Güncel Veriler Işığında Çalışma Rejimi ve Sınıfın Örgütsüzlüğü

24 Ocak 1980 kararlarının üzerinden 46 yıl geçti ancak bugün kurulan emek rejiminin tam da bu tarihte alınan kararların sonucunda olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Hatta belki de 24 Ocak Kararları’nın güncelliğini en iyi temsil eden şeyin kurulan emek rejimi olduğunu söyleyebiliriz. Deyim yerindeyse günümüzde bir zombi neoliberalizme dönüşen birikim stratejisi merkezine emeğe yönelik saldırılarında aldı. Öyle ki geçtiğimiz yıl uzun çalışma saatlerinde Türkiye ortalama 45 saat ile Kolombiya’dan sonra ikinci sırada yer aldı. Kayıt dışı çalışma, güvencesiz çalışma, esnek çalışma gibi olgularda da zirvede yer alan çalışma rejimi, ortalama ücret düzeyleri, iş cinayetleri ve iş kazalarıyla birlikte düşünüldüğünde egemen sınıfların büyük bir zaferine işaret ediyor. Bugün eğer otoriterleşme ve faşistleşme olgularından söz edeceksek göz önüne getirmemiz gereken ilk olgunun emek üzerinde kurulan bu tahakkümün olması gerekir.

Emeğin Durumu

Tüm bunlar, birdenbire olmadı ve emeğe yönelik sistematik saldırıların ve bilinçli sınıf politikalarının sonucunda gerçekleştiler. Ve bu vahşi emek rejiminin en büyük motivasyon kaynağının emek hareketinin örgütlü gücünün tasfiye edilmiş olduğunu da vurgulamamız gerekir. Emek hareketinin örgütlü gücünün zayıflığı geçtiğimiz günlerde açıklanan DİSK-AR raporunda da çarpıcı bir biçimde ortaya konuldu. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi DİSK-AR’ın Sendikalaşama ve Toplu Pazarlık Raporu 2026 başlıklı raporunda emekçi sınıfların güncel örgütlülük düzeyleriyle ilgili çarpıcı verilere yer verildi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 17 Ocak 2026 tarihinde açıkladığı sendikalaşma oranlarının yetersiz olduğu ifade edilen raporda bakanlık verilerinin gerçeği yansıtmadığı ifade edildi. Bakanlık verilerinde yüzde 14,5 olarak açıklanan genel sendikalaşma oranına DİSK-AR iki noktada itiraz ediyor: İlk olarak kayıt dışı işçiler hesaba katılmadığı için sendikalaşma oranı fiili durumdan daha yüksek çıkarken, ikincisi ise bu oran toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamındaki sendikalı işçi sayısını yansıtmamaktadır.

Gerçek Oran Yüzde 14,5 Değil, 12,3

Raporda ifade edildiği üzere bakanlık sigortalı işçileri esas alarak resmi sendikalaşma oranını yüzde 14,5 hesaplıyor ancak  kayıtlı ve kayıtsız tüm işçiler esas alındığında fiili sendikalaşma oranının yüzde 12,3’e gerilediği ifade ediliyor. Kamu işçileri dâhil 19 milyon 571 bin işçinin sadece 2 milyon 414 bini sendikalı olduğu ifade edilen raporda 17 milyon 157 bin işçinin sendikalı olmadığı belirtiliyor. Böylece işçilerin tam tamına yüzde 87,7’sinin sendika üyesi olmadığı görülüyor. 

Yine raporda vurgulandığı üzere, işçilerin salt sendikalaşma oranlarına bakmak yeterli değil. Zira örgütlü işçilerin çok az bir kısmı toplu sözleşme yapma hakkına sahip. Bakanlığın Aralık 2025 verilerine göre aktif toplu iş sözleşmesi kapsamındaki sendika üye sayısı 2 milyon 139 bin olarak ifade ediliyor. Böylece tüm işçiler içinde toplu iş sözleşmesinden yararlanan sendika üyesi işçi oranı 9,6 olarak hesaplanıyor. Bu durum bizleri yine giriş kısmında belirttiğimiz noktaya götürüyor. Bİrçok yasal düzenlemeyle biçim verilen kölece emek rejimi, işçilerin işyeri ve işkolunda sendika barajlarına çarparak hem örgütlülüklerini engelliyor hem de var olanların toplu sözleşme haklarını bir oldu bittiye getirerek ortadan kaldırıyor.

Üretim ve Siyasal Rejim

Evet, emeğin durumunu özetleyen istatistikler aslında ülkedeki siyasal rejime dair çok şey söylüyor. Otoriterleşme, faşistleşme, demokratik kimi kazanımların tasfiyesi, genel olarak kuralsızlaşma, yasaların ve anayasanın askıya alınması…Tüm bunların emek üzerinde kurulan bilinçli sınıf tahakkümünün dolayımlarıyla üretildiğini unutmamak gerekiyor. Emekçilerin işyerlerinde karşılaştıkları hukuksuzluklar, baskı ve ağır sömürü koşulları içerisinde bulunduğumuz siyasal rejimi üreten en önemli dinamiktir. Tam da bu nedenle, eğer bir demokratikleşme hareketi kurulacaksa, merkezinde işçi sınıfının olması nesnel bir zorunluluktur.