Metal Sözleşmesi Sonucu, ne Zafer ne Bozgun

Metal iş kolunda 2025-2027 toplu iş sözleşmesi sendikaların grev ilanının ertesi günü MESS’in çağrısıyla yapılan toplantı sonrasında imzalandı.

Sınıf mücadelesinde sermaye güçlerinin el yükselttiği, işsizliğin ve yoksulluğun işçilerin sırtında sopa olarak kullanıldığı bir dönem içerisindeyiz. Metal sözleşmesinin sonucunu zafer ya da bozgun biçiminde ifade etmeyen aynı anda birçok parametrenin devrede olduğu bir değerlendirmeye ve bu sözleşmede sol-sosyalist güçlerin aldığı yahut alamadığı sorumluluğu tartışmaya ihtiyacımız var.

Atılan imzalarla iktidarın işçilere dayattığı genel ücret politikası MESS sözleşmesini de belirledi.

İktidarın saptadığı asgari ücret artışı yüzde 27 oranında gerçekleşirken, imzalanan metal sözleşmesinde artış yüzde 28,10 oldu. Yıllık zam oranı bu rakamın üzerinde olsa da, metal işçilerinin geneli yoksulluk sınırı altında kalıyor. Sözleşme, metal işçisinin yaşam koşullarının daha kötüye gitmesini engelleyemeyecek.

Öte yandan, yeni sözleşmeye olumlu tarafından bakarsak, işçi sendikaları tarafından açıklandığı üzere, MESS’in 3 yıllık sözleşme ve esnek çalışma dayatmalarını geri çekmek zorunda kalmasıyla işçilerin önceki kazanımları korundu.

Metal İşçilerinin Örgütsel Pozisyonu

MESS sözleşmesi kapsamında olan 140 bin işçi Türk Metal Sendikası’na 11 bin işçi Birleşik Metal-İş sendikasına üyedir.

Gözle görüneni özellikle vurgulayalım, iki sendika arasındaki oldukça fazla olan nicel farkın metal işçilerinin aleyhine nitel bir belirlenim kazanmaya başladığı kritik bir eşikteyiz.

Masadaki temsil güçleri arasında bu düzeyde bir nicel fark olduğu sürece, Türk Metal’in imza attığı sözleşmenin karşısında Birleşik Metal-İş sendikasının tek başına durarak grev inşa edilebilmesi oldukça zordur. Böylesi zor bir atılım ancak Türk Metal üyesi işçileri de kapsayan ciddi bir örgütsel ön hazırlıkla gerçekleşebilir. Bu özel durumunun asla akıldan çıkarılmaması gerektiği şimdiki sözleşme döneminde bir kez daha görüldü.

Türk Metal sendikası, hiç gizlemeden açıkça metal işçilerinin kazanımlarının tasfiyesinde önemli bir rol üstleniyor. İşçilerin ölümü göstererek sıtmaya razı edilmesi ve bu yolla sıkıştırılan Birleşik Metal sendikasının açmaza alınması, nicel farklılığın nitel belirlenim kazanmasının göstergesidir.

Türk Metal Sendikası, 3 dakikalık donma eylemi ve son hafta çay molalarını 10 dakika uzatmakla sınırlı bir “eylem” biçimi izledi. Sendika işverenin isteği doğrultusunda işçilere mesai baskısı yaptı. Sözümona grev gevezeliği yapılırken MESS’le yapılan ortak eğitimlere metal işçilerinin katılımı zorunlu kılındı. Grev kararı açıklanırken bile grev tarihi açıklanmadı. İşçilerin en önemli silahı olan grev bir “tiyatroya” dönüştürülüyordu.

Türk Metal’in örgütlü olduğu fabrikalarda, işçilerin yoksullaştırma politikalarına karşı yükselen öfkesi, bizzat sendikanın körüklediği “işsizlik ve ekonomik kriz anlatısıyla” sönümlendirildi. Son süreçte, metal fabrikalarında süreklileşen kıdemli işçilerin işten çıkarılması ve fabrikalardaki kimi bölümlerin, kapitalist üretimin genel eğilimi doğrultusunda taşere ediliyor oluşu, işveren ve sarı sendikanın ortaklaştığı anlatının arka planını oluşturdu. Mücadele azmi yerine korku ve teslimiyet örgütleniyordu; şaşırmayın, bizzat sendika tarafından!

Birleşik Metal-İş sendikası üyesi fabrikalarda ise, 6 hafta boyunca birer saatlik üretimi durdurma eylemleri, yürüyüşler ve açıklamalar gerçekleştirildi. Ancak, belli bir tempoyla yapılan fabrika ziyaretleri ve kurul komisyon toplantıları, başka tutumlarla desteklenmediği için Türk Metal’in nicel ağırlığının sözleşme sürecini belirlemesini ortadan kaldıracak düzeye ulaşamadı.

Risk Üstlenme Kapasitesi

Mücadelede öncüleşip sorumluluk arttıkça risk de artar.

Daha önceki yazılarda da belirttiğimiz üzere, Birleşik Metal-İş sendikası, sadece metal işçilerinin değil, metal iş kolunun ülkedeki ağırlığı üzerinden aynı zamanda işçi sınıfının bütününün kavgasında öncülük misyonuyla yükleniyor. Sendika yönetiminin işçi sınıfının ihtiyaçlarını gözeten tutumu da böylesi bir öncülüğü mümkün kılıyor.

Sözleşme özelinde değerlendirirsek, grev şimdiki koşullarda alınması çok zor ve bağlı olarak çok özel ön hazırlık gerektiren bir karardı.

Ülkedeki politik ortam açısından bakacak olursak, grev kararının alınıp başarıyla uygulanması grevlerin ülke çapında yaratacağı etkiyle Mart ayında öğrenci hareketinin yarattığı politik kazanımları aşan sonuçlar açığa çıkarabilirdi. Bu tespit, özel bir istek değil, olayların akışı içinde açığa çıkacak olan nesnel bir gerçekliği belirtiyor. Bu düzeyde yoğun ve gergin bir mücadele ise, elbette aynı zamanda politik olarak donanmış bir öncü işçi kadrosunun tek tek fabrikalardaki önderliğini ve genel önderliğin soğukkanlı ama cüretli tutumunu gereksiniyor.

Artan hayat pahalılığı, yoksulluk ve işsizliğin yarattığı öfke, kendiliğinden kararlı bir mücadele iradesine dönüşmez.

Öfke önemli bir ruh halidir. Ama işçi sınıfı söz konusu olduğunda, harekete geçebilmesi için gereken duruşun sadece bir yanını ifade eder bu duygu. Bizim görevimiz öfkeyi soğukkanlı bir cüretle buluşturacak bir ilişkilenmedir. Öfke, fabrikalardaki işçilerin mücadele iradesinin güçlendirildiği bir derinleşme faaliyetiyle buluşmadığında, her gün her an günlük yaşamın zorluklarıyla boğuşan işçinin dayatılan koşulları kabul etmesi yaşanması yüksek olasılıktır.

Sermayenin kendisi krizde olduğu için düşük zamlara razı olunması dayatması karşısında, işçi sınıfının da bir farklı toplumsal özne olduğu ve sermayenin değil kendisinin çıkarlarını öne çıkarmasının normalleştiren bir bilincin sınıf içerisinde etkin kılınamadığı açık. Sınıfın varlığını ve ihtiyaçlarını öne çıkaran bir bilinç etkin kılınamadığı sürece, özellikle çok yüksek işsizliği de hesaba kattığımızda, işçilerde işten atılma kaygısıyla çalışma koşullarındaki zorlanmayı ve ücretlerin geriye çekilmesini kabullenme eğilimi öne çıkacaktır.

Sermayenin kendi özel ihtiyaçlarını öne çıkarıp sanki bütün gerçeklik buymuş gibi sunduğu medyatik ablukayla güçlendirilmiş ekonomik zor aygıtına ek olarak, bir de güncel Türkiye siyasetinin normali haline gelmiş iktidarın sermaye yanlısı politik zor aygıtının etkisini yadsıyamayız. İktidarın kurduğu acımasız sermaye diktasına karşı çıkan her muhalif tutumun hızla baskılandığı bir gerçeklik içerisinde yaşıyoruz. Şayet greve çıkılsaydı işçilerin bu türden baskılarla karşılaşması kaçınılmazdı ve hayatın gerçekleriyle iç içe yaşayan her işçi bu gerçeği de çok iyi bilir.

Tüm bu politik ve ekonomik zor aygıtının içerisinde, işçilerin içinde bulundukları koşullara karşı duyduğu öfke, enerjiye dönüştürülememiştir. Sıradan işçinin kendi ücret ve çalışma koşullarıyla sınırlı yaklaşımı tarafından belirlenen, sınırlılıkları da bir ölçüde bu yaklaşım tarafından meşrulaştırılan bir sendikal yaklaşım söz konusu olmuştur. Bunu aşacak bir sınıf bilinçli yaklaşıma ihtiyaç vardır.

“Sol”Un Sorumluluğu, Yahut Sorumsuzluğu

Yazı içerisinde birbirleriyle ilişkili iki temel tespitte bulunduk. Bunlardan ilki Birleşik Metal-İş sendikası Türk Metal’in nicel gücünü dengeleyecek bir gücü bu yönde çaba göstermesine rağmen örgütleyememiştir. İkincisi ise, sermayenin çıkarlarının öncelendiği ideolojik-politik hegemonyaya karşı işçi sınıfının ihtiyaçlarının öne çıkarıldığı bir ideolojik-politik alternatifin geliştirilemediği gerçekliğidir. Böylesi bir çıkmaz alanda konumlanan Birleşik Metal-İş sermayenin ideolojik-politik hegemonyasının etkisindeki işçinin kaygılarına göre pozisyon almıştır.

Her iki tespit de aslında, MESS süreci boyunca işçi sınıfının çıkarlarını savunduğunu iddia eden sol-sosyalist güçlerin yaşanan süreçte sorumluluk almakta yetersiz kalmasının doğrudan sonuçlarıdır. Örgütlülük düzeyi, özellikle MESS kapsamındaki fabrikalarda sınırlı olan (daha doğru ifade ile devletin baskı aygıtı aracılığı ile sınırlı tutulan) bir sendikanın tek başına Türk Metal’in nicel ağırlığını ortadan kaldırabilecek, yahut dengeleyebilecek bir örgütsel yoğunlaşma yaratması mucize olurdu.

Sosyalist partilerin işçi sınıfının geneli ile, bu gündem özelinde ise metal işçileri ile kurduğu bağın çok sınırlı olduğu; sınıfın politik öncüsü olma kapasitesini bir kenara bırakalım bir bütün olarak sınıf içerisinde politik bir hegemonyanın başlangıç adımlarını atmakta bile zorlandığı; sınıfı ilgilendiren gündemleri Türkiye’nin gündemi haline de getiremediği ölçüde, tüm bunları Birleşik Metal-İş’in tek başına gerçekleştirmesinin hayalci olacağı açıktır.

İğneyi Birleşik Metal-İş’e batırıyorsak, çuvaldızı da kendimize, sol-sosyalist güçlere batırmalıyız.

İki uç yaklaşıma savrulmadan sorumluluk üstleniyoruz.

Solun sürece müdahale gücünün bu derece sınırlı kaldığı bir gerçeklik içerisinde, Birleşik Metal’in Türk Metal’in nicel gücü ve işçi sınıfının kaygıları tarafından belirlenmek durumunda kalması şaşırtıcı değildir. Pazarlık masasına oturulduğu anda taraflar kendilerinin ve düşmanlarının güçlerinin az çok bilincindedir. Bu gerçeklik içerisinde, Türk Metal imzayı attığı andan itibaren Birleşik Metal’in itirazının bir değişiklik yaratmasının günün koşullarında oldukça zor olduğu açıktır.

Bu tespitimiz atılan imzanın kaçınılmaz olduğu yahut sermayenin önünde durulamaz ölçüde güçlü olduğu gibi bir anlam taşımıyor.

Aksine şunu vurgulamak gerek: Birleşik Metal’in temsil ettiği metal işçilerinin safında MESS karşısında güçlü bir itiraz yürütebilecek bir güç inşa edilebilirdi. Bu güç metal işçileri öncülüğünde işçi sınıfına bir çıkış imkanını sunabilirdi. Ancak imzaların atılma kararı alındığında böyle bir güç inşa edilememiş, grev yapabilecek bir sendikal-politik odak oluşturulamamıştı. Tam da bu sebeple son ana odaklandığımızda gördüğümüz şey bir mecburiyet iken, bir önceki yılın Aralık ayında yükselen metal grevleri sürecinde alınan güçlü inisiyatifin güçlendirilerek sürdürülememesi bir sendikal yetersizliktir. O dönem grev yasağına rağmen gösterilen direniş ve başarı patronlar sınıfını “amiral sözleşmesinde” yenebilecek bir düzeye sıçratılmalıydı.  Fakat bu konudaki yetersizlik Birleşik Metal’den çok daha fazlasıyla sol-sosyalist güçlerin yetersizliğidir.

Sözleşme açıklamasının hemen sonrasında sol-sosyalist cenahtan yazılan “kazandık” ya da tersinden “satıldık” yaklaşımları, tam da bu sebeple aynı “zavallılık” zemininde kesişiyor. Kendine sorumluluk biçmeyen üstenci bakış, metal işçilerinin kavgasına güç vermekten çok uzaktır. Bu güçler “süreçte yokken” sonuçlarına dair yargı belirtmenin ötesine geçemiyorlar. Sürece hiçbir etkisi bulunamayan sol boşa konuşmakta, zavallıca kendisini tatmin etmektedir.

Tam aksine imzalanan sözleşmenin imzalanma anına değil metal işçilerinin sermaye karşısında mücadele sürecine baktığımızda gördüğümüz gerçeklik, bazı sol güçlerin yeterince güç kazanamayan istisna çabaları dışında, yalnız başına mücadele eden Birleşik Metal İş kadrolarıdır. Burada ve yazı boyunca vurguladığımız yalnızlık basitçe bir örgütsel yalnızlıktan ibaret olarak düşünülmemelidir. Masada temsilen bulunacak birkaç farklı örgüt veya sendikanın bu yalnızlığın aşılması anlamına gelmeyeceği de açıktır.

Aksine, bahsedilen yalnızlık işçi sınıfının içinde derinlemesine kök salmış politik öznelerin masada söz sahibi olamamasından kaynaklanıyor. Sınıf mücadelesinin yükselebilmesinin koşulu grev kararını ya da anlaşma kararını kollektif şekilde alabilecek bir sınıfın varlığıdır. Ancak işçi sınıfının politik özneleşmesi kendi kendine, bir gece ansızın olabilecek bir şey değildir. Uzun erimli ve ciddi bir çaba sonrasında işçilerin kendilerini birer özne olarak var edebileceği, ideolojik ve politik cephaneyi kuşanabileceği bir örgütsel dinamik gereklidir.

Bu yalnızlık aşılmadığı ölçüde de, Birleşik Metal’in tek başına sınıf savaşımının dengelerini alt üst edecek bir gücü inşa etmesi mümkün olmayacaktır. Konumuz sözleşme olduğuna göre, bir sonraki MESS sürecine kadar 2 yıl var; sol- sosyalist güçler olarak bu süreçte işçi sınıfının politikleşmesini sağlamanın, sermaye ile karşı karşıya kalındığında işçi sınıfının bir özne ve bir güç olarak masada var olmasının yollarını bulmalıyız.

Bizler bu süreçte epey fazla fabrikayla ilişkilensek de, işçi arkadaşlarla sınırlı bir iletişim düzeyinin ötesine geçemedik. Sermayenin yaşam ve çalışma alanları bir bütün olarak ve çok çeşitli biçimlerde kuşatması karşısında karşı kuşatmayı kuramadık. İşçilerin aileleri ile yaşadıkları semtlerde, vakit geçirdikleri kahvehanelerde yeterince bir araya gelemedik. Ve işçi sınıfının öncü gücü olma iddiasını kuşanan tek tek işçileri özneleştiremedik. Özeleştirimizi, önümüzdeki dönemde metal işçilerinin olduğu her alanda işyeri komitelerden mahalle dayanışma komitelerine ve grev alanlarına kadar uzanan bir alanda kavgayı büyüterek, sınıflar mücadelesinde sermayenin hamleleri karşısında işçilerin hamlelerini güçlendiren bir yoğunlaşma içinde olarak vereceğiz.