46 yıl önce Süleyman Demirel’in başbakan olduğu azınlık Milliyetçi Cephe Hükümeti (43. Türkiye hükümeti), 24 Ocak 1980’de yeni bir “ekonomik istikrar” programını kamuoyuna duyurdu.
Bu program Türkiye ekonomisi açısından önemli dönüşümleri hedefleyen ve deyim yerindeyse bir dönüm noktası olarak hayata geçirilmesi planlanan yeni bir ekonomi politik girişimiydi.
Demirel-Özal ikilisinin, IMF ve Dünya Bankası desteğiyle yabancı sermayeye, borçlanmaya ve ithalata bağımlı bir ekonomik model oluşturulması için uygulamaya koymak istedikleri program tarihte 24 Ocak Kararları olarak bilinecekti.
Kenan Evren’in öncülüğünde 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri darbe ABD’nin onayını da alarak siyasal engelleri aşmış ve 24 Ocak Kararları için uygun ortam sağlanmış oldu.
Bu şekliyle Türkiye kapitalizminin dünya kapitalizmi ile daha derin bir biçimde bütünleşmesi, 1980 sonrası “devletin küçültülmesi” söylemiyle bir önceki dönemin kurumlarının ortadan kaldırılması ve neoliberal politikaların hızla, siyasi aktörlerin direnci olmaksızın uygulanmaya konulması mümkün olmuştur.
24 Ocak’ta Alınan Kararlar
Süleyman Demirel- Turgut Özal ikilisinin IMF ve Dünya Bankası desteğini alarak 24 Ocak 1980’de ilan ettikleri ekonomik kararlar, Türkiye açısından önemli bir dönüm noktası oldu.
İhracata dayalı ekonomi modeli olarak adlandırılan yeni ekonomi modeli, yerli üretimin sınırlandırılarak ithalata ve sıcak paraya bağımlılığın gelişmesine, kamunun özelleştirmelerle üretimden çekilmesine, özel tüketimin arttırılmasına ve özel sektörün kamu kaynaklarıyla desteklenmesine dayanıyordu. TÜSİAD’ın başını çektiği sermaye grubunun çıkarları gözetilen program, ücretlerin düşürülmesi yoluyla yurtiçi talebin daraltılması ve yurtdışı pazarlara ihraç edilecek artı değerin yaratılmasına dayanıyordu.
Kararların içeriği;
- Dolar kurunun yüzde 32,7’lik devalüasyonu,
- Devletin ekonomideki payının küçültülmesi,
- KİT’lerin özelleştirilmesi ve tarımdaki destek alımlarının, sübvansiyonların; fiyat denetiminin kaldırılması,
- Dış ticaretin ve yabancı yatırımların serbestleştirilmesi; İhracatın vergi iadesi, gümrük muafiyeti, düşük faizli kredi gibi yöntemlerle teşvik edilmesi şeklindeydi.
Bu programın uygulanabilmesi için sermaye ve iktidarı tarafından emek hareketinin ezilmesi bir önkoşul olarak görülüyordu. İşte 12 Eylül 1980 askeri darbe sermayenin yardımına koştu. 1980 darbesi esnasında dönemin TİSK başkanı Halit Narin’in; 1980 öncesinde işçi sınıfının sendikal ve siyasal alanda yürüttüğü sınıf mücadelesine referansla söylediği; “Bugüne kadar hep işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde.” sözleri ile hep hatırlanacaktır. Bugünden geriye doğru baktığımızda, bu sözün, 1980 sonrasında belli dönemler dışında, büyük ölçüde geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Neoliberal Dönüşüm
Bu program, aslında Dünya Bankası ve IMF’nin önerileri doğrultusunda, daha önce Latin Amerika ülkelerinde şok doktrini olarak uygulanmaya başlanmış; başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emek cephesini siyasal ve örgütsel olarak hedef alan bir saldırı yöntemi olarak hedefe oturtuluyordu.
Dünya ölçeğinde “Thatcher–Reagan dönemi” olarak adlandırılan neoliberalizm çağının Türkiye’deki işaret fişeği, 24 Ocak Kararları oldu. Sermaye birikim rejiminin bu doğrultuda yeniden yapılandırılması, emeğin kazanılmış haklarının tasfiyesini ve işçi sınıfının pazarlık gücü olarak örgütsel düzeyi aynı zamanda devletin sosyal niteliğinin tamamen budanmasını hedefleyen program, 2002’de iktidara gelen AKP eliyle, özellikle ilk on yılda, büyük ölçüde hayata geçirildi.
24 Ocak Kararları’nın Etkisi Devam Ediyor
Bugüne kadar hayata geçirilen emek düşmanı politikaların neredeyse tamamının temelinde 24 Ocak Kararları vardır desek, bu kesinlikle bir abartı olmaz.
24 Ocak Kararları ve 12 Eylül darbesiyle temelleri atılan, Özal döneminde başlatılan özelleştirme politikaları AKP döneminde çok daha agresif biçimde uygulandı. Bugüne kadar yapılan yaklaşık 68 milyar dolarlık özelleştirmenin 60 milyar doları (yaklaşık yüzde 88’i) AKP döneminde gerçekleştirildi.
1980 sonrasında yeni bir emek rejimi yaratıldı. Esnek ve güvencesiz çalışma biçimleri yaygınlaştırıldı; emek piyasası, ücretlerin sistematik biçimde baskılanmasına dayalı bir yapıya kavuşturuldu.
1980’de toplam sigortalı işçiler içinde yüzde 36 olan kamu işçilerinin oranı, özelleştirmelere paralel olarak 2015’te yüzde 8’e kadar geriledi.
1974’te asgari ücret GSYH’nin yaklaşık yüzde 80’i seviyesindeydi. 2025’te asgari ücret GSYH’ye göre yüzde 43 civarında seyrediyordu. Eğer asgari ücret kişi başına GSYH ile paralel artsaydı, 2025’te olması gereken net asgari ücret yaklaşık 48.000 TL civarında olurdu. 1980 sonrası ücretlerde düşüş başladı ve dönemsel dalgalanmalarla devam etti. 1989’da oran yüzde 34,8’e kadar geriledi (tarihsel dip).
Ücretler 2000’ler den sonra zaman zaman toparlansa da asla 1980 öncesi seviyelerine bir daha ulaşmadı.
Örgütlü İşçi Sınıfının Tasfiyesi
Sendikalaşma oranı 1980’de yaklaşık yüzde 40 iken, 2026 itibarıyla yüzde 14’e düşmüş durumda. Sigortalı işçi sayısı yaklaşık 7 kat artmasına rağmen, büyük bir işçileşme süreci yaşanmış olmasına karşın sendikalı işçi sayısı yalnızca 2,3 kat arttı.
12 Eylül döneminde lokavt ve grev yasakları anayasal güvenceye kavuşturuldu; işçilerin hak grevi fiilen yasaklandı, sendikaların siyasete müdahale etme yetkisi ellerinden alındı. Sendika kurmak ve örgütlenmek neredeyse imkânsız hâle getirildi.
Bugün de aynı oyun sahneleniyor: Grev yasaklarıyla işçilerin üretimden gelen gücü ellerinden alınmak isteniyor. AKP iktidarında grev yasakları sıradanlaştı; 22 grev Cumhurbaşkanı veya bakanlar kurulu kararı ile ya tamamen yasaklandı ya da ertelendi. İşçi sınıfının örgütlenme hakkı yok sayılıyor.
Türkiye ekonomisinin 1980 sonrası, kemer sıkma, sosyal hakların tasfiyesi, emek cephesine dönük saldırılar ve emeğin sermaye karşısında pazarlık gücünün ortadan kaldırılması 1980’lerden günümüze kadar aralıksız olarak devam ediyor.
Türkiye kapitalizminin dünya kapitalizmine eklemlenme yönünde girdiği yönelimler 24 Ocak Kararları doğrultusunda adım adım İnşa edilerek bugüne gelmiştir.
Bu nedenle söz konusu program, aradan geçen 46 yıla rağmen özünü koruyarak kesintisiz bir şekilde uygulanmaya devam ediliyor.
46 yıldır kazanan, gülen sermayedarlar oldu. Artık sormanın zamanıdır, bizim gülmemizin zamanı gelmedi mi?

