Savaşın Bedelini Emekçiler Öder

Savaş, sermaye ve devletler için bir yeniden yapılandırma, kâr arttırma ve nüfuz mücadelesi aracı işlevi görürken; işçi sınıfı için artan sömürü, kitlesel işsizlik, reel ücretlerin erimesi, sendikal hakların tasfiyesi ve on yıllarca süren sınıf mücadeleleriyle kazanılmış sosyal refah haklarının gasp edilmesi anlamına geliyor. Savaş yalnızca devletler arası bir hegemonya mücadelesi değil, aynı zamanda sermaye ile emek arasındaki çelişkinin en sert biçimde yaşandığı bir alandır.

Savaş denildiğinde akla ilk olarak cepheler, askerler ve bombalanan şehirler gelir. Günümüzde ise yaşanan savaşlar, silah seslerinin hiç duyulmadığı ülkelerde bile insanların hayatını yıkıp geçiyor. Savaşın faturası hiçbir zaman o savaşları başlatan politikacılara veya silah satan büyük şirketlere kesilmedi, kesilmiyor. Savaşın faturasını, her sabah erkenden kalkıp fabrikaya giden işçiler, okullarında ders saatini bekleyen öğrenciler, ucu ucuna geçinmeye çalışan emekliler ve kirasını ödeyemeyen sıradan insanlar ödedi, ödüyor.

Savaşın faturasının alt sınıflara nasıl ödetildiğini bazı örneklerle inceleyelim.

Spirit Airlines’ın İflası

ABD’nin ucuz hava yolu şirketi Spirit Airlines, savaşın yol açtığı yüksek yakıt fiyatları ve derinleşen mali kriz nedeniyle 2 Mayıs 2026’da aniden iflas etti. Devlet destekli kurtarma girişimleri ve yatırımcı görüşmeleri sonuçsuz kalınca, şirketin kapılarına kilit vuruldu. Havalimanına gelen yolcular boş bankolarla karşılaştı. Mağduriyetleri, hükümetin ricasıyla diğer hava yollarının sunduğu kurtarma biletleri ve kredi kartı harcama itirazlarıyla çözülmeye çalışıldı.
Ancak yolcular bir şekilde evlerine dönebilse de, şirketin bünyesinde çalışan 17 bin işçi için durum tam bir felaket oldu. Pilotlar, uçak içi görevlileri, bilet kesen memurlar ve uçaklara bavul taşıyan işçiler, kendilerine hiçbir bilgilendirme yapılmadan bir gecede sokağa atıldı. Şirket, bu insanlara kıdem tazminatını vermek şöyle dursun, yeni bir iş bulana kadar geçinebilecekleri herhangi bir destek bile sunmadı.

Şirket tüm uçuşlarını durdurup 17 bin kişiyi açlığa mahkum etmeden sadece bir hafta önce, şirketin CEO’suna 3,8 milyon dolar tutarında bir başarı ve şirkette kalma ikramiyesi ödemesi ise olayın en adaletsiz tarafıdır. Milyonlarca doları batmakta olan bir şirketten kendi cebine indiren yöneticiler, iflas yasaları sayesinde rahatça hayatlarına devam ederken; asgari ücretle çalışan, uçakların bakımını yapan ve bavul taşıyan işçiler, şirketten alacakları son maaşlarını bile alıp alamayacaklarını bilemez duruma düşürüldü. Kapitalist sistem, kriz anlarında kimi koruyup kimi korumayacağını çok iyi bilir.

Bosch, Meta, Volkswagen ve Diğerleri

Volkswagen, maliyetleri düşürmek için 2030 yılına kadar Almanya’daki fabrikalarından tam 50 bin işçiyi işten çıkaracağını duyurdu. ( Ukrayna savaşı sonrası artan enerji fiyatları, Almanya’nın sanayideki rekabet gücünü sarstı. Bu dezavantajlara ABD’nin Avrupa ve Meksika menşeli araçlara uyguladığı yüksek gümrük tarifeleri de eklenince, Volkswagen sadece 2025 yılında 3 milyar euro gibi devasa bir maliyetle karşılaştı.) 

Fabrikada çalışmaya devam edecek “şanslı” işçilere ise maaşından yüzde 10 oranında kesinti yapılacağını söylendi. Volkswagen önümüzdeki 5 yıl içinde 186 milyar dolarlık devasa bir yatırım programı planlarken, bu yatırımları işçisinin sırtından elde ettiğini birikimle sağlamayı planlıyor. 

2025 Yılında Alman Bosch firması 20 bin işçiyi, ZF firması 14 bin işçiyi, Lear Corporation ise 15 bin işçiyi işten çıkarma kararı aldı.  

Amerika merkezli First Brands isimli parça üreticisi şirket ise artan maliyetlere ve borçlara dayanamayarak tamamen iflas etti, fabrikasına kilit vurdu. Özellikle finans şirketleri tarafından satın alınan bu fabrikalar, kârlar düşer düşmez işçilerin haklarını bile ödemeden kapatılıp terk edildi. Hatta bazı fabrikaların kapanmasını önlemek için buraların sivil araç parçası üretmek yerine mermi ve bomba üreten silah fabrikalarına dönüştürülmesi bile planlandı. Kendi işini kaybetmek istemeyen otomotiv işçileri, ayakta kalabilmek için savaş makinesinin bir parçası olmaya, başka ülkelerdeki insanları öldürecek silahları üretmeye mecbur bırakıldı.

Orta Doğu’da ise Birleşik Arap Emirlikleri, Pakistan’ın İran tarafına geçtiğini düşünerek göçmen işçi politikalarında sert kararlar aldı. BAE’de çeşitli sektörlerde çalışan 900 Pakistanlı işçi aniden sınır dışı edildi. Savaşın doğrudan sıradan işçileri nasıl vurduğu ve faturanın kime kesildiği son derece açık.

(Bu ay Pakistan’ın İslamabad Uluslararası Havalimanı’ndaki yolcular.)

İflas Eden Şirketler, İşçilerin Haklarını Nasıl Çalıyor?

Televizyon ve gazetelerde şirketlerin batması sadece ekonomik bir daralma olarak anlatılır. Oysa gerçekte iflas etmek demek; şirket patronlarının mahkemelerin arkasına saklanıp, işçinin yıllarca döktüğü alın terinin üzerine yatması demektir.

Yasalar, batan bir şirketin kasasında kalan son parayı her zaman ilk önce devlete ve o şirkete kredi veren büyük bankalara dağıtır. Bir şirketin sahip olduğu tüm değeri kendi elleriyle üreten işçi ise alacaklılar kuyruğunun en arkasına atılır. Bir şirket aniden kapandığında, işçiler o ay çalıştıkları günlerin maaşını ve işten çıkarıldıkları için almaları gereken kıdem tazminatlarını alamazlar.
Bir başka tuzak ise kriz dönemlerinde yaşlı ve kıdemli işçilere kurulan erken emeklilik tuzağıdır. Büyük şirketler, yüksek maaş alan eski işçilerinden kurtulmak için onlara tatlı vaatlerde bulunurlar. “Kendi isteğinle işten ayrıl, sana toplu para vereceğiz, emekli olana kadar da sağlık sigortanı biz ödeyeceğiz.” derler. Bazı işçiler bu sözlere inanıp yasal haklarından vazgeçerek işten ayrılırlar. Ancak şirket birkaç ay sonra iflas ettiğini açıkladığında, mahkemeler bu işçilere verilen sözleri ve taksitli ödemeleri hemen iptal eder. İşçi hem işinden  hem parasından olur hem de yaşlı olduğu için ortada kalmış olur. Şirketler yasal boşlukları iyi bilirler ve bunları kullanarak işçiyi açıkça kandırmaktan ve soymaktan imtina etmezler.

Yoksulların Parası Silahlara Gidiyor

İnsanların tarih boyunca verdikleri çetin mücadeleler sonucunda; ödedikleri vergiler karşılığında devletten yol, su, elektrik, hastane, okul talep etmesi ve yaşlılıkta güvence beklemesi en temel hakları olarak kazanıldı. Ancak 2026 yılındaki savaşlar, devletlerin vatandaşlarına olan bu temel görevlerini bir kenara bırakıp, toplanan tüm parayı savaş sanayisine yatırması için mükemmel bir bahane oldu. ABD ve Avrupa ülkeleri, “Savaştayız, kendimizi korumalıyız!” diyerek halkın sağlık ve barınma gibi temel haklarını, sosyal yardımları kesip silah tüccarlarına aktarıyor.

Avrupa’nın en zengin ülkesi ve sanayi devi Almanya, devletlerin silahlanma çılgınlığının en büyük örneklerinden biridir. Alman hükümeti, İkinci Paylaşım Savaşı’ndan beri kurduğu sosyal devlet yapısını parçalıyor. Hükümet, 2026 bütçesinde orduya ve savunmaya tam 98 milyar euro ayırma kararı aldı.

Peki, Alman devleti bu kadar büyük bir parayı nereden buldu? Alman hükümeti bu parayı zengin şirketlerden veya patronlardan daha fazla vergi alarak değil, doğrudan halkın sağlık sisteminden keserek buldu. Yeni bütçede, yasal sağlık sigortası fonlarından tam 16,3 milyar euro kesinti yaptı. Bu kesintinin gündelik hayattaki anlamı ise şu: Hastaneler ve doktor muayenehaneleri, ya maaşları düşürecek ya da personeli işten çıkaracak.

Yoksula Yapılan Yardım İsraf Sayılıyor

İngiltere’de de durum Almanya’dan farklı değil. Hükümet, her yıl savunmaya ayırdığı parayı gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 2,5’inden yüzde 3,5’ine çıkarmak gibi devasa bir hedef koydu. Son NATO zirvesinde bu oran yüzde 5 olarak kararlaştırıldı.Bu hedefi tutturmak demek, 2035 yılına kadar her yıl devletin kasasından en az 31 milyar ile 40 milyar sterlin arası fazladan para çıkması demek. Bazı şirketler, bu devasa silah harcamasının ülke ekonomisini büyüteceğini iddia etse de bu paranın bulunacağı tek adresin sosyal yardımlar olduğu aşikâr.

İngiltere’de bazı eski bakanlar silah almak için sosyal yardımların kesilmesi gerektiğini çok açık bir dille savunmaya başladı bile. Eski Savunma Bakanı Lord Robertson, “Sürekli büyüyen bir sosyal yardım bütçesiyle ülkemizi savunamayız.” diyerek niyetini açıkça belli ediyor. Bazı siyasetçiler ve işçi sendikaları, “Askeri harcamaları yoksulların ve hastaların hakkını keserek arttıramazsınız.” diye isyan etseler de  burjuva devletin önceliği her zamanki gibi silah tüccarlarından yana olacaktır.

ABD ve Fransa

Savaş ekonomisinin en vahşi şekilde uygulandığı yer ise Amerika Birleşik Devletleri’dir. ABD hükümeti, savaşlar için 1,5 trilyon dolarlık akıl almaz bir savunma bütçesi hazırladı. Bununla yetinmeyip 200 milyar dolarlık “acil savaş ödeneği” de istedi. Bu bütçenin kaynağı, yine işçilerinden ve yoksullardan kesintilerle oluşturuldu. Devlet, çocukların gittiği kamu okullarından, yoksulların kışın ısınması için verilen elektrik yardımlarından, karnını doyuramayanlara verilen gıda fişlerinden ve yaşlıların sağlık sigortalarından (Medicare ve Medicaid) tam 73 milyar dolarlık kesinti yapıyor.

Silah üreten dev şirketler milyarlarca dolar kâr ederken, Amerikan halkı artan gıda fiyatları ve evsizlik tehlikesiyle baş başa bırakılıyor. Zaten Trump “Savaştayız, insanların sağlık sigortalarıyla veya gündüz bakımevleriyle uğraşamayız.” diyerek, devletin zenginleri ve silah sanayisini gözetirken halkı nasıl yoksulluğa ve ölüme terk ettiğini itiraf etti. 

Fransa’da ise hükümet, orduya yeni nükleer denizaltılar almak için savunma bütçesine 6,5 milyar Euro ekledi. Bu parayı çıkarmak için emeklilik yaşını 62’den 64’e yükseltmeye çalıştı ama sokaktaki devasa işçi direnişi bunu engelledi.
Savaşın tam merkezindeki İran’da ise ekonomi çöktü, para birimi buharlaştı. 2026 yılı ortalarında 1 Amerikan Doları, 1.850.000 İran Riyali seviyesine fırladı. İran’da savaş öncesi asgari ücretle çalışan milyonlarca işçinin yaşadığı ekonomik sıkıntılar, bugün satış sorunları ve ihracat pazarı eksikliği nedeniyle 2 ila 4 milyon kişinin işsiz kaldığı derin bir istihdam krizine dönüşmüş durumda; öyle ki işverenler maliyetleri düşürmek amacıyla Fars, Burucerd ve Reşt gibi bölgelerdeki maden, tekstil ve sanayi tesislerinde, emekliliği yaklaşan 4 ila 20 yıllık kıdemli işçileri birikmiş maaşlarını dahi ödemeden kitlesel olarak işten çıkardı.

Krizlerin Bedelini Hep İşçi Sınıfı Ödüyor

2026 yılı bize savaşın sadece cephede askerler arasında geçmediğini, aslında zenginlerle yoksullar arasında geçen çok acımasız bir mücadele olduğunu gösteriyor.

Batan Spirit Airlines şirketinin patronu 3,8 milyon dolar alıp kaçarken, bu iflasın faturasını, bir gecede cebinde tek kuruş olmadan sokağa atılan Amerikalı uçak temizlikçisi öder. Faturayı, Türkiye’de enflasyon yüzünden ay sonunu getiremeyen asgari ücretli emekçi öder. Devletler, “ülke güvenliği” adı altında vergi dairesinde topladıkları trilyonlarca doları silah fabrikalarına akıtırken, yoksul çocukların eğitiminden ve emeklilerin kışlık yakacağından kesinti yapmayı kendilerine hak görürler. Mahkemeler ve iflas yasaları sadece bankaları korumak için çalışır, fabrikayı var eden işçinin emeği yasal yollarla bir kalemde çalınır.

2026 yılında yaşananlar, kapitalist işleyişin özünde bu gerçeğin yattığını, kârların hep zenginlere aktığını, zararların ise hep işçiye yüklendiğini bir kez daha kanıtlıyor. Eğer üretenler örgütlenip bu gidişata dur demezse, savaş uçaklarına harcanan trilyonlarca dolar, aslında sıradan insanların ve çocukların hayatını çalmaya  maalesef devam edecek.