Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığı görevine gelmesiyle birlikte, ülkede adaletin yeniden tesis edileceğine dair iddialı bir söylemin inşa edildiğini görüyoruz. Neredeyse her hafta Gülistan Doku cinayeti veya Ahbap derneği soruşturması gibi toplumu derinden sarsan, sansasyonel davalara tanık oluyoruz. Ancak bu davalarda yaşanan gelişmelerle peş peşe gelen gözaltı ve tutuklama kararları öylesine yoğun ki ne toplumsal ne de bireysel hafızamız ve dikkatimiz bu hukuki süreçleri sağlıklı bir şekilde takip edip anlamlandırmaya yetmiyor. Adalete olan inancımızın güçlenmesi şöyle dursun daha da büyük karamsarlık, tükenmişlik ve adaletsizlik duygusu içimize yerleşerek geleceğe dair umutlarımızı zedeliyor. Hak ve hukuktan uzaklaştıkça hukuki terimlerin gündelik dile ve mücadele diline de hızla bir şekilde sirayet ettiğini görüyoruz.
Adalet mücadelesini güçlendirmek ve mevzilerde gereksiz kalabalık yaratan durumları ayıklamak ve güncel tabloyu biraz berraklaştırmak için Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İzmir Şube eski başkanı Avukat Şule Arslan Hızal ve yine İzmir Şube Yöneticisi Avukat Duygu Saylan’la konuştuk.
Öncelikle şu soruyla başlamak istiyoruz: Sokaktan birini çevirip ”Türkiye’de hukuk var mı?” diye sorsak muhtemelen ”yok” diyeceği bir zamanda, AKP-MHP iktidarının Akın Gürlek görüntüsüyle geçmişten bugüne uzanan bazı davaların yeniden açtığını görüyoruz. Bizler sıradan insanlar olarak, son dönemdeki bu dava sağanağını nasıl anlamalı ve yorumlamalıyız? Akın Gürlek üzerinden bir “Adalet tesis ediliyor.” imajı mı yaratılmaya çalışılıyor sizce?
Şule Arslan Hızal: Birkaç sansasyonel dosyanın açılmasıyla adalet tesis edilmiyor. Bugün kamuoyuna “devlet hesap soruyor” görüntüsü verilmeye çalışılıyor olabilir. Türkiye’de mahkemeler, yasalar ve yargı kurumları elbette var. Ancak toplumun giderek artan bir kesimi, bu kurumların bağımsız ve tarafsız çalıştığına dair güvenini kaybetmiş durumda. Bunun temel nedeni de hukukun öngörülebilirliğinin zayıflaması ve benzer olaylarda farklı uygulamaların ortaya çıkmasıdır.
Yargının eleştirel gazeteciler, öğrenciler, sendikacılar, siyasetçiler, hak savunucuları, devrimciler söz konusu olduğunda da aynı hassasiyet ve titizlikle hareket edip etmediği belirleyicidir.
Akın Gürlek, ÇHD’li avukatların yargılandığı davada görev yapan mahkeme heyetinin başkanı olarak yer aldı ve dava sonunda ağır hapis cezalarına hükmeden heyetin başında bulundu. Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder Davaları, Canan Kaftancıoğlu Davası, Şebnem Korur Fincancı Davası, Sözcü Gazetesi Davası, Enis Berberoğlu Kararı gibi pek çok davada yargıçlık yaptı. Bu davalar, avukatlık faaliyetinin yargılandığı, savunma hakkının sınırlandırıldığı, mahkemenin bağımsızlığının tartışıldığı, yasanın uygulanmadığı, ifade özgürlüğünün dar yorumlandığı, siyasi faaliyetlerin kriminalize edildiği, gazetecilik faaliyetinin yargılandığı, Enis Berberoğlu hakkında verilen Anayasa Mahkemesi ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle kamuoyunda geniş tartışmaya konu olan davalar olmuştur.
Hukukun siyasallaşması tartışmalarının başında Akın Gürlek yer aldı. Bugün Akın Gürlek üzerinden bir “adaletin yeniden tesisi” söylemi kuruluyor. Geçmişte bu denli tartışmalı yargılamalarla özdeşleşmiş isimden adalet beklemek mümkün mü?
Duygu Saylan: Sokaktaki insanın “hukuk yok” demesi bir duygu değil, gündelik bir deneyim. Gazetecilerin haberleri nedeniyle, avukatların mesleki faaliyetleri sebebiyle tutuklandığı, yüzlerce kişinin bir gecede gözaltına alındığı bir dönemde eski dosyaların birden açılması, haklı olarak hem umut hem kuşku yaratıyor. Bence bu “dava sağanağı” iki yüzlü bir süreç.
Bir tarafta gerçek taleplerin sahiplenilmesi var. Gülistan Doku’nun akıbetini sormak da, Uğur Mumcu’nun katillerinin bulunmasını istemek de adalet arayan herkesin ortak talebidir, atılan adımlar elbette ki değerlidir. Ama devlet bu dosyalara toplumun ortak talebi olarak değil, belirli kimliklere seslenmenin araçları olarak bakıyor. Gülistan Doku dosyası Kürt kadın hareketinin ve feministlerin; Mumcu, Emeç ve Üçok dosyaları Kemalist kamuoyunun; Muhsin Yazıcıoğlu dosyası milliyetçi kesimin uzun süredir gündemde tuttuğu dosyalar. Her kesime “kendi dosyası” sunuluyor; talep karşılanıyor ama hikâyeyi artık onu yıllarca taşıyanlar değil, devlet anlatıyor.
Bu sahiplenmenin neden ikiyüzlü olduğu aynı dönemde çıplak biçimde görülüyor. Cumartesi Anneleri hâlâ Galatasaray Meydanı’ndan polis bariyerleriyle ayrılmış durumda, ESP soruşturmasında Suruç katliamında ölenleri anmak suç delili sayıldı; hangi ölümün hatırlanacağına yine devlet karar veriyor. Bu dosyaların çoğunu yıllarca aynı kurumlar takipsizlikle kapattı. Neden “meçhul” kaldıkları sorulmadan yalnızca bugün “aydınlatıldıkları” duyuruluyor. Faili meçhul, tarihsel olarak çoğu zaman failin devletin içinde arandığı dosyaların adıdır. Devletin kendi geçmişinin hem soruşturucusu hem anlatıcısı olduğu bir süreç, hakikatle yüzleşme değil hakikatin yönetimidir. 90’ların Kürt faili meçhullerinin ve zorla kaybetmelerin kapsama girip girmeyeceği de samimiyetin asıl sınavı olacaktır.
Diğer tarafta ise eş zamanlı bir baskı var. Aynı dönemde LGBTİ+ dernekleri, sol-sosyalist örgütler, gazeteciler ve sendikacılar yoğun soruşturma ve tutuklamalarla karşılaştı; sadece NATO Zirvesi öncesinde 179 kişi tutuklandı. Meclis’ten geçmeyen “özendirme” suçu savcılık yazısında aktivistlere yöneltilebildi.
Avukatlar da doğrudan hedef oldu. Benim de üyesi olduğum ÇHD’nin İstanbul Şube Başkanı Ezgi Önalan ters kelepçeyle gözaltına alınıp tutuklandı; gerekçeler arasında müvekkil görüşmeleri ve avukatlık ücretleri vardı. Yunusemre Işık, Doğa İncesu, Berdan İdil Öksüz, Özgürlük için Hukukçular Derneği’nden Sezin Uçar ve İBB davasında savunma yapan Mehmet Pehlivan da tutuklu. Son zamanlarda toplu gözaltılarda kollukta, mevzuatta dayanağı olmayan bir “menfaat çatışması” gerekçesiyle müvekkillerimizden ayrılmaya zorlanıyoruz. Bazı şüpheliler seçtiği avukatla hiç görüşemiyor, ifadesine, sorgusuna kendi avukatı giremiyor. Savunmanın kolluk kapısında daraltıldığı yerde adaletin genişlediğinden söz etmek mümkün değil. Savunma hakkını, kanunilik ilkesini ve masumiyet karinesini sahiplenmek, mevcut düzene meşruiyet atfetmek anlamına gelmez; çünkü bunlar emekçilerin ve ezilenlerin tarihsel mücadelesinin kazanımlarıdır. Ancak gerçek bir adalet arayışının mevcut hukukun sınırlarına hapsedilemeyeceğini de akılda tutmak gerekir.
İBB ve Ekrem İmamoğlu süreci ortada. Sadece onlarla da sınırlı değil: 29 belediye başkanı tutuklu, 35’i görevden uzaklaştırılmış. Dosyaların içeriğini bilmiyoruz ve masumiyet karinesi esastır. Ama operasyonlarla eş zamanlı olarak çok sayıda muhalefet belediye başkanının AKP’ye geçmesi, yargının yerel siyasetin haritasını yeniden çizdiği kaygısını besliyor. Belediyeler kentsel rantın dağıtıldığı yerel iktidarlardır; denetimleri ise kentsel servetin kimin eline geçeceğine göre şekillenir. Zeytinlikler ve ormanlar madenciliğe açılırken yaşam alanlarını savunanlar kovuşturuluyor. Sokak hayvanlarına yönelik düzenlemeler ise “güvenli sokak” talebiyle bazı kesimleri tatmin edip bedeli hayvanlara ve onları savunanlara ödetiyor.
Yani evet, bir “adalet tesis ediliyor” imajı üretiliyor. Bu da rıza ve zorun birlikte kullanılmasıyla yapılmaya çalışılıyor. Ama rıza ile zorun birlikte kullanılması bu iktidara özgü bir sapma değil, kapitalist devletin olağan işleyişi. Değişen, rızanın zayıfladığı yerde zorun daha çıplak görünmesi. Peki hukuk kimin hukuku? Hukuk sınıfların üstünde tarafsız bir hakem değil, devletin sınıfsal karakterinin ifadesidir. Burjuva hukukunun biçimsel eşitliği, mülk sahibi ile emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan arasındaki maddi eşitsizliği güvence altına alır. Fon soruşturmasında devlet küçük yatırımcının koruyucusu olarak sahneye çıktı; aynı günlerde ödenmeyen ücretlerini isteyen maden işçilerinin sendikacıları, işçiler kazandıktan hemen sonra “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”ten tutuklandı; grev hakkı ertelemelerle fiilen askıda. Devlet sermayenin bütününü değil, kendi bloğu içinde dengeyi bozanları disipline ediyor; emek-sermaye çatışmasında konumu değişmiyor.
Bütün bunları kabine değişikliklerinden ve Erdoğan sonrası tartışmalardan da ayrı okuyamayız. Kendi tabanı olmayan, merkeze bağlı isimlerin güvenlik ve yargıya getirilmesi; Kürtlere yönelik barış söyleminde “uzlaşma”, “aile” ekseninde sertleşme, belediyelerde operasyon ile parti değişikliğinin eş zamanlılığı, koalisyonu bir arada tutmanın araçları.
Sorunuza atıfla sıradan insanlar olarak davaları tek tek değil, bütün olarak değerlendirmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Kime dokunuluyor, kime dokunulmuyor? Hangi talep sahipleniliyor, hangisi susturuluyor? Hangi suçta paranın izi sürülüyor, hangi hak arayışı “terör” ya da “tahrik” sayılıyor? Hangi ölüm hatırlanıyor, hangi anma suç? Ve temelde de bu düzen kimin çıkarına, kimin emeği ve yaşamı üzerine kurulu?
Adalet yukarıdan dağıtılan bir lütuf değildir; sermaye düzeninin sınırları içinde tam olarak gerçekleşebilecek bir şey de değildir. Emekçilerin örgütlü siyasi mücadelesi bu haksızlıkların ortak kaynağına yönelmedikçe, adalet hep yukarıdan bahşedilen ve istenince geri alınan bir imaj olarak kalacaktır.
Bu kadar yoğun ve ardı arkası kesilmeyen davalar ve soruşturmalar; yoğun bir baskı ve sansür ortamında, aynı zamanda ekonomik krizin boyutlanıp katlandığı ve Terörsüz Türkiye veya yeni bir barış süreci içerisinde gerçekleşiyor. Bu koşullar içerisinde, hak arama refleksi ve mücadelesi ne kadar mümkün?
ŞAH: Tarih bize hakların rahat dönemlerde değil, en zor zamanlarda kazanıldığını gösteriyor. Baskı arttıkça mücadele zorlaşır ama aynı zamanda daha gerekli hâle gelir. Umutsuzluk iktidarların en sevdiği toplumsal iklimdir.
Tam da bu koşullarda mümkündür ve gereklidir. Tarihsel olarak baktığımızda hak mücadeleleri hiçbir zaman ideal koşullarda yürütülmedi. İşçi hakları, kadın hakları, ifade özgürlüğü ya da demokrasi mücadeleleri daima ekonomik krizlerin, siyasal baskıların ve toplumsal gerilimlerin içinde ortaya çıktı.
Elbette bugün insanların gündelik yaşam yükleri çok ağır. Geçim sıkıntısı, güvencesizlik ve sürekli kriz hâli yaşamı zorluyor. Ve bu durum sorunlar karşısında ses çıkarma, örgütlenme sorununu beraberinde getiriyor. Ancak hak arama refleksi yalnızca mahkeme salonlarında ortaya çıkmaz. Sendikalarda, mahallelerde, üniversitelerde, kadın örgütlerinde, çevre mücadelelerinde ve sokakta şekillenir. Bu nedenle mesele insanların mücadele edip etmemesinden çok, mücadele kanallarının nasıl güçlendirileceğidir.
DS: “Mümkün değil” demek, baskının ulaşmak istediği sonucu kabul etmek olur. Toplu operasyonların, gazeteci ve avukat tutuklamalarının, erişim engellerinin ortak işlevi, herkese hak aramanın bedelini göstermek, hak arama refleksini felç etmektir. Fakat bu dönemin verileri, hak aramanın sürdüğünü ve sonuç alındığını gösteriyor.
Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçileri Ankara’da Enerji Bakanlığı önünde 18 gün direndi ve alacaklarının tamamı için anlaşma sağladı. Sendika yöneticileri işçiler kazandıktan hemen sonra tutuklandı; yani baskı, mücadele sonuç verdiği için geldi. Yöneticiler emek örgütlerinin tepkilerinin ardından 9 gün sonra tahliye edildi. Smart Solar işçileri 113 günlük grevle işten atılan 44 arkadaşını geri aldırdı. Migros depo işçileri 23 günlük fiili grevle taşeronu kaldırttı. Şık Makas işçileri 260 gün direnip alacaklarını aldı. Özşen madencileri yeraltında açlık grevine girip 27. günde kazandı. Ağaç A.Ş. işçileri 126 gün sonra işlerine döndü. Tokat Yazıcık’ta maden ruhsatı iptal edildi, 60 bin ağaç kurtuldu; Edirne Keşan’da 900’ü aşkın köylünün karşı çıktığı taş ocağı mahkemeden döndü.
Bunların hiçbiri kolay kazanılmadı. Korku gerçek ve rasyonel. İnsanlar işini, özgürlüğünü, ailesinin geçimini riske atıyor. Ama baskı her şeyi belirleyemiyor.
Ekonomik kriz bu denklemde hem engel hem zemin olarak düşünülebilir. Yoksullaşan insanın mücadele etmesi zor; işten atılma, borç ve geçim kaygısı sessizliğe itiyor. Öte yandan kriz, mücadelenin maddi zeminini büyütüyor. Ücret, tazminat, birikim kaybı soyut değil; fon krizinde birikimini kaybedenler arasında iktidar seçmenleri de var. Sınıf bilinci ortak deneyimden doğduğundan; kriz, farklı kimliklerdeki insanların aynı haksızlığı yaşadığını görebileceği bir alan açıyor. Mesele, bu deneyimin örgütlü mücadeleye dönüşüp dönüşmeyeceği.
Sorunuzdan hareketle Kürt sorununun barışçıl çözümü bu ülkenin en temel ihtiyaçlarından biridir. Ama süreç barış talebi diğer hak taleplerinden ayıran bir dille yürütülürse bir kazanım olarak değerlendirmek zorlaşabilir.
Sansür koşullarında ise mücadelenin biçimleri değişiyor ama ortadan kalkmıyor. Bağımsız medya, barolar, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, yerel emek ve demokrasi platformları bu dönemin dayanışma ağları. Bu ağlar, tek tek insanların taşıyamayacağı bedeli kolektif olarak taşımanın yollarını arıyor.
Sonuç olarak hak aramanın mümkün olup olmadığından ziyade hangi koşullarda ve kimlerle mümkün olduğunu konuşabiliriz belki. Tek başına hak aramak bugün çok kolay değil; fakat bu yılın kazanımlarının neredeyse tamamı dayanışmayla desteklenen mücadelelerden geldi. Baskının amacı yalnızlaştırmakken hak arama refleksinin ayakta kalması da bireysel cesaretten çok kolektif örgütlülüğe bağlı diyebiliriz.
Muhalefetin farklı kesimlerinin dahi her türlü toplumsal, ekonomik ya da kültürel sorunu doğrudan bir “hak ihlali” olarak tanımlaması “hak” kavramının aşınarak içinin boşalması riskini doğurmaz mı?
DS: Kaygı haklı, ama kaynağı yanlış yerde aranıyor olabilir. “Hak” kavramını aşındıran, onu çok sık talep edenler değil; onu çiğneyenler ve çiğnendiğinde hiçbir sonuç doğmayan bir düzendir. Ekonomik ve sosyal sorunlar zaten hak meselesidir. Barınma, sağlık, eğitim, insanca ücret, sendikal örgütlenme ve grev söylem değil, hukuki gerçekliktir. Anayasa Türkiye’yi sosyal hukuk devleti olarak tanımlıyor. Ücretin ödenmemesi, toprağın ve suyun maden şirketine açılması, öğretmenin yoksulluk sınırının altında çalıştırılması hukuken de hak ihlalidir. Hakları “gerçek” medeni-siyasi haklar ve “ikincil” sosyal haklar diye ayırmak ideolojik bir tercihtir: Mülkiyeti ve sözleşme özgürlüğünü dokunulmaz sayarken emekçilerin haklarını “beklenti”ye indirir. Oysa sosyal hakların çoğu işçi hareketinin mücadeleyle kabul ettirdiği kazanımlardır; onları hak diye adlandırmak bu tarihi hatırlatmaktır.
Kavramı boşaltan, uygulanmamasıdır. Bir hakkın içi, dillendirenler çoğaldığında değil, tanındığı hâlde uygulanmadığında boşalır. AYM kararları uygulanmıyor, grev “erteleme” adıyla askıya alınıyor, savunma kolluk kapısında daraltılıyorsa hak kavramına inanç aşınır; bunun sorumlusu hakkı talep eden değil, uygulamayan otoritedir.
Yine de ciddiye alınması gereken bir risk var. Her sorunu yalnızca “hak ihlali” olarak tanımlamak, sınıfsal bir çatışmayı bireysel bir hukuki şikâyete, çözümü bir mahkeme kararını beklemeye indirgeme riski taşır; mücadele mahkeme koridorlarına hapsolur. Asıl risk, “hak” kelimesinin çok kullanılması değil, hak söyleminin siyasi analizin ve örgütlü mücadelenin yerine geçmesidir. Ücretin ödenmemesini yalnızca “ihlal” diye adlandırıp bırakırsak, neden sistematik olarak tekrarlandığını ve kimin kazandığını sormamış oluruz.
Hak, çatışmalı bir alandır. Biliyorsunuz Adalet Bakanı fon soruşturmasını “vatandaşın hakkı korunacak” diye duyurdu; aynı günlerde alacaklarını isteyen madencilerin sendikacıları tutuklandı. İki tarafta da “hak” geçiyor, ama sınıfsal içerikleri bambaşka. Kimin hakkının korunacağı, kavramın içinin ne ile doldurulacağını belirliyor. Marx’ın Kapital‘de işgünü üzerine yazdığı gibi: “Eşit haklar arasında karar veren güçtür.” Bu yüzden hak kavramının içi, onu dillendirmekten vazgeçerek değil, örgütlü bir güçle doldurarak korunur.
O hâlde kazanılmış hakların mücadelesini bırakmadan ve hak söylemini de aşındırmadan hukuku savunma pozisyonundan nasıl çıkarabiliriz?
ŞAH: Hukuku yalnızca ihlallere karşı sığınılan bir savunma hattı olarak görmek yerine, toplumsal dönüşümün araçlarından biri olarak ele almak gerekiyor. Savunma refleksi çoğu zaman mevcut olanı korumaya yöneliktir. Oysa hak mücadeleleri aynı zamanda yeni hakların kazanılmasının da tarihidir.
Bunun için insanların yalnızca mağduriyet yaşadıklarında değil, gündelik yaşamın her anında karar süreçlerine katılabilmeleri gerekir. Sendikal örgütlenme, yerel demokrasi, kadın hareketi, öğrenci hareketleri ve diğer toplumsal mücadeleler hukukun sınırlarını genişleten dinamiklerdir.
Haklar mahkeme kararlarıyla tescil edilebilir; fakat çoğu zaman toplumsal mücadelelerle kazanılır. Bu nedenle hukuku toplumsal hareketlerden kopuk düşünmemek gerekir.
Böyle bir zamanda ÇHD gibi hukuk mücadelesi veren kurumların varlığı çok önemli. Bu rejimin içinde hukuk mücadelesi nasıl bir işlev görüyor?
ŞAH: ÇHD gibi kurumların işlevi de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Toplumun adalet talebini örgütlemek, hukuksuzlukları görünür kılmak ve insanların yalnız olmadığını göstermek kıymetli. Hukuk mücadelesi yalnızca dava takip etmekten ibaret değil. Aynı zamanda hafıza oluşturmak, hak ihlallerini kayıt altına almak, kamuoyunu bilgilendirmek, adalet talebini canlı tutmak ve devrimci dayanışmayı büyütmektir asıl olan.
Yüzyıllar boyunca elde edilen kazanımların en küçüğü için bile vazgeçmemek, burjuva mülkiyet, iş, ceza adalet sistemleri tamamen çözülünceye kadar yoksulların, ezilenlerin haklarını savunmak ve olanaklarını genişletmek ÇHD’nin tarihsel rolü.
Hukuk alanında mücadele veren bizler, sadece davalar açarak, dilekçeler yazarak bu mücadeleyi zafere ulaştırabileceğimizi düşünmüyoruz. Gerçek zaferin sokaklarda, meydanlarda, halkların safında olmakla elde edilebileceğine inanıyoruz.
DS: Ben de ÇHD gibi hukuk mücadelesi veren kurumların varlığını çok kıymetli ve elzem buluyorum. Soruya gelirsek bir rejimin avukatları tutuklaması, hukuk mücadelesinin hâlâ işlev gördüğünün en açık kanıtıdır. Bildiğiniz üzere Çağdaş Hukukçular Derneği daha önce KHK ile kapatıldı, yöneticileri yıllarca yargılandı, derneğimizin onursal başkanı Selçuk Kozağaçlı ve birçok üyemiz hâlâ cezaevindeler ve “topluma karışmaya henüz hazır değiller” gibi gerekçelerle tutsaklıkları uzatılıyor. ÇHD ise bugün, her şeye rağmen yeniden açık ve bir demokratik kitle örgütü olarak mücadelesini sürdürüyor. Savunmanın kendisinin tehdit sayılması, hukuk mücadelesinin bu rejimde nerede durduğunu gösteriyor.
Peki hukuk mücadelesi nasıl bir işlev görüyor? Hayatımızın içinden en somut örnekle gözaltında bir avukatın bulunması, kötü muameleye maruz kalıp kalmamak, ifadenin baskıyla alınıp alınmaması demektir. NATO operasyonlarının ardından derneğimizin hapishane komisyonu gözaltında fiziksel şiddet iddialarını raporladı. Kadın tutsakların sevkte darp edildiği iddiaları, LGBTİ+ aktivistlerin “genel ahlak” adına tutuklanması bu korumanın kimler için ne kadar hayati olduğunu gösteriyor. Bu işin romantik bir yanı yok; ama birinin özgürlüğü, bazen bedensel bütünlüğü, o an orada olup olmamamıza bağlı.
Ayrıca bu mücadelelerin tarihe not düşme işlevi de var. Devletin unutturmak istediğini belgelemek, en uzun soluklu işlev. Bugün faili meçhuller konuşulabiliyorsa, yıllar önce birileri, çoğu zaman kaybını arayan anneler ve o dosyaların kayıtlarını açtıran avukatların mücadelesi sayesindedir. Sonra hukuk mekanizmaları ve mahkeme salonları var. Mahkeme salonu devletin kendi kurallarıyla çeliştiği yerin en açık görüldüğü mekânlardan biridir. Hukuk mücadelesi bu çelişkiyi görünür kılarak hukukun kimin için, kime karşı işlediğini ortaya koyar.
ÇHD 1974’ten bu yana bir geleneğe bir avukatlık pratiğine sahip çıkıyor ve bunu istikrarlı bir biçimde ortaya koyuyor. Tarih boyunca bir tarafı oldu; emekçiden, ezilenden, öteki olarak görülenden yana durdu. Bugün de insanca bir yaşam için öğrencilerin, işçilerin, siyasi tutsakların, kadınların, lgbti+ların, göçmenlerin, çocukların, doğanın aslında egemenlerin yaşamına kastettiği herkesin ve her şeyin mücadelesine omuz vermeye cüret ederek devam ediyor. Ve şunu hiç unutmuyor; mahkeme salonunda kazanılan, dışarıdaki güç dengesi değişmedikçe kalıcı olmuyor. Kısacası hukuk mücadelesi, toplumsal mücadelenin zemininin kapanmasını engelliyor.


