Neoliberal Dönemin Sisifosları

Sabah kalkıyoruz ve hiçbir şey yapmak istemiyoruz. Gözümüzü açtığımız andan itibaren bitmek bilmeyen bir koşturmacanın, rekabetin ve aynı boğucu günün içinde savruluyoruz. Alarm, kahve, poğaça, iş, okul, dar zamanda zorunlu sosyalleşmeler ve uyku… Sonsuza kadar sürecekmiş gibi hissettiren bu döngüyü yaşarken, bizi yerimizden kaldıracak o anlamı bir türlü bulamıyoruz. Tüm bunların ortasında, modern toplumda en yaygın ama en az konuşulan yüklerden birini taşıyoruz: Sürekli geride kalmış hissetmek.

Birçoğumuz bu yorgunluğu ve sıkışmışlığı kendi tembelliğimiz sanıyoruz. Kendimize soruyoruz, bütün bunların kaynağı ne?

Albert Camus Sisifos Söyleni kitabında1 anlam bulmak için ne kadar çabalarsak çabalayalım, evren bunun karşılığında bize hazır bir cevap sunmazı anlatır bize. Aslında hepimiz mitolojideki Sisifos2 gibiyiz. Tanrılar tarafından bir kayayı sonsuza kadar aynı tepeye itmekle cezalandırılan Sisifos… Kaya zirveye her ulaştığında geri düşer, o aşağı iner ve kayayı yeniden sırtlanır. Dışarıdan bakıldığında korkunç bir kader gibi görünüyor, değil mi? Ama Camus bize der ki “Sisifos’u mutlu olarak tasarlamak gerekir.”3 Çünkü o kaya her düştüğünde Sisifos ne olacağını bilir, buna rağmen aşağıya iner, kayayı sırtlanır ve yeniden yukarı çıkar. Bu bir boyun eğiş değil, tam aksine görkemli bir başkaldırıdır.

Fakat sistemin bize unutturmaya çalıştığı, Camus’nün de eksik bıraktığı bir şey var: Sisifos o dağda yalnız değildir. Sistem bizi hep kendi kayamızla, kendi bireysel yorgunluğumuzla baş başa olduğumuza inandırır. Oysa etrafımıza baktığımızda, aynı sömürü içinde kendi kayasını iten milyonlarca sıra arkadaşımızı, milyonlarca genç işçiyi görürüz.

Tanrılarımız artık Olimpos’ta değil; neoliberal sistemin ta kendisi. Artık tepemize dikilen patronlara bile ihtiyaç yok. İçselleştirdiğimiz bu “başarı” baskısıyla kendi kendimizi sömürüyor, tükenene kadar da sınırlarımızı zorluyoruz. Çünkü sistem bize “sürekli üret, ölçülebilir ol, görünür sonuç ver; aksi halde geride kalırsın” diyor.

Aslında 1993 yapımı, Harold Ramis yönetmenliğindeki Groundhog Day filminde her sabah aynı güne uyanmakla lanetlenen Phil Connors gibiyiz. Stabil bir duyguda kalmayı başaramıyoruz; gözümüzü açtığımız andan itibaren anksiyete, panik, korku ve üçer dakikalık duygu kırıntılarıyla boğuşuyoruz. Neye göre hayal kuracağımızı bilemiyoruz. Haftalık olarak değişen teknoloji, bitmek bilmeyen ülke gündemi ve ağırlaşan yaşam koşulları, kurduğumuz hayallerin birer birer suya düşmesine neden oluyor. Uzun süreli planlar yapmayı çoktan bıraktık, en fazla bir haftalık yaşıyoruz.

Bu yarış, hayatı yaşamayı en çok arzuladığımız o ilk gençlik yıllarında, önümüze koyulan dayatmalarla belirginleşiyor. Üniversite sınav sonuçlarının açıklanması esnasındaki o telaş, yüzlere yerleşen asıklık; aslında senelerdir içine tıkıldığımız beklemenin yansımasıdır. Bizler üniversiteye adım atarken sadece kendi sabahımızı, gecemizi, itirazlarımızı, hatalarımızı, aşkımızı ve kendi yolumuzu bulmayı istiyoruz. Ama kapitalist sistem, içimizdeki bu yaşama arzusunun önüne sadece soğuk bir “bölüm, puan ve kontenjan listesi” koyuyor.

Üniversiteye adım attığımızda da kapitalizmin izlerini görmeye devam ediyoruz. Hakikat arayışının ve düşünmenin merkezi olması gereken özerk üniversiteleri kaybettik. Oruç Aruoba’nın 1981’de kaleme aldığı metinde4 belirttiği gibi, özerkliğini yitiren bir kurum, hakikat arayışının merkezi olma vasfını kaybedip bürokratik bir tabelaya dönüşür.

Bugün kampüslerde akademik özneler birer pazarlamacı koltuğuna oturtulurken, sistem önümüze sadece “genç girişimciler” masalını koyuyor. Gençleri işe alıp “gönüllü” ya da asgari ücretin bile altında çalıştıran, emeği gasp etmeyi “tecrübe kazanma” diye pazarlayan insanların dünyasında her sabah aynı kayayı itiyoruz. Kâr hırsı öyle bir boyuta ulaştı ki toplum çocuk hekimi bulamazken, genç hekimlere “estetik alanına yönel, orada para var” deniliyor. Meslekler toplumsal ihtiyaçtan koparılıp, sadece piyasanın emrine sunuluyor.

Sistem, kayayı sadece sırtımıza yüklemekle kalmadı; hayatta nefes aldığımız her alanı da işgal etti. Artık yaptığımız etkinliklerden bile zevk almıyoruz. Hobilerimize harcadığımız paradan gocunur hale geldik; sanki her yaptığımız işten para kazanmamız, her tutkumuzu bir “projeye” çevirmemiz gerekiyormuş gibi hissediyor, rahatlamak yerine strese giriyoruz.

Gündelik hayatın en basit keyifleri bile sınıfsal bir ayrıcalığa dönüştü. Sinemaya giderken “ya susarsam” paniği yaşıyoruz; çünkü bi şişe küçük suyun 75 liraya satıldığı bir salonda, sinema biletini ve patlamış mısırı karşılamak emeğiyle geçinenler için çoktan imkansızlaştı.

Sosyal medya linçleriyle herkesin herkesten nefret ettiği, en ufak bir fikir ayrılığında açık iletişimin patavatsızlığa ve yok etme arzusuna dönüştüğü bir kalabalıkta yalnızlaştırılıyoruz. Romantik ilişkilerde bile bocalıyoruz; çünkü sevgiyi “alma-verme dengesi” gibi soğuk ekonomi terimleriyle konuşmaya, duyguları bile piyasa ağzıyla ölçeklendirmeye zorlanıyoruz.

“Yapamıyorum”dan Toplumsal Bir “Yapmıyoruz!”a

İşte bizim yorgunluğumuzun asıl sebebi budur. Bize sunulan “hayat” aslında hayat değil; bitmek bilmeyen devasa bir sömürüdür. Tüm bu duygu kokteylinin ortasında, stabil bir duyguda kalamadığımız o anlarda da “Ben artık yapamıyorum” diyoruz.

Bugün gençlerin üzerine yapıştırılan “tembel” veya “çalışmak istemiyor” etiketleri, bu vahşi çarkın dönmesi için uydurulmuş bir yalandır. Tembel değiliz; içi boşaltılmış kurumların içinde hayatta kalmaya çalışırken iliğine kadar sömürülen bir kuşağız. Bize dayatılan bu sistemde “yapamamak” bizim kişisel başarısızlığımız veya yetersizliğimiz değil. Aksine, yapamadığımız şeylerle gurur duymayı, hatta onları kucaklamayı öğrenmeliyiz. Çünkü bu yorgunluk bizden değil, kapitalist dünyanın kurallarından kaynaklanıyor. Ancak “Ben artık yapamıyorum” demek ne kadar özgürleştirici olsa da, bu isyanı bireysel sınırlarımızda tutamayız. Bireysel bir tükenmişlik itirafı olan “yapamıyorum”u, örgütlü ve politik bir “Sizin kurallarınızla yapmıyoruz!” a dönüştürmek zorundayız.

Evren bize hazır bir anlam vermeyecek. Aynı Sisifos ve Phil Connors gibi kendi anlamımızı kendimiz bulacağız. Ancak bu anlamı sadece kendi küçük dünyamızda, bireysel davranışlarımızın sorumluluğunu alarak değil; omuz omuza vererek kuracağız. Sevgiyi ekonomi terimlerine kurban etmemek, bir hobiyi sadece keyif aldığımız için yapmak ne kadar önemliyse; kampüsleri yeniden gerçek üniversitelere dönüştürmek için mücadele etmek, emeğimizi çalanlara karşı yan yana durmak ve bu sömürü düzenine itiraz etmek de hayatımızın asıl anlamıdır.

Gün aynı gün, kaya aynı kaya. Ancak o kayayı artık tek başımıza itmek zorunda değiliz. Bizi yalnızlaştıran ve birbirimize düşman eden bu sisteme karşı verebileceğimiz en büyük cevap; o yarışın dışına çıkıp yokuşu dayanışmayla tırmanmaktır. Sistem sertleşebilir, üniversiteler bu baskıyla aşınabilir, gelecek her geçen gün daha da belirsizleşebilir. Ama hiçbir şey, hayatta kendine insanca, eşit ve özgür bir yer açmak için yan yana gelmiş gençlerin yaşama arzusuna galip gelemez.


  1. Albert Camus, Sisifos Söyleni, çev. Tahsin Yücel, Can Yayınları, 2021 ↩︎
  2. Yunan mitolojisinde tanrılar tarafından büyük bir kayayı sonsuza dek dağın tepesine doğru itmekle cezalandırılan Korint kralı. Zirveye yaklaşan kaya her seferinde geri yuvarlanır ve Sisifos cezayı baştan çekmek zorunda kalır. ↩︎
  3. a.g.e., sf. 126 ↩︎
  4. Oruç Aruoba, Üniversitenin Ölümü, ARAYIŞ Dergisi, Sayı 40, sf. 11,  21 Kasım 1981 ↩︎