İptal Edilen Gelecek

İçinde bulunduğumuz bu sistem sadece emeğimizi değil; hayal kurma, geleceğe dair planlar yapma yeteneğimizi de elimizden alıyor. Bırakın geleceğe dair hedefler koymayı, ne bu düzende iyi bir gelecek ne de bu düzenden başka bir alternatif hayat hayali kurmamıza izin veriyor. Ortaokuldan başlayıp lise yıllarında daha da artan ve bitmek bilmeyen sınav maratonunun içine hapsediliyoruz. “İyi bir üniversite kazan, kurtulursun” masalı, kapitalizmin ucuz emek cehenneminde çoktan çürüdü.

Bugün kampüsler ve derslikler; bizi entelektüel açıdan geliştiren ya da özgürleştiren mekânlar olmaktan çıkıp, o kaçamadığımız işsizliğimizin birkaç yıl ertelendiği “bekleme odalarına” dönüşmüş durumda. İşin acı veren kısmı da kendi sömürümüzün parasını, öğrenci-işçi olarak çalışarak yine kendimiz ödüyoruz. Sistem artık bize birer öğrenci veya aydın adayı olarak değil, kendi sömürüsünün parasını ödeyen birer “müşteri” olarak bakıyor.

Byung-Chul Han’ın “performans toplumu” analizi de içinde bulunduğumuz kampüslerde başlıyor. Bekleme odasında sıramızı beklerken bile boş durmamız yasak; sürekli bir yerlere koşturmak; vizelere, finallere, ALES’lere kafa patlatmak, uykusuz kalıp CV doldurmak zorundayız. Ama o cübbeyi giyip kepi attığımızda, elimizde kalan şeyin entelektüel bir statü değil; enflasyona yenik düşmüş değersiz bir diploma ve yarın öbür gün asgari ücrete talim edeceğimiz güvencesiz bir çalışma gerçeği olduğunu hepimiz içten içe biliyoruz.

Üniversitelerdeki o koca “bekleme odalarından” elimizde enflasyona yenik düşmüş diplomalarla çıkıp o meşhur “iş piyasasıyla” yüzleştiğimiz ilk an; mülakat masalarında karşımıza geçip utanmadan asgari ücretin bile altında ücretler teklif eden sermayedar patronlarla karşılaşıyoruz. Mesele sadece asgari ücretle başlamak da değil; o ücretin bırakın kirayı, bir aylık öğle yemeğine ve yol parasına bile yetmediği gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Cebimizdeki üç kuruş parayla dışarıda içeceğimiz bir fincan kahvenin hesabını yapmaya başladık.

Hayat o kadar daraldı ki bir arkadaşımızla oturup vakit geçirmek bile uzun mesailer harcamamız gereken, devasa maliyetli bir lükse dönüştü. Sadece emeğimiz değil; sosyalleşme ve seyahat etme gibi en insani haklarımız bile insana yaraşır bir ücret verilmediği için fiilen elimizden alınmış durumda. Dışarıdaki hayatın bu ekonomik buhranla eziyete dönüşmesi ve sistemin yaşanabilir bir hayatı adeta lüks gibi dayattığı bu kötü koşullar, birçoğumuzu mecburen eve hapsediyor. Sosyal hayattan koparılan, cebinde harcayacak parası olmadığı odalardan çıkamayan devasa ‘’ev genci’’ kitlesi tam da bu maddi imkansızlıkların ortasında doğuyor.

İşin en yıkıcı tarafı ise bu cehennemin sadece cüzdanımızı değil, birbirimizle kurduğumuz o sahici bağları da çürütmesi. Öyle vahşi bir hayatta kalma savaşının içine itildik ki bir arkadaşımızın başarısını içtenlikle tebrik etme yetimizi bile kaybettik. Çünkü sistem her an kulağımıza, “Ondan daha iyi olmalısın, yoksa o işi o kapar,” diye fısıldıyor. Birbirimizle dayanışmak yerine yarışıyoruz. Duygusal bağlarımız, romantik ilişkilerimiz bile adeta iki şirketin masaya oturup fayda-maliyet hesabı yaptığı sözleşmelere dönüştü. “Kim bu ilişkiye ne kadar emek verecek, maliyeti ne olacak?” diye hesap yapar hale geldik.

Tahammülümüz kalmadı; çünkü hepimiz bitmek bilmeyen bir hayatta kalma mücadelesi içerisindeyiz. İşte amfilerden çıkıp aile evlerindeki o çocukluk odalarımıza kapanışımız, “ev genci” oluşumuz sadece iş bulamadığımız için değil; bu sahte rekabetten, bu onur kırıcı mülakatlardan ve insaniyetini yitirmiş bu düzenden duyduğumuz ağır bıkkınlığın da bir sonucudur.

Gece yatağa uzandığımızda, yüzümüze vuran soluk ekran ışığında hepimizin aklında dönüp duran sessiz bir fısıltı var: “Çok yanlış döneme doğduk.” Önceki kuşakların sıkıcı ama nispeten öngörülebilir o hayat çizgilerine bakıp, bugün başımızı sokacağımız bir evin veya arabanın bile ömürlük borç prangasına dönüştüğünü düşündükçe içimize ağır bir boşluk çöküyor. Hayır, mesele basit bir kuşak talihsizliği değil. Asıl mesele; emperyalist kapitalist sistemin neoliberal politikalar aracılığıyla pekiştirdiği sömürü çarkının, kendi krizini ertelemek için geleceğimizi çoktan iptal etmiş olmasıdır.

Maddi imkânsızlıkların bizi odalarımıza hapsetmesi, içine itildiğimiz ve yarına dair yaşadığımız bu derin belirsizlik iç içe geçtiğinde; dış dünyayla ve birbirimizle olan bağlarımızı yavaş yavaş kopararak çok daha karanlık bir yıkıma zemin hazırlıyor: Bireysel yalnızlaşma ve anksiyete. Ülkenin ve dünyanın berbat bir yere gittiğini hepimiz çok net görüyor ve biliyoruz. Ama bunun da ötesinde, bu gidişata karşı hiçbir şey yapamayacağımıza o kadar inandırılmışız ki elimiz kolumuz bağlı ekranları kaydırmaya devam ediyoruz.

Sistem de tam olarak bunu istiyor. Yarattığı bu muazzam ruhsal enkazın üstünü antidepresanlarla, “Başarısızlık senin suçun,” diyen kişisel gelişim kitaplarıyla örtüp aradan sıyrılmaya çalışıyor. Bizi birbirimize rakip eden, kendi odalarımızda kendi kendimizi tüketmemizi izleyen bu alternatifsizliği yırtıp atacak tek bir şey var: Biz kayıp kuşak falan değiliz.

Nitekim bu uyanışın ayak seslerini sokaklarda duymaya başladık bile. Bizi “kendi işinin patronu” yalanıyla motosiklet tepesinde ölüme gönderdiklerinde, o güvencesiz kurye ordularının nasıl kontak kapattığını gördük. Fahiş kiralara karşı “Barınamıyoruz” diyerek parklarda sabahlayanların inadında, 19 Mart’ ta halkın iradesinin gasp edilmesine karşı günlerce sokakları dolduran ve kampüsleri direniş alanına çeviren isyanın haklı öfkesinde ya da o kanlı KYK yurtlarında cinayete kurban giden sıra arkadaşları için kampüsleri isyan alanına çevirenlerin öfkesinde hep aynı gerçeği haykırıyoruz.”Vermeyecekler, alacağız!”