Gömlekler Çıktığında

Sermaye düzeninde işçinin bedeni çoğunlukla sessiz bir üretim aracı olarak görülür. Fabrikada, atölyede terler, yorulur, yıpranır ama hep görünmezdir. Ta ki bıçak kemiğe dayanana dek. Kelimelerin tükendiği, sendikal önünün kesildiği, yasal hakların işlemediği ve yoksulluğun dayanılmaz hale geldiği dönemlerde işçiler, o görünmez kılınan bedenlerini direnişin en sarsıcı pankartına dönüştürürler. Seslerini duyuracak başka hiçbir yolları kalmadığında gün be gün tükenen bu beden, yeri geldiğinde çırılçıplak soyunarak, yeri geldiğinde yalınayak yollara düşerek ya da saçlarını kazıtarak düzene meydan okur. Çünkü her şeyin ellerinden alındığı o sınır çizgisinde, işçinin elinde kalan son barikat ve en sarsıcı itiraz, kendi bedenidir.

1961 Anayasası sonrasında oluşan görece özgürlük ortamı, uzun süre kamusal alandan uzak tutulan işçilere sokağa çıkma imkânı verdi. Fakat aynı yıllarda kırdan kente göç hızlanıyor, işsizlik ve yoksulluk büyüyordu. İşçiler henüz güçlü bir sendikal ve hukuki güvenceye sahip değildi. Bu nedenle en temel taleplerini bazen çıplak ayaklarıyla anlattılar. 25 Kasım 1961’de İzmir’de yaklaşık 5 bin işçi asgari ücret ve işçi haklarının geciktirilmesini protesto etmek için yürüdü. Kadınlar takunyalarıyla, erkekler ise yalınayak eyleme katıldı. Kemeraltı’ndan Hükümet Konağı’na uzanan yürüyüşün sonunda kadınlar takunyalarını bırakarak çıplak ayakla yürüdü. 3 Mayıs 1962’de işsizler bu kez Ankara’da Meclis’in kapısına dayandı. “Ekmek” talebiyle yürüyen işçiler Ankara asfaltında yalınayak yürüdü. 1966’da Çorum Belediyesi’nden çıkarılan temizlik işçileri ise haklarını geri almak için yaklaşık 260 kilometrelik yolu çıplak ayakla yürüyerek Ankara’ya ulaştı. 

O yıllarda ayakkabı alamayacak kadar yoksul bırakılan işçi için çıplak ayak, yalnızca yoksulluğun görüntüsü değildi. Aynı zamanda bir itirazdı. “Bizi bu hale getirdiniz” demenin en doğrudan yollarından biriydi.

İşçi sınıfının ayağa kalktığı yıllar

1970’lere gelindiğinde dönem değişti. Türkiye işçi sınıfı daha örgütlü, daha kalabalık ve daha özgüvenliydi. Bu güç yukarıdan verilen bir lütuf değildi. İşçiler yıllar süren mücadelelerle grev ve toplu sözleşme hakkını kullanılır hale getirmiş, sendikal örgütlülüklerini büyütmüştü. Özellikle DİSK’in sınıf sendikacılığı anlayışı, işçilerin ücret pazarlığı yapan bir topluluk olarak değil, karşısında patronun ve sermayenin bulunduğu bir sınıf olarak hareket etmesinde önemli bir rol oynadı. Fabrika kapılarında tulumlar, grev gözcüleri ve pankartlar vardı. İşçiler daha yüksek ücret için olduğu kadar çalışma koşullarına, işten atmalara ve sermayenin dayatmalarına karşı da örgütlü biçimde mücadele ediyordu. Grevler, yürüyüşler ve fabrika işgalleri bu mücadelenin parçasıydı. O yıllarda işçi sınıfı kendi hakkını mücadele ederek aldı, korudu ve genişletmeye çalıştı. 

12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte bu güç ağır bir saldırıyla karşılaştı. DİSK kapatıldı, grevler yasaklandı ve toplu pazarlıklar büyük ölçüde devlet denetimine sokuldu. 24 Ocak Kararları ile başlayan neoliberal dönüşüm darbenin ardından daha sert biçimde uygulandı. Özelleştirmeler başladı, kamu işletmeleri tasfiye edilmeye yöneldi, ücretler baskılandı. İşçinin yıllar içinde kazandığı haklar birer birer budandı. 

Ancak 12 Eylül’ün yarattığı sessizlik uzun sürmedi. 1980’lerin ortalarından itibaren yeniden hareketlenen işçi sınıfı, 1989 Bahar Eylemleri ile sokağa döküldü. Yaklaşık 600 bin kamu işçisinin katıldığı ve üç ay boyunca süren eylemler, 12 Eylül sonrasının en büyük işçi hareketlerinden birine dönüştü. Toplu sözleşme görüşmelerinin tıkanması ve yıllar boyunca yaşanan ücret kayıpları, işçileri sadece grev ve yürüyüş gibi bilinen yöntemlere değil, yaratıcı eylem biçimlerine yöneltti. İş durdurmadan işyeri işgaline, toplu yürüyüşlerden işe gitmemeye kadar uzanan bu eylemler arasında çıplak ayakla yürüyüş de vardı.

Bahar Eylemleri’nin ardından 1990’larda grevler, fabrika işgalleri, yürüyüşler ve kitlesel eylemler yaygınlaştı. İşçi sınıfının yeniden güç kazandığı bu dönemde beden üzerinden kurulan protestolar da farklı biçimlerde karşımıza çıktı. Gömlek çıkarıldı, saçlar kazıtıldı, kıyafetler yakıldı. Yani 1960’larda yalınayak yürüyen işçinin bedeni, 1989’dan itibaren başka biçimlerde yeniden sokağın bir parçası oldu.

Çıplaklık, işçi eylemlerinde yalnızca dikkat çekmek için başvurulan bir yöntem değildi. İşçinin bedenini korumasız bırakması, karşısındaki gücün büyüklüğünü de görünür hale getiriyordu. Devletin ve sermayenin karşısına üniformalar, makamlar ve yasal güvencelerle değil, doğrudan kendi bedeniyle çıkıyordu. Bu yüzden yarı çıplak kalmak, yalnızca “yoksuluz” demenin değil, “Bizi bu hale getiren düzenin karşısında elimizde kalan budur” demenin de bir yoluydu.

Gömlek çıkarıldı, saçlar kazıtıldı

7 Temmuz 1989’da İstanbul Zeytinburnu ve Haydarpaşa Et ve Balık Kurumu işçileri ücretlerinin erimesini ve işyerindeki baskıları protesto etti. Öğle yemeğini boykot eden işçiler, bellerinden yukarı giysilerini çıkardı. Ellerinde yarım ekmeklerle yarı çıplak oturma eylemi yaptılar. 1992’de İzmir’de Konak, Buca ve Karşıyaka belediye işçileri toplu iş sözleşmesi görüşmelerindeki anlaşmazlığı protesto etmek için saçlarını kazıttı. 28 Eylül 1992’de Zeytinburnu Et ve Balık Kurumu işçileri bu kez elbiselerini yaktı. Ankara Yem Sanayi, Manisa Et ve Balık Kurumu ve İskenderun Demir-Çelik fabrikalarında da benzer eylemler görüldü. Kimi işçiler soyundu, kimi çıplak ayakla yürüdü, kimi yemek boykotu yaptı.

Bu eylemlerin hafızada kalmasının bir nedeni de bedenin kendisinin bir görüntüye dönüşmesiydi. 1991 Büyük Madenci Yürüyüşü’nde işçinin bedeni sokağa çıktığında yalnızca yürüyen bir kalabalığı değil, emeğin nasıl bir hayatın içinden geldiğini de görünür hale getiriyordu. Çıplak ayak, çıkarılmış gömlek ya da yıpranmış beden artık saklanması gereken bir yoksulluk görüntüsü değil, doğrudan doğruya gösterilen bir başkaldırıydı. Bu eylem biçimi geçmişte kalmış değil. Geçtiğimiz ağustos ayında ETİ Gümüş ve Doruk Madencilik işçileri, ödenmeyen ücret ve diğer hakları için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde yarı çıplak oturma eylemi yaptı. Aylar süren mücadelenin ardından işçiler bir kez daha bedenlerini eylemin merkezine koydu. İşçiler “Bizi bu duruma getirdiler” dedi.  Yıllar değişse de işçinin bedenini ortaya koymasının nedeni değişmiyordu: Ödenmeyen ücret, güvencesizlik ve hakkını almak için başka yollarının kalmaması ve tabii kaybedecek şeylerinin olmaması.

Fabrika kapısında gömleğini çıkaran, sokakta çıplak ayakla yürüyen ya da saçını kazıtan işçinin yaptığı şey bir gösteriden ibaret değil. Beden, artık grev kadar güçlü bir söz söyleme aracına dönüşüyordu. Neoliberal düzen işçinin emeğini ucuzlatıyor, güvencesini yok ediyor, ücretini eritiyor ve toplu pazarlık gücünü kırıyordu. İşçi de buna karşı elinde kalan son şeyi, kendi bedenini ortaya koyuyordu.

Geçmişten bugüne uzanan bu çıplak ayakların, kazınmış saçların ve çıkarılmış gömleklerin anlattığı tek bir hikâye var: İşçi, elindeki son kaleyi, yani kendi etini ve kemiğini bir barikat gibi sistemin önüne koyduğunda aslında çırılçıplak kalan işçi değil, sömürü düzeninin ta kendisidir. Tüm yasal güvencelerin sıfırlandığı, emeğin ucuzlatıldığı bir düzende işçilerin bedeninden yükselen bu isyan, “Kaybedecek başka hiçbir şeyimiz kalmadı!” demenin en gür sesidir. O yarı çıplak bedenler, dünün sokaklarında olduğu gibi emek tarihine de yoksulluğun utancını değil, direnişin en saf ve en tavizsiz onurunu kazımıştır.

İşçi, bedenini ortaya koyarak patrona, devlete ve onu yoksulluğa mahkûm eden düzene karşı sesleniyordu:

“Utanması gereken benim çıplaklığım değil. Beni bu hale getiren düzendir.”

Çünkü işçinin kaybedecek fazla bir şeyi kalmadı. Ücreti erimiş, güvencesi elinden alınmış, hakkı budanmıştı. Geriye kendi bedeni kalmıştı. Onu da direnişin parçası yaptı…