Komisyon Raporu: Süreç Mücadeleye Yazgılıdır

1 Ekim 2024 tarihinde Devlet Bahçeli’nin ‘beklenmedik’ tokalaşma hamlesiyle kamuoyu önüne taşınan yeni ‘süreç’, bundan tam bir yıl evvel 27 Şubat 2025 tarihinde Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın ‘Barış ve Demokratik Toplum’ çağrısıyla PKK fesih kongresi ve temsili silah bırakma töreniyle yeni bir aşamaya evrildi. Bu yeni aşamada, bir buçuk yıllık süreç gidişatının devlet-iktidar cenahından tek somut adımı sayılabilecek olan Meclis Süreç Komisyonu, adı, içeriği, işlevi ve niteliği bakımından başlangıcından bitimine fazlaca tartışmayı bağrında taşıyarak resmi adıyla Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu olarak 5 Ağustos 2025 tarihinde kuruldu. 18 Şubat 2026 tarihi itibarıyla açıkladığı 110 sayfalık rapor ile de çalışmalarını tamamlamış oldu.

***

Her siyasi gücün ‘sürece’ olduğu gibi, komisyona yüklediği anlam ve iddia da politik müktesebatları ve tahayyülleri dolayısıyla başından beri başkaydı.

Öyle ki, altı ay süren süreç komisyonunun raporu, raporlamalardan süzülen ortak bir rapor olma özelliği taşımıyor, AKP-MHP’nin raporlarının devamı niteliğinde bir çerçeveyi içeriyor. Ki; 51 üyeli meclis süreç komisyonunun raporu 47 evet, 2 hayır ve 1 çekimser oyla, Dem Parti ve CHP’nin şerhli evetleriyle oy çokluğuyla kabul edildi.

Kuşkusuz çeyrek asırlık AKP iktidarının faşist rejimin inşasını tamamlamaya doğru yol aldığı bir faşistleşme sürecinde; Kürt meselesinin çözüm dinamiğinin ve mekanizmalarının konuşuluyor olması ve TBMM çatısı altında bir süreç komisyonu kurulmuş olması -niteliksel karakteri tartışılır olmakla birlikte- başlı başına kritik bir önem arz etti.

Eski ‘süreç’ deneyimlerinden niteliksel farklılığı da meclisteki bir siyasi parti haricindeki tüm partilerin katılımıyla, epey kalabalık bir parlamenter heyetle kurulmuş olan meclis süreç komisyonu idi.

Tarihsel hafızamızdan hareketle, Kürt meselesi hakkında ilk kez bir meclis raporu oluşmuyordu elbette. Zira Kürt halk hareketinin Öcalan liderliğindeki çatışma çözümleri deneyiminde 1990’lı yıllardan itibaren, ateşkes, çatışmasızlık ve çatışma çözümüne dair birçok kez süreç parantezi açılmış, çeşitli komisyonlar, heyetler, raporlama çalışmaları farklı başlıklar altında yapılmış; ancak bir biçimde her süreç ya da çatışma çözümü deneyimi -kabaca devlet genetiğinin kodları dolayımıyla- akamate uğrayarak süreç parantezleri kapanmıştı.

***

18 Şubat’ta açıklanan meclis süreç komisyonunun raporunda ‘‘Kürt sorunu” ya da “Kürt meselesi” ifadelerini raporda görmek mümkün değil. Özellikle meselenin Kürt meselesi olarak ortaya koymaktan imtina eden, sorun ve çözümü tüm tarihsel bağlamından kopararak “terör sorunu” olarak ifade eden bir yaklaşım hâkim. Kürt sorunu, bu raporla birlikte bir kez daha terör parantezine sıkıştırılıyor. Sorunun adı, kök nedenleri raporda yer bulmazken, sonuçlar üzerinden tespit, tahlil ve önermeler yapılıyor.

Kürt varlığı ise bu raporda sadece kardeşlik kavramıyla yer buluyor, kardeşlik bağlamı eşitlik ya da eşitlikçi bir çözüm yerine ikame edilen bir kavramsallaştırma olarak ele alınıyor.

Rapordaki ifade ediş biçimi ya da ifade edilmeyenler negatif-pozitif dil gibi içi boş kavramlarla açıklanabilecek dilsel bir tercihden ziyade bir siyasi tercih ve yönelime işaret ediyor. Despotik devlet geleneğinin günümüzdeki temsilcisi olan ve faşizmi tahkim etme arayışında olan iktidarın meseleyi yeniden çerçeveleme biçimine. ‘‘Terörsüz Türkiye’’ konseptinde ısrar edilen siyasi bir tercihe işaret ediyor.

Hatırlanacaktır; 1990’lı yıllardaki ilk TBMM raporları, 2009, 2013-2015 çözüm süreci belge ve metinleri, meseleyi “Kürt sorunu” olarak tanımlıyordu. Önermelerini kimlik sorunu çerçevesinde, temel hak ve hürriyetler, kültürel haklar üzerinden tarifliyordu. Elimizdeki güncel raporda ise sorunun daha çok silahsızlanma ve güvenlikçilik çerçevesine oturtulduğu, devletin atacağı somut adımların silahsızlanmayla birlikte koşullara bağlandığı görülüyor. Dünya çatışma çözümlerinden farklı bir tersten gidiş ve nevi şahsına münhasır bir süreç konsepti çerçevesinde.

***

Öte yandan, Kürt halkının kimliksel tanınma talebi raporda yer bulmayarak olası bir eşit yurttaşlık hakkının önüne set çekiliyor. Anadili hakkı gibi temel yurttaşlık haklarına ilişkin önermelerde bile bulunulmuyor.

Tüm muhalefet tarafından önemsenen ve özellikle öne çıkarılan 6. ve 7. başlıklardaki hukuk temelli belirlemeler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyum, Anayasa Mahkemesi içtihatlarının bağlayıcılığı, kayyumlara dair belirlemeler önem arz etmekle birlikte, silahsızlanma süreci tamamlanmadan mevcut anayasadaki yükümlülükleri uygulamak için bile koşullu tutum oluşturuluyor. Örgütün feshi kritik eşik olarak ifade edilip, kendini feshedecek örgütün üyelerine yönelik geri dönüş için yasal güvenceler sunan önermeler raporda yer almıyor. “Suça bulaşmamış örgüt mensuplarının entegrasyonu”ndan söz edilirken, “yasal düzenlemeler toplumda cezasızlık ve af algısı oluşturmamalıdır” vurgusu yapılıyor.

Saray rejiminin süreci görme biçimine içkin olarak yüzleşme bakışımından, faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar, yargısız infazlar gibi halka karşı işlenmiş suçlara dair tek bir cümle bulunmaması ise komisyon boyunca dinlemelerde bulunulan kurum ve kuruluşlar dahil kimseleri şaşırtmıyor. Kürt halkının siyasal statüsü tartışılmazken, ‘Terörsüz Türkiye’ konseptine içkin bir makbul Kürt kimliği arayışında olunduğu görülüyor.

***

SAMER (Saha Araştırmaları Merkezi) tarafından yapılan kamuoyu araştırmaları bu son süreçte, bir buçuk yıllık sürecin önemli parametrelerinde, toplumsal duyguları, siyasal yönelimleri, soru işaretlerini ortaya koyan kritik analizlere imza attı.

Meclis süreç komisyonu raporu açıklanmadan önce 11-18 Şubat tarihleri arasında ve rapor kabul edildikten sonra 18-24 Şubat tarihleri arasında sosyal medya paylaşımları analizi araştırmasını yayımladı. Bu kamuoyu araştırmasında Türkiye halklarının Kürt sorunuyla ilgili beklentilerini, duygu ve düşüncelerini yansıttığını düşündüğüm için değiniyorum. Toplumsal nabzı ölçmek, halkın sürece katılımını gözlemlemek için önemli tahlilleri içeren bu araştırmada; raporun kamuoyuna sunulmasından önceki paylaşımlarda belirgin biçimde öne çıkan temel duygunun güvensizlik olduğu ifade ediliyor. ‘Sürecin kendisine yönelik güçlü bir kuşku halinin dikkat çektiği ‘özellikle sürecin gerçek bir çözüm iradesi taşımadığı, devletin geçmiş deneyimler nedeniyle samimiyet sorunu ürettiği ve yaşananların oyalama ya da zamana yayma stratejisinin parçası olduğu yönündeki ifadeler yoğunluk kazanmaktadır. Bu söylem evreninde barış tartışmasının, umutla birlikte ilerleyen fakat temkinli bir mesafe barındıran bir ruh hali içerisinde kurulduğu görülmektedir.’ deniyor.

‘Sürecin geniş toplumsal katılımdan ziyade birkaç siyasal aktör arasında yürütülen kapalı bir müzakere görüntüsü verdiği algısından’ ve Kürt halkının kendisini sürecin öznesi değil, daha çok dışarıdan izleyicisi konumunda hissettiği tespit ediliyor.

‘Kürt kamuoyunun temel beklentisinin yalnızca bir rapor metni değil, güvenlik merkezli söylemin aşılması, hak temelli bir demokratikleşme hattının açılması, adalet ve yüzleşme mekanizmalarının netleşmesi ve sürecin toplumsal katılım zeminine oturtulması olduğu’ ifade edilerek, raporun tartışmayı kapatan değil, beklentilerin, güvensizliklerin ve siyasal temsil meselelerinin daha görünür hale geldiği yeni bir kamusal müzakere alanı ürettiği tespit ediliyor.

SAMER analizindeki önemli gördüğüm tespitlere özellikle yer vererek ilerlemek istedim. Zira gelinen aşamada, 18 Şubat tarihli süreç komisyon raporunu sürecin tamamlandığı nihai bir rapor olarak görmeden halkın tepki, talep ve beklentilerinin öne çıkardıkları üzerinden toplumsal barış ve mücadele olanaklarını açacak sorumlu ve müdahil bir duruşa odaklanmak gerektiği fikrindeyim.

Rapora yönelik, DEM Parti’nin verdiği şerhli evet oyu ile TİP ve EMEP’in verdiği hayır oyunu karşı karşıya getirerek ve geniş pencerede Kürt siyasi hareketi ve sosyalistleri hasımlaştırarak bakmak yapılması gereken en son şey olmalıdır. Meseleleri bağlamından kopararak ve demokratik muhalefetin iç gerilimlerini kaşıyarak, ayrıştırarak tartışmaları bir kısır döngüye kilitlemek yerine, her siyasal gücün misyonunu aynılaştırmadan kavramak gerekiyor. Saray rejimi dışında kimselere yaramayan bu protest tartışmalar yerine, raporun niteliği, siyasi yönelimine odaklanarak ufuktaki faşist rejim olasılığı ve sürecin risklerini görmek ve ama en önemlisi sürecin açtığı imkân ve olanaklar üzerinden siyaset üretme sorumluluğundan yana bir taraflaşmaya gitmemiz gerektiği kanaatini taşıyorum.

SAMER raporunda da özel olarak yer bulduğu gibi, sürece halkın siyasal katılımını hedefleyerek, toplumu bekleme odasındaki seyirci pozisyonundan özne pozisyonuna geçirecek, toplumsal muhalefetin kanallarını açarak ortak mücadele hattını örgütleyecek kurucu bir siyaset üretme hedefiyle kuşanmalıyız.

Zira sürecin gidişatı da raporun muhtevası da bize şunu gösteriyor:

Süreç mücadeleye yazgılıdır.