El Yazmaları’nın notu: Devrimlerin beşiği, isyanların anavatanı Fransa bir kez daha kitlesel bir halk isyanıyla sarsılıyor. Şimdiden ülke tarihinin en büyük ve en radikal eylemleri arasına giren ve halen sürmekte olan isyan belki de Avrupa’daki neoliberal temsil krizine karşı verilmiş bugüne kadarki en büyük tepki mahiyetinde. Liselerdeki temel ihtiyaçların karşılanması talebiyle başlayan eylemler ülke geneline yayılan ve hızla tüm halk kesimlerini içeren bir niteliğe büründü. Bu büyük isyanı ve Fransa’nın olası yakın gelecekteki durumunu, Fransa’nın Cumhuriyetçi Tarihi isimli kitabın da yazarı olan akademisyen-yazar Selman Saç ile konuştuk.

2026’nın son çeyreğinde birçok isyana tanıklık ediyoruz. Fransa’da yükselen isyanı nasıl yorumlamalıyız? İsyanın temel dinamiği kimler ve bu büyük kitle hareketi ne talep ediyor?
Sanırım küresel ölçekte yükselmekte olan bir dalganın hâlâ erken safhalarındayız. Bu, farklı birçok ülkede devam eden sokak eylemlerini küçümsemek için yaptığım bir tespit değil; bilakis hâkim algının aksine isyanların somut kazanımlara yol açabilecek daha büyük bir dalgaya dönüşme potansiyeline dair gözlemim. İçinden geçtiğimiz tarihsel durak, bütünüyle gerici-faşist dalga üzerinden anlamlandırmanın miadını dolduracağı gelişmelere de gebe. Zira sadece boyun eğen değil, itiraz eden, yaratan, dönüştüren insan da güçlü şekilde sahneye çıkmaya başladı. İnsanı hayvandan artı bir şey olarak tanımlayacaksak belli anlarda haysiyetini koruma refleksini harekete geçirebilme kabiliyetini dikkate almak durumundayız. Nitekim karanlık zamanlarda dağınık, amorf, hareketsiz olarak görülen, uzun zamandır kaderine boyun eğen kitleler, bir anda tarihin motorunu ileri saracak bir irade gösterebilme kabiliyetinden de yoksun değil. Tepkilerin görünür olduğu isyanlar, esasen örtük olarak herkesin eşit derecede insan olduğu ve bu eşitlikçi başlangıcın ancak somut toplumsal-politik koşulların özgürlük, adalet ve eşitlikle yeniden yapılandırılmasıyla sürdürülebileceği yönünde örtük bir bilinç sıçramasını da gösterir. Neden şimdi sorusunun yanıtı ya da halkın bütün varlığıyla meydanları, sokakları doldurması kuşkusuz dünyayı tüketme noktasına getiren ‘felaket kapitalizmi’ne karşı duyulan dizginlenemez öfke ve bunun yarattığı cürettir.
Halk; varlığını, aktörlüğünü ve öznelliğini belki de en belirgin biçimde sokakta sergileyen-performe eden bir kategoridir. Dolayısıyla onun sokaktaki mevcudiyetini ve kendini ifade etme biçimlerini kabul etmek durumundayız; aksi yöndeki her türlü itibarsızlaştırıcı yorum, bizi gerisin geri oligarkların kollarına teslim edecektir. Tarih, sıklıkla bir patlama anı gibi görünen, önü ne kadar kalın duvarlarla örülmüş olursa olsun, o duvarları darmadağın eden —bazen örgütlü bazen dağınık— halk hareketlerinin tarihidir. Sanırım biz yönetilenler-sömürülenler, şayet büyük bir konfora sahip bir grup azınlığın parçası değilsek, daha adil bir yaşam arzusunun ifadesi olan her halk hareketine sadakat göstermek; onu anlamaya ve ondan dersler çıkarmaya çalışmak zorundayız. Mesele hiç olmadığı kadar bizim de meselemiz ve evet bizim hayatlarımız, yapıp ettiklerimiz de bu hikâyenin bir parçası. Kendimize dönebilmemiz için önce Fransa’ya dönmemiz gerekiyor. Devrimlerin, isyanların (bir o kadar da karşı devrimlerin) yurdunda neler oluyor?
Fransa özelindeki bu patlamayı somutlaştırmak için süreci doğru bir tarihsel ve coğrafi çizgiye oturtmak gerekir. Hareket ilk olarak -bugün gelişmiş dünyaya dair konuştuğumuz ne kadar memnuniyetsizlik ve pespayelik varsa hepsinin kat ve kat üzerinde koşullarda yaşamaya mahkûm edilen- Fransa’nın denizaşırı topraklarında başlayıp ardından Paris banliyölerine ve tüm anakaraya yayıldı. Bu durum, başka yerde de ifade ettiğim üzere, Fransa anakarasında da bir tür sömürge koşullarında yaşadığını düşünen milyonların varlığını ve zihinsel olarak bölünmüş bir ülkeyi gözler önüne seriyor.
Fransa ölçeğinde ilk etapta liseli öğrencilerin, sonra üniversitelilerin sokağa taşan talepleri esasen son derece mütevazı beklentileri içeriyordu: Eğitimdeki Parcoursup ve MonMaster gibi dijital ayıklama sistemlerinin yarattığı yabancılaşma ve adaletsizlik duygusu, yüzlerce sınıfın öğretmensiz kalması, güvencesiz sözleşmeli öğretmenlik, harap ve bakımsızlıktan ötürü neredeyse zehirli gaz üreten okul binaları, ders iptalleri vb.
Belki de şu an bu röportajı yapmamızı sağlayan yüzbinlerce insanın sokakları doldurduğu sonrasındaki eylemler ise tam da bu ılımlı taleplerin polis şiddetiyle bastırılmaya, binlerce gözaltıyla püskürtülmeye çalışılmasının ürünüydü. Sanırım toplumun tüm memnuniyetsizlerini (öğrenciler, sendikalar, çiftçiler, emekliler, banliyölü yurttaşlar, prekarize orta sınıflar ve daha niceleri) sokakta görmeye başladığımız 17 Ekim sonrası manzara artık bir “birleşik toplumsal harekete”le karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bu yüzden artık belli kesimlerin taleplerinden değil birçok kesimin yaşam hakkından bahsetmemiz gerekiyor. Bu bağlamda, 1980’lerden bu yana birbirini izleyen iktidarların —Mitterrand’dan Chirac, Sarkozy ve Hollande dönemlerine, oradan da Beşinci Cumhuriyet’in antidemokratik zirvesi olan Macron’a uzanan çizgide— hayata geçirdiği neoliberal yıkım politikaları krizin asıl müsebbibidir. Dolayısıyla sokaklara yansıyan öfke, bu 40 yıllık bilançonun doğal sonucudur; despotların, teknokratların ve oligarkların hüküm sürdüğü bu düzen, halk için artık bıçağın kemiğe dayandığı varoluşsal bir direnişi tetiklemiştir.

İsyanların ve kitlesel eylemlerin adeta beşiği olan Fransa’da 2023’ün haziran ayında da büyük bir isyan patlamıştı. Üç yıl önceki isyanla 2026 Eylül-Ekim isyanı arasında ne gibi farklar var sizce?
Fransa’nın isyan belleği, pek çok coğrafyayla kıyaslanamayacak ölçüde zengindir. Çizdiğiniz bu sınırı 1968 olaylarına, şanlı Paris Komünü’ne ve hatta Büyük Devrim döneminin isyanlarına kadar geri götürmek mümkündür. Benzer şekilde, ulusal düzeyde etki uyandıran dalgalara bakacaksak, yakın dönemin ölçeğini ülkedeki tüm yaşamı kilitleyen 2025’e kadar getirmek de olasıdır. Bu müdahalemin nedeni; bize dayatılan o kusursuz bütünlük illüzyonuna rağmen, hegemonik her sistemin tarihsel ve yapısal olarak pek çok boşluk barındırdığını ve direnişlerle kırılganlaştığını vurgulamaktır. Ancak sorunuzu asıl anlamlı kılan şey; bu boşlukları yaratan halkçı karşı koyuşları ve bunların düzen açısından taşıdığı yıkıcı boyutu birbiriyle ilişkisi içinde -dolayısıyla özgünlüklerini açığa çıkararak- analiz etme zorunluluğudur.
Fransa’daki güncel toplumsal hareketi seleflerinden ayıran ciddi niteliksel farklar var. Fransa, göçmen meselesinin politik bir kriz olarak su yüzüne çıktığı 1980’lerden beri bir dizi isyanla sarsıldı. Fakat müesses nizam, ideolojik ve baskı aygıtlarını kullanarak her defasında bu dalgaların toplumsal kesimler arasında yalıtılmasını başardı: 2005’te banliyöler polis şiddetine ve ırkçılığa karşı ayaklandığında, diğer kesimler bu isyana sırtını döndü. 2016’da iş yasasına karşı ‘Gece Ayakta’ hareketiyle kentli beyaz orta sınıf sokağa çıktı; fakat hareket banliyölere ve alt sınıflara yayılamadı. 2018’de ‘Sarı Yelekliler’ alım gücü ve vergiler için meydanları doldurduğunda, çeperlerden gelen bu kitle yalnız bırakıldı; uzun bir süre büyük sendikalar, kimi sol örgütler onları aşırı sağcı olmakla suçlayıp mesafeli durdu. Ardından sağlıkçıların grevlerini, 2023’te emeklilik reformuna karşı sokağa dökülen milyonları, çiftçi eylemlerini, polislerin katıldığı sektörel başkaldırıları ve nihayetinde 2025’in hayatı durma noktasına getiren genel bloke dalgasını izledik.
Eylül-Ekim 2026 Eylemleri, geçmiş isyanlardan farklı olarak toplumsal hareketler tarihinde niteliksel bir sıçramayı ve eşsiz bir birleşmeyi temsil ediyor. Bir yıl önceki bütçe görüşmeleri sırasında yazdığım makalede belirttiğim gibi: ‘Otoriter rejimlerin ve liderlerin ne yapacağını az çok kestirebilir, zorbalıklarının sınırını öngörebilirsiniz… Ama halkın ne zaman, nasıl bir tepki vereceğini tahmin etmek güçtür. Yönetenlerin her zaman ıskaladığı bir direniş büyüsü vardır.’ İşte bugün tanık olduğumuz şey; bu direniş büyüsünün farklı eylem repertuvarlarını tek bir gövdede harmanlamasıdır. 20. yüzyılın büyük isyanları sıklıkla daha iyi bir gelecek umuduyla hayatı askıya alırken, bugünkü kitleler artık dayanacak gücü kalmadığı için uçuruma giden aracın imdat frenini çeken insanlardan oluşuyor. Bunun doğruluğunu ispatlamak için odağı biraz sokağa çekmek yeterli.
Bir tarafta halk meclisleri kurulurken, diğer tarafta ticari merkezler ve okullar işgal ediliyor; Z kuşağının kendine has neşeli ve alaycı eylem dili (TikTok videoları, kostümlü danslar, ‘aura’ yarışları), Sarı Yeleklilerin ve sendikaların tarihsel eylem tecrübesiyle eklemleniyor. Sokakta gözlediğimiz şey, halkın artık iktidarın ve medya oligarşisinin ideolojik aygıtlarına karnının tok olduğu bilincidir. Tam da bu yüzden orta-üst sınıf bir aileden gelen Elwan gibi bir genç, banliyölerde yaşananlara duyarsız kalmadığı gibi, bu haysiyet ve varoluş mücadelesini denizaşırı topraklara, Gazze’ye ya da Delhi’deki eylemlerine kadar genişletebiliyor. Bütün bunların mahiyetine dair vurgumu tekrarlayarak yanıtımı tamamlamak isterim: Önceki patlamalara ‘tekil toplumsal hareketler’ diyeceksek, bugünkü tabloya tüm taleplerin, öfkelerin ve tecrübelerin kenetlendiği ‘birleşik bir toplumsal hareket’ demek gerekir.
Bu isyanı bir banliyö isyanı olarak görmekte ısrar eden kesimler olduğu görülüyor. Bu saptamaya katılıyor musunuz? Eylemlerin banliyö isyanı olması eylemleri daha mı radikal kılıyor? Eylemlerin radikalliğini başka yerde mi aramalıyız?
Takdir edersiniz ki önceki soruya verdiğim yanıt, kendi içinde bu birleşik hareketin tek bir etiketle işaretlenmesinin imkânsızlığını da gösteriyor. Merceği küçük kasabalara tuttuğunuzda son derece barışçıl ve sınırlı bir reform arzusunu görebilirsiniz; Paris’in merkezine odaklandığınızda bir devrimci durum yaşandığını düşünebilirsiniz; Limoges’da veya diğer kentlerde çöken kamu binalarına baktığınızda ise bir iç savaş tablosu hayal edebilirsiniz. Bu anlamda bu hareket elbette bir banliyö isyanıdır; ama aynı zamanda bir orta sınıf isyanıdır, çiftçi isyanıdır, liseli ve gençlik isyanıdır, memur ve emekli isyanıdır.
Banliyöler; elbette bu tablonun en ağır ve en çıplak yaşandığı, kentsel ve sınıfsal dışlanmışlığın, ırkçılığın ve polis baskısının merkezidir. Dolayısıyla, hiçbir zaman tam anlamıyla ait hissettirilmediği bir ülkede yaşamanın öfkesinin buralarda radikal bir hınçla dışa vurulması son derece doğaldır. Ancak bu hareket yalnızca bir ‘banliyö patlaması’ olarak kodlamak, iktidarın ve sağ medyanın güvenlikçi ve ırkçı söylemine çanak tutmaktır. İktidar ve Le Pen klanı; Créteil ve Seine-Saint-Denis’den gelen gençleri ‘Cumhuriyeti yakan siyah ve Arap holiganlar’, Paris’in görece iyi koşullarda yaşayan gençlerini ise ‘şımarık elitler’ olarak yaftalayarak hareketi bölmeye çalışmaktadır. Oysa zemin giderek daha fazla halkın çoğunluğunun altından kaymaktadır.

Zira ortada kişisel bir gözlemin ötesinde, sert bir sosyolojik gerçeklik var: Fransa’da nüfusun önemli bir kesimi asgari ücretle yaşam mücadelesi verirken derin bir barınma ve geçim krizi hüküm sürüyor. Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan ülkede, servet adaletsizliği öyle bir boyuta ulaştı ki, bir avuç milyarder toplumun neredeyse yarısının toplam varlığına el koymuş durumda. Kamu borcu gerekçesiyle devlet en temel hizmetleri tırpanlıyor; taşrada hekim bulmak imkânsızlaşırken, okullar bütçesizlikten çöküyor ve 2017’den beri öğrenci başına ayrılan kaynak hızla er(itil)iyor. Üstüne oligarkların kontrolündeki medya tekelleri, yaşanan bu cehennemi sanal bir refah masalıyla perdelemeye çalışıyor. Kendi gerçekliğinin farkında olan, rekor vergi oranları altında ezilen halkın vergi var hizmet yok diyerek isyan etmesi kadar doğal bir şey yok sanırım.
Sonuç olarak bugünkü radikallik, tam da bu yapay bölünmenin reddedilmesinde yatmaktadır. Tıpkı Hindistan’da Başyargıcın işsiz gençlere ‘hamamböceği’ demesinin ardından kurulan Hamamböceği Halk Partisi’nde Hindu, Müslüman, Hristiyan ve her kasttan gencin omuz omuza vermesi gibi; Fransa’da da banliyönün çocuğu ile seçkin bir Paris lisesinin öğrencisi, yoksul Müslüman ile kentli orta sınıf Fransız ilk kez omuz omuza durmaktadır. Bugün radikalliği arayacağımız yer, iktidarın köpürttüğü kontrolsüz şiddet görüntüleri değil; halkın ‘uçuruma giden aracın imdat frenini çekme’ kararlılığı ve egemenlerin kurduğu tüm fay hatlarını geçersiz kılan bu tarihsel dayanışmasıdır.
İsyan, hareketlerin hareketi olarak cereyan ediyor. Bu durum isyanda bir zaaf oluşturuyor mu yoksa aksine eylemleri güçlendiriyor mu sizce?
Kültürel ve kimliksel taleplerin öne çıktığı 1968 eylemleri de 2008 sonrası ekonomik talepleri merkeze alan yeni toplumsal hareketler de benzer zaaflarla eleştirildi. Bu eleştirilere göre halk; tetikleyici bir olayla sokağa dökülüyor, zengin bir eylem repertuvarıyla iktidarı zorluyor, ancak bir süre sonra kalıcı bir kazanım elde edemeden evine dönüyordu. Bütünüyle katılmasam da bu yorumu destekleyecek pek çok örnek bulmak mümkün. Çünkü mesele tam da bu tükeniş anında, tarafların dayanıklılık kapasitesinin nerede düğümlendiğinde gizlidir. Nitekim Yanis Varufakis’in o isabetli tespiti tam da bu noktayı işaret eder: ‘Devletlerin bekleme gücü vardır; insanlarınsa yok. Macron iktidarı da tam olarak buna güveniyor; süreci zamana yaymayı, gerekli görürse parlamentoyu baypas eden 49.3 maddesine sığınmayı ve diyalog illüzyonları ile toplumu oyalamayı çok iyi biliyor. Üstelik sendikalaşma oranının yüzde 10’larda süründüğü bir ülkede, devletin bu oyalama taktiğine karşı eylemleri tek merkezden sevk edecek kurumsal bir yapının bulunmayışı, ilk bakışta hareketin en büyük zafiyeti gibi görülebilir.
Fakat her türlü alışıldık iktidar tertibatını, oyalama taktiklerini boşa düşürecek şekilde bugün yaşadığımız tablo kültürel, politik ve ekonomik taleplerin (farklı tonlarda da olsa) aynı anda yükseltildiği tamamen farklı bir ‘tarihsel jeste’ denk düşüyor. Paris’in zengin mahallelerinin, daha önce sokağa çıkmamış okulların ve muhafazakâr semtlerin birer eylem alanına dönüşmesi; iktidarın ve sağ medyanın tüm ayrıştırıcı müdahalelerine rağmen beyaz Fransızların banliyölerle dayanışmakta ısrar etmesi, tüm memnuniyetsizliklerin eklemlendiği bir momentte olduğumuzu gösteriyor. Bu demokratik ve popüler taleplerin birbiriyle çatıştırılması ya da bazı kesimlerin eylem kararlılığından koparılması bu kez hiç de kolay değil. Üstelik Sırbistan örneğinde açıkça gördüğümüz üzere, bugünün halk isyanları geçici birer itiraz hareketinden ibaret değil; aksine, bir noktadan sonra mevcut yapıyı söküp atacak o alternatif kamusal ve politik kurumsallığı var edebilme büyüsüne de sahip. Fransa ölçeğinde bu ihtimali güçlendiren özgün aktör jestleri de söz konusu.
Nitekim Mélenchon çizgisindeki sol aktörler ve CGT öncülüğündeki sendikalar, güvenlik aygıtının sertleşen baskısına rağmen bu kez çok daha başarılı bir sınav veriyor. Dünyanın pek çok yerinde seçime altı ay kala ‘Hesaplaşmayı sandığa bırakalım’ diyecek radikal sol yapılar, Fransa’da kendilerini doğrudan halkın ve sokağın kollarına bırakmış durumda. Seçimin tüm siyasal alanı yuttuğu günümüz dünyasında, Fransa’da bambaşka bir imkân filizleniyor: Şayet seçim birileri için hâlâ önemliyse, bunun ancak bu toplumsal hareketin organik bir parçası olarak kotarılabileceği netleşiyor.
Sokağa çıkan kitlelerin önemli bir kısmının siyasete yabancılaşmış ve sandığı boykot eden kesimlerden oluşması, Fransız radikal solu için bu geniş kitleleri yeniden dönüştürücü bir hatta kanalize etme fırsatı sunuyor. Nitekim iktidarın köpürttüğü şiddet söylemi dağıldıkça; barınma, eğitim, sağlık, yaşam maliyetleri ve polisin ırkçılığı gibi sıradan halkın temel meseleleri, şimdiden kamusal tartışmaların ve yaklaşan seçimlerin ana eksenini oluşturmaya başladı bile. Elbette şu şerhi düşmek durumundayım; seçim sınırlılığında düşünme hatasına düşmemeliyiz. Çok uzun zamandır Fransa’da sokağa taşanlar tam da seçim dışı bir yolun imkanını yaratmaya çalışıyorlar. Seçime katılımın özelliklerde gençlerde düşük olması ya da daha doğrudan demokrasi pratiklerinin ısrarla savunulması veyahut Sarı Yelekliler sonrası kurulan Komün deneyimleri tam da bu kararlılığı gösteriyor. Kısacası, bugünün isyanı geleneksel siyasetin sınırlarını zorlayan, geleceği kendi elleriyle kurma iradesi gösteren yepyeni bir siyaset biçiminin doğum sancısıdır.
Görece daha barışçıl eylemlerin sert müdahalelerle karşılaştığı, radikal ve yer yer kontrolsüz olarak nitelenen eylemlerin ise önlenmediği görülüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Sanırım güneşin altında değişmeyen çok az şeyden biri bu: Düzen yanlıları ve sistemin muhafızları, her türlü ilerici hareketi ya da kriz anını bir yandan derin bir panik ve korkuyla karşılarken, öte yandan kendi tahakküm pozisyonlarını tahkim etmek için bir fırsat olarak görüp ikircikli bir ruh haline kapılırlar. Fransa’daki otoriter-neoliberal Macron iktidarı da –ki bu rejim, kabaca kırk yıllık neoliberal bir sürekliliğin nihai zirvesidir– tam olarak bu operasyonel aklı işletiyor.
Fakat, muhtemelen pek de dikkate almasalar da, orantısız polis şiddetiyle eli kopan, yüzü dağılan henüz on sekizini bile doldurmamış gençlerin ve gözaltına alınıp hücrelere tıkılan 10 bine yakın insanın yarattığı devasa bir toplumsal öfke birikiyor. Yine de ısrarla bir yanılgı içinde olsalar da, düzen yanlıları en meşru talepleri dahi görünmez kılmak adına tüm gündemi şiddet eksenine sıkıştırmaya çalışmaya devam edecekler. Daha sokaklarda göstericiler namına görünür ve organize bir şiddet dalgası dahi yokken, televizyon ekranlarında yakılıp yıkılan dükkânların, yağmalanan binaların saatlerce köpürtülerek verilmesi hem büyük bir korkunun hem de ideolojik bir mistifikasyonun ürünüdür. Amaç bellidir: Haklı olan taleplerin üzerini örtmek, sokağın meşruiyetini kriminalize etmek ve toplumu korku siyasetiyle hizaya getirmek. Halkın tüm yasaklamalara rağmen sokaklara akın etmeye devam etmesi, rıza üretme mekanizmalarının, polis şiddetinin, gözaltılardaki kötü muamelelerin işe yaramasının artık pek de kolay olmadığını gösteriyor.
Yine de sermaye çevreleri ve iktidar, neoliberal hegemonya için potansiyel bir tehdit olarak gördüğü alternatif politik aktörleri tasfiye etmek için bu kriz momentini adeta bir can simidi gibi kullanmayı arzuluyor. Tam da bu yüzden iktidar cenahından merkez sola, oradan aşırı sağa kadar uzanan o görünmez mutabakatla; vaktiyle aşırı sağa yöneltilen ithamlar bugün radikal sola doğrultulmakta, radikal sol mütemadiyen ‘cumhuriyeti yıkacak tehlikeli bir odak’ olarak yaftalanmaktadır. Jean-Luc Mélenchon’un sürekli olarak medya oligarkları ve düzen siyasetçileri tarafından hizaya çekilmeye, ısrarla ve kötü niyetle bir şiddet faili olarak gösterilmeye çalışılması tesadüf değildir; aksine iktidardan medya tekellerinden verilen özel talimatların sahadaki izdüşümüdür. Ancak tarih bize şunu göstermiştir: Bu tür operasyonel ablukalar ve medya linçleri, radikal siyasetin halkla bağını koparmak bir yana, onun gerçek zeminini daha da berraklaştırıyor. Bugün yaşananlar, radikal aktörlerin ancak ve ancak saray koridorlarında veya parlamentonun steril salonlarında değil; doğrudan sokaktaki yoksulların, dışlananların ve isyan eden kitlelerin içinde kalarak bu neoliberal oligarklarla mücadele edebileceğini bir kez daha ve çarpıcı bir tecrübeyle gözler önüne sermektedir.

Fransa egemen sınıflarının Ukrayna savaşı karşısındaki tutum ile isyan arasında nasıl bir bağlantı kurabiliriz?
Gelişmiş Batı dünyasında otoriterleşme dalgası tırmanırken, bu sürecin Ukrayna savaşı ve İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımla eşzamanlı olarak derinleşmesi devasa bir toplumsal çelişkiyi açığa çıkardı. Amerika’da, İngiltere’de ve bilhassa Fransa’da halklar mazlumlardan ve Filistin’den yana saf tutarken; iktidarların toplumun bu iradesine direnerek İsrail yanlısı tutumda ısrar etmesi, yönetenler ile yönetilenler arasındaki antagonizmayı (uzlaşmaz çelişkiyi) sürdürülemez bir noktaya taşıdı. Bu tarihsel kırılmada halkların geri adım atmayacağı ve diz çökmeyeceği ortadadır.
Benzer bir hegemonik akıl dışılığı Ukrayna Savaşı zemininde de okumak mümkün. Savaşın başında ‘arabulucu’ rolüne soyunmaya çalışan Macron, zamanla Ukrayna’da sahaya asker göndermeyi dahi tartışmaya açacak kadar sert bir Rusya karşıtlığına evrildi. Avrupalı egemenlerin Ukrayna’ya yönelik desteği, koşulsuz bir özgürlük arzusundan ziyade, bu savaşı Avrupa’yı askeri-güvenlik aygıtları üzerinden yeniden yapılandırma ve militarize etme fırsatı olarak görmelerinden beslenmektedir. Fransa’da öyle köklü bir Rusya karşıtlığı inşa edildi ki; geçmişte De Gaulle tarzı ‘bağımsız/bağlantısız’ bir hat savunmaya çalışan aşırı sağcı Marine Le Pen dahi söylemini hızla sertleştirmek zorunda kaldı. Yine de Le Pen bir ayağı frende ilerliyor; bir yandan işgali kınarken, diğer yandan Fransa’nın koşulsuz yardımının ülkeyi askeri ve ekonomik olarak zayıflatacağını öne sürüyor. Mélenchon öncülüğündeki Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) ise, Rusya’nın saldırganlığını kınamakla birlikte NATO ve ABD’nin gerilimi tırmandıran militarist rolünü teşhir ederek çözümün tırmanmada değil, diplomaside olduğunu savunuyor.
Yapılan pek çok kamuoyu araştırmasının da gösterdiği üzere, Fransız halkı Ukrayna ile dayanışmayı desteklese de bu durumun kendi yaşam koşullarını tarumar eden bir gerekçeye dönüştürülmesine kararlılıkla karşı çıkıyor. İşin püf noktası da tam olarak burada yatıyor: Kendisi giderek güvencesizleşen, kamusal hizmetleri tarumar edilen ve günden güne yoksullaşan bir halkın, savaşın ve krizin bedelinin oligarklara değil kendisine kesilmesinden rahatsız olmaması imkânsızdır.
Sıradan yurttaşlar; zenginlerin üzerindeki vergiler sıfırlanıp dış yardımlara ve savaş bütçelerine devasa kaynaklar zahmetsizce aktarılırken; emeklilik yaşının yükseltilmesini, sağlığın, eğitimin ve ulaşımın ‘kemer sıkma’ adı altında tırpanlanmasını net bir şekilde görüyor. Üstelik bu güvenlikçi ve militarist söylem, silahlanma aygıtlarının hızla ülke içine, yani sokağa yönelmesine yol açıyor. Macron ve temsil ettiği rejim, otoriterleşme dozunu tam da bu güvenlikçi kılıfın arkasına saklanarak pervasızca sertleştiriyor.
İşte halkı sokağa döken, barikatları kurduran ve geri adım atmama kararlılığını besleyen şey tam da bu derin öfkedir: Dışarıda savaşa, militarizme ve soykırıma cömertçe bütçe ayıran egemenlerin; içeride halka yoksulluktan, polisin gaz bombasından ve copundan başka hiçbir şey layık görmemesi… Bu yüzden Fransa’da sokağa taşan isyan, yalnızca emeklilik yaşına ya da geçim krizine verilmiş reaksiyonel bir yanıt değildir; egemenlerin güvenliğe, savaşa ve sermayeye dayalı düzenine karşı ‘Artık yeter!’ diyen halkçı bir barikat, sokağın kurduğu doğrudan bir demokrasi imkânıdır. Ve öyle ya da böyle anti emperyalist, enternasyonalist bir ruhu da içinde taşımaktadır.
Kriz, savaş, otoriterleşme ve temsil krizi…Neoliberalizm artık bir sınıf dengesi yaratmak yerine batı rejimlerinde giderek otoriterleşerek ayakta kalmaya çalışıyor. Avrupa’da çok hızlı dönüşümlerin gerçekleştiğine tanık oluyoruz. Otoriterleşme ve alt sınıflara yönelik saldırıların sürmesi halinde yakın gelecekte Fransa’da bizi ne bekliyor olabilir?
Sanırım, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Fransa’da da neoliberal iktidarlar çok uzun zamandır geniş toplumsal kesimlerin rızasını üretme refleksini tümüyle yitirmiş durumda. Ya da daha doğru bir ifadeyle; egemenler açısından kitlesel rıza arayışı artık maliyetli bir külfete dönüştüğü için, hegemonyadaki bu devasa açığı olağanüstü rejim araçlarıyla telafi etmeyi yeğliyorlar. Fransa’da peşi sıra gelen hükümetler sınıflar arası bir denge kurmak yerine; ırksal, dinsel ve kültürel hatları derinleştirerek gerçek sınıfsal çelişkiyi görünmez kılmaya çalıştılar. Soruyu yormamak, uzatmamak adına şunu kısaca vurgulayayım; Fransa özelinde bu tablo, Beşinci Cumhuriyet Anayasası’nın antidemokratik yapısıyla birleşmektedir. 1962’den bu yana parlamentoyu ikincilleştiren, merkez dışı aktörleri tasfiye eden bu rejim; Macron döneminde meclisi hiçe sayan 49.3 maddesinin rutin kullanımıyla ve daha bir dizi uygulamayla tam bir otoriter teknokrasiye dönüşmüştür. Rıza üretemeyen düzen, yönetim krizini güvenlikçi aygıtlarla ve anayasal zorbalıkla aşmaya çalışmaktadır.
Artık sermaye yanlısı otoriter ya da otoriterleşmeye meyletmekte olan rejimler en ufak tavizi dahi vermek istemiyorlar. Bunun yaratacağı maliyet ekonomik olmaktan ziyade daha büyük bir tehdidi barındırıyor: Halkın herhangi bir unsurunun sokakta sonuç elde etmesi; gerçek politik aktörün sokak olduğunu ve bu iktidarlara bal gibi geri adım attırılabileceğini gösterecek. Dünyanın her yerinde politik sahneden indirilen halkın öznelikteki ısrarı yeni nesil otokratlar için asıl tehdittir. Zira kurumsal siyasette minik kıpırdanmalar dışında durumu tersine çevirecek bir güç görünmüyor. Yine de bitirirken politik aktörler üzerinden olasılıkları toparlamak isterim. Bu kriz konjonktürü, Fransa’nın yakın gelecekte ikili bir yol ayrımına sürüklendiğini gösteriyor.
Birinci yol, sermayenin, merkez sağın ve solun enkazı üzerinde tanzim edilen aşırı sağ/faşist dalgadır. Halkın sokaklara akın etmesi, maalesef halkın değil ama Fransız müesses nizamının ve sermayesinin hızla Le Pen klanının arkasında dizilmesini beraberinde getirebilir; ki uzun zamandır bunun ayak seslerini duyuyorduk. Bunu püskürtebilecek yegâne güç sanırım halk, dolayısıyla sokaktır. Aksi takdirde Macroncu otoriteryanizmi belki mumla aratacak şekilde aşırı sağ ya da yeni nesil faşizm —görünürde onlara karşı gibi dursa da— sermayeyle ortaklaşacağı yeni bir karanlık dalga yaratabilir. Fransız halkı 2002’den beri “Faşist Le Pen gelmesin” diye kerhen cumhuriyetçi cepheye oy verdi. Gelinen noktada muhafazakâr ve milliyetçi sağ çoktan Le Pen’e kaymış durumda. Anketlerde ilk turda yüzde 30’un üzerinde görünen Le Pen, Vichy çocukları olan ve Cezayirlileri avlayan kökleriyle birlikte bugün müesses nizamın yedek parçası haline getirilmiştir. Merkez solundan merkez sağına bütün iktidarlar, sermaye ve medya tekelleri on yıllar boyunca Le Pen klanının normalleştirilmesini sağlayacak politikalarda ısrar etmişlerdir. Gelinen noktada bunu açıkça savunacaklarını öngörmek için kâhin olmaya gerek yok; sermayenin varlığı için her türlü diktatörlüğe kapı aralayacağını bilecek asgari tarih bilgisine sahibiz. Eğer sokaktaki toplumsal dinamik politik bir programa evrilemezse, Macron’un bıraktığı enkazın üzerine Le Pen klanının ırkçı ve faşizan rejimi oturacaktır.
İkinci yol ise, sokaktan süzülerek gelen bu birleşik halk dalgasının yarattığı kurucu imkândır. Bugün Fransa’da sokağın ve halkın özneleşme iradesi yeniden sahnededir. Çok sık dolaşıma girdiği için şuna da değinmeden duramıyorum: “Sokak eylemleri yüzünden Le Pen kazanacak, tek kurtuluş sosyal demokrasidedir” diyen ve asgari düzeyde tarihsel bilgi dahi içermeyen bu ideolojik pozisyon, aslında neoliberal yıkımın mimarı olan sosyal demokrat/merkez sol iktidarların asıl suç ortaklığını ifşa etmektedir. Eğer Mélenchon ve radikal sol, medyadaki “vandal” etiketlerini yırtıp atarak eğitimi, sağlığı, barınmayı ve kamu hizmetlerini kampanyaların merkezine taşıyabilirse; sokak mitingleri ve kapı kapı dolaşma maharetiyle bu dalgayı büyütebilirse, sadece Le Pen tehlikesini bertaraf etmekle kalmaz; Beşinci Cumhuriyet’in antidemokratik yapısını tasfiye edecek kurucu bir halk cephesi zaferine de imza atabilir. Sanırım ılımlı sol aktörlerin radikal sola dair kuşkularını dağıtacak da radikal sola kuşkuyla bakan halk kesimlerini ikna edebilecek de yegâne güç halk hareketi. Elbette bitirirken bir kez daha altını çizmek isterim; bu yeni halk isyanı seçim dışı bir dizi imkânı da içinde barındırıyor. Bu yüzden dünyayı saran halk isyanlarına, yani malzemeye bakmaya, devam etmeliyiz. Daha yeni, bir Sırbistan örneği yaşadık. Buna benzer şeyleri başka yerlerde de görmemiz şaşırtıcı olmayacaktır. Sadece despotlar değil halk hareketleri de birbirlerinden öğrenir. Sistemle yıkıcı bir ilişkideki dünya halklarının ortak hafızası, küresel eşitsizliğin ve otoriterizmin surlarında yeni gedikler açmaya devam edecektir.


