ayarlamak zorunda kalan bir özneye dönüşüyor.

Bu yapıyı tamamlayan unsurlardan biri de emeğin parçalı hâle getirilmesidir. Yaz aylarında yaşanan fiilî işsizlik, saatlik ders ücretleri, ek derslerin belirsizliği gibi uygulamalar, öğretmen emeğini süreklilikten koparıyor. Eğitim gibi süreklilik gerektiren bir faaliyet, öğretmen açısından kesintili bir geçim biçimine dönüşmüş durumda. Bu durum yalnızca ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda öğretmenin kendisini mesleki olarak konumlandırma biçimini de etkiliyor. Sürekli yeniden iş arayan, bir sonraki dönemi garanti olmayan bir öğretmen için meslek, uzun vadeli bir üretim alanı olmaktan çıkıyor, kısa vadeli bir tutunma alanına dönüşüyor.

Güvencesizliğin bir diğer boyutu, rekabet üzerinden kuruluyor. Eğitim fakültelerinden mezun olan öğretmen sayısının yüksekliği, işverenler açısından sürekli bir “yedek iş gücü” anlamına geliyor. Bu durum, öğretmenler arasında bir rekabet yaratmak için kullanılıyor. Aynı branşta çalışan, benzer koşullara sahip öğretmenler, ortak bir zeminde buluşmak yerine birbirlerinin yerine geçebilecek potansiyel adaylar olarak konumlandırılıyor. Patronun “Yerine başkası var” tehdidi, yalnızca bir cümle değil, bu yapının temel dayanaklarından biri. Bu tehdit, öğretmenin yalnızca işini değil, sesini de belirliyor. 

Tam da bu noktada güvencesizlik yalnızca ekonomik bir kategori olmaktan çıkıp toplumsal bir ilişkiye dönüşüyor. Öğretmen, yalnızca düşük ücretle çalışan bir emekçi değil; aynı zamanda yalnızlaştırılmış, parçalanmış ve birbirinden koparılmış bir emekçidir. Aynı okulda çalışan öğretmenler arasında dahi kalıcı bağların kurulamaması, ortak hareket etme zeminlerinin zayıflığı, bu yalnızlaştırma sürecinin bir sonucudur. Dolayısıyla özel sektörde öğretmen emeği, yalnızca sömürülmüyor; aynı zamanda örgütsüz bırakılacak şekilde yeniden düzenleniyor. Bu durum, öğretmenlerin neden örgütlenmekte uzun süredir zorlandığını da açıklıyor. 

Öğretmenlik mesleği, tarihsel olarak “kutsal”, “fedakârlık gerektiren” ve “toplumsal olarak ayrıcalıklı” bir konumda tanımlanıyor. Tıpkı pandemi de sağlık emekçilerine yapılan gibi; hakkını, emeğinin karşılığını vermeyen ama alkışlatarak çalıştırmaya devam eden bu düzen öğretmenlik için de “bu işin de fıtratı bu” dedirtmek istiyor. Bu söylem, bir yandan mesleğin toplumsal saygınlığını üretirken, diğer yandan öğretmen emeğinin maddi koşullarını görünmez kılıyor. Böylece öğretmen kendisini çoğu zaman bir emekçi olarak değil, bir meslek sahibi olarak tanımlıyor. Ve bu durum, ortak ekonomik ve sınıfsal çıkarlar etrafında birleşmeyi zorlaştırıyor.

Buna ek olarak, özel sektördeki çalışma biçimleri öğretmenleri sürekli geçici ilişkiler içine itiyor. Okullar arası geçişlerin sıklığı, sözleşmelerin kısa süreli oluşu ve işten çıkarılma kolaylığı, uzun vadeli örgütsel bağların kurulmasını zorlaştırıyor. Öğretmenler çoğu zaman bulundukları kurumda kalıcı olmadıklarını bildikleri için, o kurumda kalıcı mücadele ilişkileri kurmaktan da kaçınır hale geliyor. Bu da örgütlenmenin sürekliliğini zayıflatıyor.

Bir diğer önemli unsur ise korkudur. İşten çıkarılma tehdidi, sektördeki yaygın işsizlik ve “yerine başkası bulunur” gerçeği, öğretmenleri görünür olmaktan alıkoyuyor. Sendikal faaliyet, bu koşullar altında yalnızca bir hak arama pratiği değil, aynı zamanda bir risk haline geliyor. Bu risk, bireysel düzeyde çoğu zaman geri çekilmeyle sonuçlanıyor. Böylece güvencesizlik, yalnızca çalışma koşullarını değil, örgütlenme kapasitesini de belirliyor.

Patronların Yalanı: “Piyasa”

Bu yapısal çerçevenin en somut karşılığı ise her yıl öğretmenlerin karşısına sözleşme sürecinde çıkıyor. Önceki yazımızda özel sektör öğretmenlerinin mücadelesi, yalnızca ücret ve sözleşme sorunlarına indirgenemez demiştik. Evet, bunu savunmaya devam edeceğiz. Ama sonuç olarak, sözleşme bu düzenin kaçınılmaz bir sonucu olsa da, özel sektör öğretmenlerinin çalışma koşullarında önemli bir yerde duruyor. Bu ay itibarıyla özel sektörde çalışan öğretmenler için sözleşme dönemi başladı. Binlerce öğretmen şimdiden gelecek eğitim-öğretim yılında nerede çalışacağını garanti altına almak zorunda olduğu bir süreçten geçiyor. Haziran ayına kadar yeni bir okul veya kurs ile anlaşma yapamayan öğretmenler ya başka sektörlerde çalışmak zorunda kalıyor ya da daha da kötü ücret ve çalışma koşullarına mecbur bırakılarak çalıştırılıyor.

Sözleşme görüşmelerinde hepimizin duyduğu söz aynı:”Piyasa böyle!” Piyasa dedikleri şey öğretmenlerin sessizliği, parçalılığı üzerinden kuruluyor. Biz konuşmadığımızda, yan yana gelmediğimizde, patronlar bizim emeğimize değer biçiyorlar. Bize her yıl bir sözleşme uzatıyorlar. Ama o sözleşmede çoğu zaman bizim haklarımız değil, patronun sınırlarını yazıyor. Herkesin çalışma koşullarının ve ücretlerinin farklılaştırıldığı, öğretmen emeğinin bölünüp parçalandığı bir atmosfer yaratılıyor. Bu bir düzen haline getiriliyor. Ve bu düzen güvencesizlik üzerinden kuruluyor. Şikayet ettiğimiz tüm koşullar adım adım bu önemsizmiş gibi gösterilen hamleler ile somutlaştırılıyor.

İşte bu güvencesizlik. Sadece cebimizi değil, sesimizi, davranışımızı, hatta kişiliğimizi belirliyor. Yani yalnızca ekonomik değil; öğretmenin neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğini de belirleyen bir sınır haline geliyor. Patronların maaşlarımızı dahi birbirimizle paylaşmamızı yasaklaması boşa değil. O yüzden bunları daha çok konuşmaya ihtiyacımız var. Üreten, kurumları ayakta tutan biziz piyasayı da dengeleri de ancak böyle değiştirebiliriz. 

Yalnız Değilsin, Sendikan Var!

Bu sistem öğretmeni sadece güvencesiz yapmıyor, aynı zamanda yalnızlaştırıyor. Aynı öğretmenler odasında oturan ama birbirlerinin ne yaşadığını bilmeyen yabancılar haline getiriyor.Yaşadığımız sorunlar karşısında çoğu zaman öfkeleniyoruz. Hakkın yeniyorsa, emeğin değersizleşiyorsa, susturuluyorsan, öfke doğal. Ama bu öfke yalnız kalınca kişiselleşince içe kapanıyoruz.  Ama öfke tek başına bizim işimize yaramaz. Ancak yan yana gelince, kolektifleşince güce dönüşür. 

Tüm baskı mekanizmalarına rağmen, son yıllarda ortaya çıkan örgütlenme deneyimleri, bu döngünün kırılabilir olduğunu hepimize gösterdi. Öğretmenlerin Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası öncülüğünde bir araya gelmesi, güvencesizliğin yarattığı yalnızlığı aşmanın ilk adımını oluşturdu. Bireysel olarak hissedilen çaresizlik, kolektif bir zeminde anlam değiştirdi. Aynı sorunları yaşayan öğretmenlerin yan yana gelmesi, rekabetin yerini dayanışmaya bırakabileceğini gösterdi. O aşılamaz dağlar olarak gördüğümüz sorunlar, birlikte üstüne yürüdükçe küçülen korkularımızmış meğer.

Örgütlenme, bu anlamda yalnızca taleplerin dile getirildiği bir alan değil; aynı zamanda öğretmenin kendisini yeniden tanımladığı bir süreç haline geldi. Öğretmen, bu süreçte yalnızca ders anlatan bir meslek sahibi olmaktan çıkıyor, emeği üzerinde söz söyleyen bir özne haline geliyor. Bu dönüşüm, güvencesizliğin yarattığı edilgenliği (henüz yavaş ve yetersiz olsa da) kırıyor ve öğretmeni yeniden kamusal bir aktör olarak konumlandırıyor.

Dolayısıyla özel sektörde öğretmen emeği üzerine düşünmek, yalnızca çalışma koşullarını tartışmakla sınırlı değil. Bu, aynı zamanda öğretmenin kendisini nasıl gördüğü, diğer öğretmenlerle nasıl ilişkilendiği ve kolektif bir güç olarak nasıl hareket edebileceği sorularını da içeriyor. Güvencesizlik ve yalnızlık üzerinden kurulan bu düzen, ancak bu iki unsurun birlikte aşılmasıyla dönüştürülebilir. 

Bugün gelinen noktada, öğretmenlerin özel sektördeki deneyimi bize şunu gösteriyor: Güvencesizlik ne kadar sistematikse, patronlar ne kadar örgütlüyse, ona karşı geliştirilen dayanışma da öğretmenlerin birliği de o kadar bilinçli olmak zorunda. Öğretmen emeğinin değeri, yalnızca bireysel çabalarla değil, kolektif mücadeleyle görünür ve savunulabilir hale gelebilir. Bu nedenle örgütlenme, yalnızca bir seçenek değil; bu koşullar altında öğretmenlik yapmanın temel koşullarından biri. Örgütlenmek artık bir tercih değil, insanca çalışabilmek ve yaşayabilmek, öğretmenliği sürdürebilmek için bir zorunluluk.