Ocak ayının ilk günleri, küresel jeopolitik satrancında taşların yerinden oynadığı, hatta masanın devrildiği anlara sahne oldu. Caracas’tan Tahran’a uzanan hatta, Amerika Birleşik Devletleri’nin “arka bahçeyi düzenleme” ve “eski hesapları kapatma” hamleleri dünyayı sarsarken, gözler doğal olarak bu ülkelerin en büyük hamisi olduğu iddia edilen başkente, Moskova’ya çevrildi.
Ancak Kremlin’den gelen ses, sağır edici bir sessizlikten ibaretti.
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun tutuklanması ve İran devrik Şah’ının oğlu Rıza Pehlevi’nin öne çıkarıldığı İran’da patlak veren tarihi protestolar sırasında Rusya, müttefiklerini kaderine terk etti.
Peki, yıllardır “Çok Kutuplu Dünya” teorisini savunan, Batı hegemonyasına karşı “Direniş Ekseni”nin liderliğine soyunan Rusya, neden en sadık ortakları ateş altındayken kılını kıpırdatmadı?
Tatildeki “Süper Güç”
Rus bürokrasisine yakın kaynakların aktardığına göre, Maduro’nun devrildiği ve Tahran sokaklarının karıştığı o kritik günlerde, Rus eliti kelimenin tam anlamıyla “tatildeydi”. Rusya’nın uzun Yılbaşı tatili rehavetine kapılan üst düzey yetkililer, müttefiklerinin çöküşünü güneydeki yazlıklarından, ellerinde kokteylleriyle bir “reality show” izler gibi izlediler.
Bir Kremlin yetkilisinin şu itirafı, durumun vahametini özetliyor: “Olayları ekrandan izledik. ABD’nin bu kadar ileri gidip Maduro’yu gerçekten devirebileceğine kimse inanmıyordu. Rusya’nın yardıma geleceği söyleniyordu ama ne ABD durdu ne de kimse yardıma gitti. Sonuç: Şaşkınlık.”
Ukrayna Bataklığı ve Tükenen Kaynaklar
Bu eylemsizliğin arkasında yatan asıl neden ise ne stratejik sabır ne de diplomatik bir satranç hamlesi. Neden, acımasız bir matematiksel gerçek: Kaynak yetersizliği.
Rus yetkililerin fısıltı gazetesinde dolaşan itiraflara göre, Moskova’nın Venezuela’ya veya İran’a somut bir destek, yani askeri veya lojistik bir kalkan sağlama kapasitesi kalmadı. Çünkü tüm kaynaklar, dördüncü yılına giren Ukrayna savaşı tarafından yutulmuş durumda. Bir hükümet kaynağının dediği gibi: “Cevap verecek kaynak yok, hepsi cephede.”
Bu durum, Moskova için sadece bir dış politika başarısızlığı değil, aynı zamanda devasa bir prestij kaybı. Aynı kaynak durumu şöyle özetliyor: “Bu tam bir imaj kaybı. Güçlü ülkelerin müttefikleri böyle hallaç pamuğu gibi atılmaz.”
Donald Trump Umudu: “Bizi Bırak, Onları Al”
Ancak Kremlin koridorlarında bu felaket senaryosundan bile bir “zafer” çıkarma umudu var. Rus elitlerinin bir kısmı, Beyaz Saray’a geri dönen Donald Trump’ın dikkatini tamamen Batı Yarımküre’ye (Venezuela, Küba) ve belki de Grönland’ı ilhak etme gibi çılgın projelere çevirmesini, böylece Ukrayna ve Doğu Avrupa’yı unutmasını umuyor.
Mantık basit ve bir o kadar da acımasız: “Eğer Trump, Maduro’yla ve İran’la meşgul olursa, Ukrayna’da bize karışmaz.” Yani Moskova, Kiev’deki hedeflerine ulaşabilmek uğruna, Caracas ve Tahran’daki dostlarını feda etmeye hazır görünüyor.
Rusya’nın devlet medyasına, Maduro’nun düşüşünü “Rusya’nın Batı’dan kopuşunun ne kadar doğru olduğu” teziyle sunmaları emredildi. Ancak bu propaganda, gerçeğin üzerini örtmeye yetmiyor.
Bugün Caracas ve Tahran’da yaşananlar, Moskova’nın güvenlik garantilerine güvenen diğer başkentler için de soğuk bir duş etkisi yarattı. Rus halkı belki haritada Venezuela’nın yerini bile bilmiyor olabilir ve bu olayları umursamayabilir; ancak küresel diplomasi masasından bakıldığında Moskova artık müttefiklerini koruyabilen bir süper güç değil, kendi sınırlarındaki savaşa hapsolmuş, pragmatik ve yorgun bir dev gibi görünüyor. Yine de bu görüntü Rusya’nın güçsüz olduğunu tek başına kanıtlamaz.
Maduro’nun tutuklanması ve İran’daki yangın, “Çok Kutuplu Dünya” hayalinin, Ukrayna steplerinde eriyip gittiği izlenimini doğurabilir. Bu sessiz duruş sadece bir güç yetirememe ya da diplomatik pazarlık olmayabilir. ABD’nin çizdiği güvenilmeyen dış ilişkiler imajı karşısında Çin de Rusya da daha güvenli birer liman hâline gelebilir. Zira unutulmamalıdır ki her şey hareket halinde.

