Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan 7 Ağustos’ta Mekke’de ortak savunma anlaşması imzaladı. Anlaşmaya göre taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, üçünün tamamına yapılmış kabul edilecek. Mekke Anlaşması, Ortadoğu’nun yeniden savaşlarla sarsıldığı bir dönemde imzalandı. Gazze’deki soykırım, ABD/İsrail’in, İran’a saldırısı, İran’ın bölgedeki ABD askerî üslerini vurması ve savaşın Suudi Arabistan’ın güvenliğine kadar uzanması, bölgedeki dengeleri yeniden şekillendiriyor.
İran
Anlaşma metninde doğrudan İran’ın adı yok. Fakat bu, İran’ın hedef olmadığı anlamına gelmiyor. Suudi Arabistan’ın güvenlik politikasının en önemli başlıklarından biri İran. Son savaşta İran’ın Suudi Arabistan’daki ABD askerî tesislerini vurması, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarını daha da artırdı. Suudi Arabistan artık yalnızca İran’ın askerî gücünden değil, ABD’nin kendi topraklarını koruyabilme kapasitesinden de şüphe ediyor. Körfez’deki askerî dengeler, enerji altyapısının güvenliği, füze kapasitesi ve bölgesel nüfuz mücadelesi Arabistan’ı yeni güvenlik ortakları aramaya itiyor. Bu nedenle İran anlaşmanın resmî hedefi olarak gösterilmese de, ortaya çıkan yeni güvenlik düzeninin İran’ı sınırlandırmayı amaçladığı açık.

İsrail ve Gazze
Bölgedeki gelişmelere baktığımızda, anlaşmanın İsrail’in işine yaramayacağını söyleyemeyiz. İran’ın bölgesel askerî kapasitesinin sınırlandırılması, İsrail’in temel stratejik hedeflerinden biri. Dolayısıyla İran’ı dengeleyen yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin İsrail açısından sonuçları olumlu olur. Üstelik Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisi yalnızca İran’a karşı askerî ittifaklarla kuruluyor değil. Gazze’nin geleceği de bu yeniden yapılanmanın bir parçası haline geliyor.
Suudi Arabistan henüz İsrail’le İbrahim Anlaşmaları’nı imzalamış değil. Suudi Arabistan, Filistin devletinin kurulmasını İsrail’le diplomatik ilişkilerin ön koşulu olarak görüyor. Ancak Suudi Arabistan, Trump’ın Gazze için oluşturduğu Barış Kurulu’nda yer alan ülkeler arasında. Dikkat çekici olan şu: Bir yandan İran’ın askerî kapasitesini sınırlayacak yeni güvenlik ortaklıkları kuruluyor, diğer yandan Gazze’nin savaş sonrası düzeni için ABD öncülüğünde bölgesel ülkelerin de dahil olduğu yeni bir güvenlik mekanizması oluşturuluyor.
Trump’ın Barış Kurulu’nun amacı yalnızca Gazze’nin yeniden inşası olarak sunulmuyor. Kurul, Gazze’nin silahsızlandırılması, yeni bir yönetim yapısının oluşturulması ve uluslararası bir güvenlik gücünün bölgede konuşlandırılmasını da kapsıyor. Bu gücün komutası ise ABD’li bir generalin başında bulunduğu ortak bir yapı altında şekilleniyor.
Mekke Anlaşması, İran’ın bölgedeki askerî gücünü ve hareket alanını sınırlayan bir ittifaka dönüşürse, bu İsrail’in çıkarına olacaktır. Benzer şekilde, Gazze’de kurulacak yeni güvenlik düzenine Arap ülkelerinin askerî olarak dahil edilmesi, İsrail’le resmî ilişkiler kurulmasa bile İsrail’in güvenliğinin bölge ülkeleri üzerinden korunması anlamına gelebilir.
ABD gerçekten bölgeden çekiliyor mu?
ABD bu güç mücadelesinin üstünde duran tarafsız bir hakem değil. Bölgedeki enerji kaynakları, ticaret yolları, silah pazarları ve İsrail’in güvenliği üzerinden kendi stratejik çıkarlarını koruyor. ABD uzun zamandır Ortadoğu’daki askerî yükünü azaltmaktan söz ediyor. Ancak ABD’nin bölgeden asker çekmesi ile bölgedeki etkisini kaybetmesi aynı şey değil. Emperyalizm her zaman kendi askerini cepheye sürmek zorunda değil. Kendi güdümünde olan bölgesel aktörlerin daha fazla sorumluluk üstlenmesini istiyor.
2026 İran Savaşı bunun maliyetini gösterdi. ABD’nin savaşın ilk altı gününde yaklaşık 11,3 milyar dolar, savaşın toplamında ise yaklaşık 37,5 milyar dolar harcadığı açıklandı. Savaş boyunca Patriot ve THAAD gibi hava savunma sistemlerinin de önemli miktarda mühimmatı kullanıldı. Temmuz sonu itibarıyla ABD’nin Patriot stokunun 1.000’in altına, THAAD stokunun ise yaklaşık 250 önleyiciye kadar gerilediği tahmin ediliyordu. ABD’nin Ortadoğu’da tükettiği mühimmat, Hint-Pasifik gibi diğer bölgelerde kullanabileceği askerî kapasiteyi de azaltıyor. Bu nedenle ABD açısından bölgesel aktörlerin daha fazla askerî sorumluluk üstlenmesi bir ihtiyaç haline geliyor.
Mekke Anlaşması’nın zamanlaması da dikkat çekici. Anlaşmadan kısa süre önce Ankara’da NATO Zirvesi düzenlendi. Türkiye, ABD, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın içinde bulunduğu geniş diplomatik ve güvenlik trafiği, Ortadoğu’nun gelecekteki güvenlik mimarisinin tartışıldığı bir döneme denk geldi.

NATO Zirvesi’nde müttefiklerin güvenlik yükünü daha fazla paylaşması tartışılırken, Ortadoğu’da da benzer bir eğilim ortaya çıkıyor: Türkiye daha fazla askerî kapasite kullanıyor. Suudi Arabistan daha fazla silahlanıyor. Pakistan Körfez güvenliğinde daha fazla rol üstleniyor. ABD ise daha düşük doğrudan askerî maliyetle bölgedeki stratejik ağırlığını koruyabiliyor. ABD askerî yükün bir bölümünü bölgesel aktörlere devrederken, bölgedeki stratejik etkisini korumaya çalışıyor. Bu, emperyalizmin sona ermesi değil; güvenlik maliyetlerinin yeniden paylaşılmasıdır. Mekke Anlaşması yalnızca üç ülkenin askerî işbirliği değildir. Ortadoğu’da eski güvenlik düzeninin çözülmesi ve yerine yenisinin kurulmasının işaretlerinden biridir.
Silah Pazarı
Suudi Arabistan dünyanın en büyük silah ithalatçılarından biri. Türkiye hızla büyüyen bir savunma sanayisine sahip. Pakistan ise Çin merkezli askerî teknolojiyle ABD ve Batı sistemlerinin bir arada bulunduğu karma bir askerî yapıya sahip. Ortada yalnızca bir güvenlik ittifakı yok. Aynı zamanda devasa bir silah pazarı var. Savaş büyüdükçe hava savunma sistemleri, savaş uçakları, füzeler, İHA’lar ve radarlara duyulan ihtiyaç artıyor. Silah tekelleri için Ortadoğu’nun sürekli bir kriz halinde olması, aynı zamanda sürekli genişleyen bir pazar anlamına geliyor.
Peki Çin?
Pakistan’ın Çin’le güçlü bir stratejik ortaklığı var. Suudi Arabistan da son yıllarda Pekin’le ekonomik ve diplomatik ilişkilerini hızla geliştiriyor. Bu nedenle Mekke Anlaşması’nı yalnızca ABD’nin bölgedeki düzenini yeniden kurma çabası olarak görmek eksik kalır. Ortadoğu artık tek bir gücün istediği gibi şekillendirebildiği bir bölge değil. ABD hâlâ bölgenin en güçlü askerî aktörlerinden biri. Ancak Çin ekonomik ve siyasi ağırlığını artırıyor. Rusya kendi nüfuz alanlarını korumaya çalışıyor. Türkiye, İran ve Suudi Arabistan gibi bölgesel güçler de büyük güçler arasındaki rekabetten yararlanarak kendi çıkarlarını ve etki alanlarını genişletmeye çalışıyor.
Dolayısıyla güç merkezleri çoğaldıkça rekabet de ortadan kalkmıyor, aksine daha karmaşık hale geliyor. Devletler yeni ittifaklar kuruyor, askerî kapasitelerini artırıyor ve kendi güvenlik alanlarını genişletmeye çalışıyor. Çok merkezli emperyalist rekabet, daha fazla askerî ittifak ve daha fazla silahlanma anlamına geliyor.
Sonuç
Suudi Arabistan İran’ı dengelemek istiyor. Pakistan Hindistan karşısında askerî kapasitesini güçlendirmek istiyor. Türkiye bölgesel nüfuzunu artırmak istiyor. ABD ise bölgedeki askerî ve ekonomik çıkarlarını daha düşük maliyetle korumak istiyor. İsrail açısından İran’ın çevrelenmesi stratejik avantaj yaratıyor. Çin ise Pakistan ve Körfez üzerinden bölgedeki ekonomik ve stratejik ağırlığını artırıyor. Bütün bunların ortak noktası ise halkların güvenliği değil. Devletlerin ve egemen sınıfların güvenliği.
İşçilerin ve yoksulların güvenliği ise bu listede en son sırada. Çünkü savaş çıktığında: Bütçeler silaha ayrılıyor. Enerji fiyatları yükseliyor. Göç artıyor. Vergi yükü emekçilerin üzerine biniyor. Ve savaşın gerçek bedelini, savaşı çıkaran karar mekanizmalarında olmayan milyonlarca insan ödüyor.


