Öfkenin Yanlış Adresi: Marketlerde Kadın İşçiye Yönelik Şiddet ve Linç Kültürü

‎Bir markette ürünün etiketi yok. Bir başka markette raf düzenlenmemiş. Kasada sıra uzuyor. Bir ürünün son kullanma tarihi geçmiş.

‎Telefonlar çıkarılıyor, görüntüler alınıyor, çalışan teşhir ediliyor.

‎“İşini yapmıyor.”

‎“Böyle çalışan mı olur?”

‎Öfke  gün geçtikçe daha çok büyüyor. Fakat bu öfkenin yöneldiği kişi, çoğu zaman o markette en düşük ücretle çalışan ve en ağır koşullarda çalışan işçi oluyor. Oysa sorulması gereken soru başka:

‎Bir işçi neden aynı anda kasaya, reyona, depoya, temizliğe ve müşteriye yetişmek zorunda bırakılıyor?

‎Çünkü marketlerde ve mağazalarda yıllardır uygulanan çalışma düzeninin temelinde daha az işçiyle daha fazla iş yaptırmak var. Eksilen her işçinin işi, geride kalan işçilerin üzerine yıkılıyor. Üç kişinin, dört kişinin yapacağı iş tek bir işçiye yükleniyor.

‎Bunun sonucunda ortaya çıkan her aksaklığın faturası ise işçiye kesiliyor.

‎Bir ürün bozuksa işçi suçlanıyor. Etiket değişmemişse işçi hedef gösteriliyor. Kasa yoğunluğu işçinin üzerine yıkılıyor. Müşteri memnuniyetsizliğinin sorumlusu olarak işçi gösteriliyor.

‎Sonra kamera açılıyor. ‎Görüntü sosyal medyada paylaşılıyor.

‎Bir işçinin emeği, kişiliği ve onuru binlerce insanın önünde tartışmaya açılıyor. ‎Böylece yalnızca işyerinde değil, sosyal medyada da bir linç kültürü örgütleniyor.

‎Öfke Neden İşçiye Yöneliyor?

‎Bugün insanların öfkeli olması şaşırtıcı değil. ‎Ücretler eriyor, hayat pahalılığı büyüyor, kiralar ve faturalar artıyor. İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor.

‎Ancak burada kritik bir mesele var: Bu öfkenin adresi neresi?

‎Market alışverişine gelen müşteri yüksek fiyatlardan şikâyet ediyor. Market işçisi ise aldığı düşük ücretle aynı hayat pahalılığının altında eziliyor. Biri alışveriş yapmaya çalışıyor, diğeri o alışverişi mümkün kılmak için çalışıyor.

‎İkisi de aynı düzenin içerisinde geçinmeye çalışıyor. Fakat sermayenin yarattığı sömürü ve güvencesizlik görünmezleşirken, müşteri ile işçi karşı karşıya getiriliyor.

‎Böylece sınıfsal çelişkinin üzeri örtülüyor.

‎İşçiye yönelen öfke, asıl sorumluların görünmez kalmasına hizmet ediyor. ‎Çünkü işçiye bağırmak kolay. ‎İşçiyi teşhir etmek kolay. ‎Bir kadın işçinin görüntüsünü sosyal medyada paylaşmak kolay.

‎Zor olan, neden bu işçinin üç kişinin işini tek başına yapmak zorunda bırakıldığını sormak.

‎Zor olan, düşük ücretin, eksik istihdamın, güvencesizliğin ve ağır çalışma koşullarının kaynağına bakmak.

Kadın İşçiler Daha Kolay Hedef Görülüyor

‎Kadın işçiler şiddetin daha kolay hedefi haline geliyor. ‎Çünkü kadın işçiler yalnızca sınıfsal sömürünün değil, patriyarkal ilişkilerin de içerisinde çalışıyor. ‎

‎Kadın emeği değersizleştiriliyor. Kadınların daha kolay sindirilebileceği, itiraz etmeyeceği ya da kendisine yönelen saldırıya karşılık veremeyeceği varsayılıyor. ‎Bu nedenle kadın işçiye yönelen şiddeti yalnızca “müşteri ile çalışan arasında yaşanan bir tartışma” olarak görmek mümkün değil.

‎İstanbul Küçükçekmece’de A101’de çalışan işçi, bölge sorumlusu tarafından şiddete maruz kaldı, sadece Küçükçekmece değil İstanbul’un çeşitli ilçelerinde ve diğer illerde sadece yöneticinin değil müşterilerin de işçilere dönük şiddet gösterdiklerini kimi dönem maalesef görebiliyoruz. 

‎Kadın işçiler işyerinde yalnızca emeğini satmıyor; aynı zamanda erkek egemenliğinin farklı biçimleriyle mücadele etmek zorunda kalıyor.

‎Müşterinin hakareti, yöneticinin baskısı, mobbing, tehdit ve fiziksel şiddet birbirinden bağımsız olaylar değil. ‎Hepsi aynı güç ilişkilerinin içerisinde ortaya çıkıyor.

‎Karşımızdaki İşçi Bizim Düşmanımız Değil

‎Kasada duran kadın işçi fiyatları belirlemiyor.

‎Raf düzenleyen işçi ücretleri belirlemiyor.

‎Depoda çalışan işçi ekonomik politikaları belirlemiyor.

‎Etiket değiştiren işçi marketin kâr oranını belirlemiyor.

‎Ama bütün bunların sonuçlarını en ağır biçimde yaşayanlardan biri yine işçi oluyor. ‎Sosyal medyada bir işçiyi hedef göstermek, yaşanan sorunu çözmüyor. ‎Aksine işçiyi daha da yalnızlaştırıyor.

‎Bugün bir kadın işçinin görüntüsünü paylaşarak onu hedef haline getiren kişi, ertesi gün aynı çalışma koşullarında kendisi de benzer bir mağduriyet yaşayabilir. ‎Çünkü mesele tek bir işçinin “işini iyi yapıp yapmaması” değil. ‎Mesele, emeğin nasıl örgütlendiği ve çalışma yaşamının hangi koşullarda sürdürüldüğüdür.

‎Bu nedenle çözüm işçiyi hedef göstermek değil, işçinin yanında saf tutmaktır. ‎Müşteri ile işçiyi karşı karşıya getiren düzene karşı, işçi ile işçinin dayanışmasını büyütmek gerekiyor. ‎Öfkemizi birbirimize değil, sömürüye yöneltmek gerekiyor.

‎Ve özellikle kadın işçilerin yaşadığı şiddet karşısında örgütlü bir güç oluşturmak gerekiyor. Bizler mağaza market işçileri olarak Sosyal-İş sendikasında kurmuş olduğumuz komisyonlarda birleşiyoruz. Yalnız değiliz, birlikte güçlüyüz. Market işçilerini mağaza market komisyonlarında birleşmeye davet ediyorum.