Schliemann’dan Müze-i Hümayun’a Yağmalanan Anadolu Tarihi 1 

​Herkes Schliemann’ı bilir, dimağımıza kazınmıştır Troya’yı tahrip eden Alman… Ama yerli muadillerini ne kadar biliyoruz? Bunlar çoğu zaman “cahil köylüler” veya bir anda zengin olmak isteyen maceracılar sanılır. Oysa kazın ayağı öyle değil; devlet bürokrasisinden müze müdürlerine, üniversite kürsülerinden yerel çetelere uzanan, tarihi bir hattan bahsedeceğim bu yazımda. 

​Bu topraklarda tarihi eserlerin yağmalanması ve buna karşı verilemeyen bürokratik sınav, sadece yakın geçmişin değil, asırlık bir devlet krizinin yansıması. Osmanlı arşivlerindeki Müze-i Hümayun Müdüriyet-i Umumiyesi antetli evraklar ve asâr-ı atika kaçakçılığı raporları meselenin köklerini açıkça gösteriyor. Dahiliye Nezareti’nin Halep ve çevresindeki izinsiz kazılarla ilgili acil tedbir uyarıları, imparatorluk bürokrasisinin bu ağ karşısındaki çaresizliğinin net bir delili. 

​Müze-i Hümayun’dan miras kalan bu bürokratik açmaz, Cumhuriyet yıllarında da kılık değiştirerek sürdü. Türkiye’deki kaçak kazılara, define avcılığına ve müze soygunlarına yakın geçmişin dosyalarından bakalım. 

​Tarih 24 Temmuz 1969. Yer, İzmir Kültürpark Arkeoloji Müzesi. Soygun dendiğinde akla sadece vitrinin gizlice boşaltılması gelmesin; basına “Ancak filmlerde rastlanan kanlı bir soygun” şeklinde yansıyan son derece vahşi bir organizasyondu bu. 62 yaşındaki müze bekçisi İsmail Altıntaş, müzeyi soymaya gelen Alman uyruklu Max Hofmeister ve suç ortaklarına direndiği için, başına bizzat koruduğu tarihi eserlerden biriyle, heykelle vurularak öldürüldü. 

​Çalınanlar sıradan buluntular değildi; Roma, Bizans ve Hitit dönemlerine ait, aralarında altın sikkelerin de bulunduğu paha biçilmez 137 parça (bazı kaynaklara göre 118) tarihi mücevher sırra kadem bastı. Tam anlamıyla planlı, hesaplı ve haydutça bir uluslararası operasyondu. 

​Olayın hemen ardından devletin kültür varlıklarını korumadaki acziyeti tüm çıplaklığıyla gazetelere döküldü. Polis sınır kapılarını tutarken, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Hayrullah Örs’ün “Topkapı Sarayını soymak mümkün” isyanı manşetlerdeydi. Örs, personel ve güvenlik eksikliğini Milli Eğitim Bakanlığına defalarca bildirdiğini ancak sonuç alamadığını söylüyor, durumu “polisin soygunculara davetiye çıkartması” olarak nitelendiriyordu. Türkiye’nin en büyük tarihi hazinesinin müdürü bile savunmasızlığı itiraf ediyordu. 

​İzmir’deki cinayetin ardından devletin tepkisi trajikomikti. Sistemsel güvenlik açıkları ve bütçe yetersizlikleri dururken, fatura müze müdürüne kesilmeye çalışıldı ve 29 Temmuz 1969’da “Savcı, müze müdürü hakkında dava açacak” haberleri patladı. Dahası, devletin aldığı en radikal “güvenlik önlemi”, Manisa’da müze bekçilerine judo dersleri verdirmek oldu. Karşıda uluslararası silahlı bir şebeke vardı, bürokrasi ise sorunu bekçilere dövüş sanatları öğreterek çözeceğine inanıyordu. 

​Yakalanan faillerden biri Alman asıllı Max Hofmeister, diğeri ise teşhis için İnterpol aracılığıyla İzmir’e bir tutam saçı gönderilen Yugoslav Sova Bacoviç’ti. Telsiz anonsuyla başlayan insan avı; çaldıkları eserleri Paris, Londra, Zürih ve New York’taki müzelere satan karanlık bir ağı deşifre etti. İstanbul Kireçburnu’nda M-LR 436 plakalı bir aracın içinde, çaldığı paha biçilmez eserleri yastık yapıp uyuyan 41 yaşındaki Alman Maximilian Kroneder (sahte adıyla Max Hofmeister), 5 saatlik takibin ardından yakalandı. 

​Sorgusunda hırsızlık masası polislerini bile şaşırtacak kadar soğukkanlıydı. İzmir’e hiç gitmediğini, eserleri Kapalıçarşı’da esmer bir şahıstan 10 bin mark karşılığında satın aldığını iddia ediyor; bekçiyi öldürdüğü suçlamasını “Katil değil, kaçakçıyım” diyerek reddediyordu. Bu ifade aslında sıradan bir yalan değil; Kapalıçarşı’nın o dönem Anadolu’dan yağmalanan eserlerin yurtdışına aktarılmadan önceki en büyük transit ve aklama merkezi olduğunun gayriresmi itirafıydı. 

​Soruşturma derinleştikçe Kroneder’in Hollandalı, Alman, Avusturyalı ve Bulgar şahıslarla kurduğu temaslar ve ağın yerel ayağını oluşturan İhsan Ariel isimli Türk ortaya çıktı. Ariel’in itiraflar sırasındaki “Beni Alman’ın yanına sokmayın, öldürür” korkusu, sıradan bir çeteyle değil, acımasız bir sınır ötesi organizasyonla karşı karşıya olunduğunu gösteriyordu. M.Ö. 3. yüzyıla ait som altından “Herakles’in Onikinci Macerası” kabartması gibi eşsiz parçalar kurtarılsa da, müzelerimizin küresel kaçakçılık ağının vitrini olduğu gerçeği değişmedi. 

​Bu büyük sarsıntıdan sonra bürokrasi nihayet 1906 tarihli nizamnameyi rafa kaldırıp 1973’te 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu’nu çıkardı. Kâğıt üzerindeki metin değişmişti ama zihniyet ve müze kapılarındaki asma kilitler aynıydı. 

​Nitekim yeni kanundan sadece üç yıl sonra, Mayıs 1976’da adres bu kez Polatlı yakınlarındaki Yassıhöyük, Gordion Müzesi’ydi. İmparatorluğun kalbi Topkapı Sarayı bile bütçesizlikten Allah’a emanetse, köy müzesindeki asma kilide kim şaşırabilirdi ki? Sabaha karşı müzeye gelen soyguncular, dış kapının kilidini sıradan bir levyeyle kırmış, yetkililerin “pek sağlam olmadığını” itiraf ettiği iç kapıyı zorlayarak açmıştı. Silahsız müze bekçisi Emin Çetinkaya karaltıları gördüğünde korkup 200 metre ilerideki köye muhtarı uyandırmaya koşmuş, döndüğünde içerisi çoktan boşaltılmıştı. 

M.Ö. 8. yüzyıl Frigya ve Helen uygarlıklarına ait, Kral Midas’ın mezarından çıkarılan eşsiz bronz kazan, altın kolyeler ve pişmiş topraktan “eşek kulaklı” heykellerin bulunduğu 52 parça eser sırra kadem basmıştı. Profesyonel hırsızlar toprak ve kil eşyalara dokunmamış, doğrudan camlı bölmeleri kırarak altın ve bronz parçaları seçmişti. 

Devletin tepkisi yine aynıydı: Polatlı Savcısı olaya el koydu ve ilk iş olarak silahsız bekçi gözaltına alındı. Fatura yine en alt kademeye kesilirken, Ankara Arkeoloji Müzesi Müdürü Raci Temizer ve diğer yetkililer, UNESCO anlaşmaları gereği eserlerin yasal yollarla satılamayacağını söyleyerek diplomatik bir çaresizlik sergiliyordu.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Hırsızlık Masası dedektiflerinin alıcı kılığına girerek Aydın’da yürüttüğü operasyonda, soyguncular İsmail Güllü ve Tahir Gezen’le 5 milyon lira üzerinden pazarlığa girişildi. Eserlerin Büyük Menderes nehri kıyısına gömüldüğü tespit edildikten sonra çıkan silahlı çatışmada bu iki şahıs yakalanırken, aranan diğer isimlerden Ali Yönekan ise Konya Akşehir’de güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada hayatını kaybetti. 

Kravatlı Kaçakçılar ve Metropolitan’ın Gizli Kasaları

​İzmir’de bekçinin kanıyla, Gordion’da ise bürokrasinin sağırlığıyla sonuçlanan soygunlar, madalyonun sadece kaba kuvvet ve mafya tarafıydı. Peki devletin kasasını levyeyle değil de bilimsel kılıflarla, dev bütçelerle ve saygın müze müdürlerinin ihtiraslarıyla boşaltanlar kimlerdi? 

​Cevap, Uşak’tan New York’a uzanan, 4 anıt-mezarın soyulmasıyla başlayan uluslararası suç ortaklığında gizliydi. Dünyanın dillerine destan olan Lidya Kralı Kroisos’un, namıdiğer Karun’un hazinesi, Anadolu’dan koparılıp New York Metropolitan Sanat Müzesi’nin kasalarında tam 18 yıl boyunca sır gibi saklandı. 

​Bu kaçakçılığın mimarı antika tüccarı John J. Klejman’dı. İlk parti eseri müzeye sattıktan sonra, 1967 ve 1968’de bizzat Türkiye’ye gelip tarladan ürün toplar gibi kalan parçaları da alıp Amerika’ya götüren Klejman, “Bunları yasal olarak aldım ve yasal olarak sattım” diyecek kadar pişkindi. İşi bitince de İsviçre’de bir dağ köyünde inzivaya çekildi. 

​Asıl karanlık yüz ise bu eserleri “dünya çapında bir sanat olayı” olarak görüp yasadışı olduklarını bile bile satın alan Metropolitan Müzesi Müdürü Thomas P. F. Hoving ve ekibiydi. Eserleri yıllarca saklamış, müzenin 100. yıldönümünde sadece 5 parçayı menşeini belirtmeden sergileme cüretini göstermişlerdi. 

​Olayın Türkiye tarafı ise alıştığımız bürokratik çaresizliğin dip noktasıydı. Eserlerin Lidyalılara ait olduğunu ilk teşhis eden Boston Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kenan Erim’di. Eski Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Orhan Oğuz konuyu 1970’te Türkiye’ye bildirmiş; dönemin Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Burhan Tezcan ise 1971’de müzeye sadece cevapsız kalan bir mektup yazmakla yetinmişti. Dünyanın en büyük hazinelerinden biri çalınmış, devletin tepkisi bir mektuptan ibaret kalmıştı. 

​Metropolitan Müzesi Müdürü Hoving yıllar sonra gazetecilere, “Hiçbir şeyden korkum yok. Türklerden herhangi bir rica almadık” diyerek Türkiye’nin düştüğü acı durumu özetlerken, yerel yetkililer “Türkler bizden bu hazineyi geri istemek için ricada bulunmadılar” mazeretine sığınıyordu. 

​Uşak’taki 4 anıt-mezarın soyulması sıradan bir hırsızlık değil; uluslararası sanat piyasasının, Batılı dev müzelerin ve Türkiye’deki hantal bürokrasinin elbirliğiyle yarattığı bir kültür katliamıydı. Gordion’da müzeyi soyanlar çamurlu bir nehir kenarında silahlı çatışmada öldürülürken, Karun Hazinesi’ni pazarlayanlar İsviçre’de lüks içinde yaşlanıyordu. 

Elbette hikâye burada bitmiyor. İşin bir de resmi izinlerle, ‘bilim’ kılıfı altında yürütülen sessiz yağma boyutu var. Onu da bir sonraki yazıda konuşacağız.

Arşiv Kaynakları

​Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA) 

​BOA, DH.EUM.MTK., 13/12.

​BOA, MÜZ.ARK., 12/57.

​BOA, TS.MA.e, 1426/60.

​Süreli Yayınlar

​Demokrat İzmir, 25 Temmuz 1969; 26 Ağustos 1969.

​Ege Ekspres, 25 Temmuz 1969; 26 Temmuz 1969; 29 Temmuz 1969; 2 Ağustos 1969.

​Hürriyet, 7 Mayıs 1976.

​Milliyet, 7 Mayıs 1976; 18 Temmuz 1976; 22 Şubat 1977; 4 Nisan 1986.

​Yeni Asır, 25 Temmuz 1969; 26 Temmuz 1969.