Erdoğan’ın Rize mitinginde dile getirdiği “Türkiye’yi iktidar karşıtlığı üzerine kurulu cephe siyasetinden kurtarmak zorundayız” açıklaması, devletin yaşadığı hegemonya çözülmesinin doğrudan dışavurumu. Egemen blok, kitleleri geçmişte olduğu gibi ekonomik büyüme, refah dağıtımı ve geleceğe dair somut vaatlerle arkasında organize etme imkânını tükettiği için “biz ve onlar”, “milli birlik ve dış mihraklar” ikilikleri üzerinden kendini yeniden üretmek zorunda kalıyor. Erdoğan’ın “iktidar karşıtlığını aşma” çağrısı tam da bu yüzden; muhalefetin her tonunu devletin ve sermayenin bekası etrafında hizalamayı, sınıf çelişkilerinin üzerini örtmeyi ve ezilenlerin birleşik bir direniş hattı örmesini baştan engellemeyi hedefliyor.
Sermaye Birikiminin Şiddeti
Devletin şiddet aygıtındaki sertleşme ve Erdoğan’ın kurduğu baskıcı dil, ağır ekonomik kriz ortamında sermayenin birikim modelini koruma ihtiyacından kaynaklanıyor. Türkiye kapitalizmi bugün, Mehmet Şimşek Programı olarak da bilinen OVP ile somutlaşan neoliberal kemer sıkma ve servet transferi sürecinden geçiyor. Bu transfer yalnızca kentsel rezerv alan yasaları marifetiyle halkın elinden alınan arazilerin inşaat tekellerine devredilmesiyle sınırlı değil. Süreç, kamusal varlıkların haraç mezat özelleştirilmesini, ormanların, tarım arazilerinin ve su havzalarının maden ile enerji tekellerinin yağmasına açılmasını da kapsıyor. Aynı zamanda kamu-özel iş birliği garantileriyle hazine kaynakları doğrudan sermayeye aktarılıyor, çok yönlü bir mülksüzleştirme dalgası yürütülüyor. Enflasyonla mücadele adı altında sürdürülen program ise temel tüketim mallarındaki KDV-ÖTV artışları ise asgari ücrete yılda tek zam dayatması ve reel ücretlerin resmî enflasyon hedeflerine hapsedilerek eritilmesi üzerine kurulu.
TÜRK-İŞ’in Açlık ve Yoksulluk Sınırı verilerine göre, dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı beslenebilmesi için gereken alt sınır olan açlık sınırı 35 bin lirayı aşmış, temel insani harcamaları kapsayan yoksulluk sınırı ise 115-120 bin lira bandına dayandı. Bu ölçekte bir yoksullaştırma ve açlığa mahkûm etme, burjuva demokrasisinin sağladığı sınırlı hak ve özgürlük alanlarıyla dahi sürdürülemez. İşçilerin grev hakkını kullandığı, sendikal örgütlenmelerin fabrika kapılarını aştığı, gençliğin geleceksizliğe karşı ses çıkardığı bir ortamda bu yıkım programının başarı şansı yok. Nitekim İçişleri Bakanlığı ve YÖK eliyle üniversitelerin açıkça birer suç mahalli olarak kodlanması, kampüslerin polis ve istihbarat ablukasına alınarak öğrencilerin fişlenmesi ve “Terörsüz Türkiye” adı altında meşrulaştırılan bu kuşatma, sermaye birikim modelini korumayı hedefleyen önleyici devlet hamleleridir. Devlet, zor aygıtını devreye sokarak potansiyel gençlik hareketini ve işçi sınıfının eylemlerini daha filizlendiği anda bastırmayı amaçlıyor.
İşte devletin şiddet aygıtındaki sertleşme ve Erdoğan’ın kurduğu baskıcı dil, ağır ekonomik kriz ortamında sermayenin bu birikim modelini koruma ihtiyacından kaynaklanıyor.
Sermaye Düzeninin Günah Keçileri
Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’inde ortaya koyduğu gibi egemen sınıflar, tahakkümlerinin sınıfsal yapısını ve toplumsal çürümeyi gizlemek için daima “mülkiyet, aile, din ve düzen” bayrağına sarılır. Bugün “Ailem Güvende” gibi adlar altında yürütülen operasyonlar, LGBTİ+’ların şeytanlaştırılması ve derneklerin hedef alınması bu mirasın güncel bir suretidir.
Aileyi asıl dağıtan ve yaşanamaz kılan, iktidarın iddia ettiği ahlâki tehditler değil; fahiş kiralar, kaynamayan tencereler, geçim derdi ve geleceksizliktir. Çekirdek aileyi maddi-manevi çökerten bizzat bu ekonomik yıkımken iktidar sermaye düzeninin yarattığı bu tahribatı perdelemek için örgütlü bir “ahlâki panik” üretiyor. Bizzat işçi sınıfının, ezilenlerin birer parçası olan LGBTİ+’lar ve seküler yaşam biçimleri hedef tahtasına oturtuluyor, açlık sınırına itilen milyonların biriken sınıfsal öfkesi, kurgulanan bu sahte düşmanlara yönlendirilerek saptırılıyor.
Kentsel Rant
Bu siyasal ablukanın bir ayağı LGBTİ+’ları hedef göstermek iken diğer ayağı da yerel yönetimlerin hedefe konmasıdır. Seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması, kayyım uygulamalarının süreklileşmesi ve muhalif başkanların tehdit ve yargı sopasıyla iktidar saflarına çekilmesi, sandık iradesini çiğnemenin ötesinde mülksüzleştirme yoluyla birikim sürecidir. Yeni Emperyalizm kitabında David Harvey’in ortaya koyduğu üzere sermaye, aşırı birikim krizini aşabilmek adına mekânsal-zamansal sabitlemelerle kentsel müştereklere ve kamu varlıklarına yönelir. Bugün yerel yönetim bütçelerine, rezerv alanlara ve imar sahalarına dönük sistematik el koyma uygulamaları işte bu mülksüzleştirme yoluyla birikim sürecinin güncel bir tezahürüdür. Yerel yönetim kaynakları, rejim yanlısı sermaye kliklerinin ve tarikat-cemaat ağlarının yeniden üretimi için can damarıdır. Belediyelerin iktidar denetimine sokulması, sermaye akışının kesintisiz sürmesi ve kentsel rantın tek elden paylaştırılması zorunluluğunun sonucudur.
Saldırganlık yalnızca Saray rejiminin zorbalığıyla sınırlı kalmıyor, ana muhalefet belediyeciliğinin sınıfsal sınırları da bu kentsel yağma düzeninde tüm çıplaklığıyla belirginleşiyor. Yani CHP yönetimindeki belediyeler sütten çıkmış ak kaşık değil. Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun ailesine ait Jantsa yatırımları ve teşvikler etrafındaki tartışmalar, yerel siyaset ile sermaye çıkarlarının nasıl iç içe geçtiğinin somut bir biçimde gösteriyor. Taşeronlaştırma, emek düşmanı uygulamalar, belediye emekçilerinin grevlerine karşı takınılan uzlaşmaz tavır ve kenti sermayenin kâr sahasına çeviren imar politikaları, burjuva belediyeciliğinin ortak karakteridir.
Karaköy kıyısını halka kapatıp sermayenin tüketim üssüne dönüştüren Galataport gibi mega rant projelerine karşı uzlaşmacı bir tutum sürdürülüyor. Kamusal kaynakların sermaye çevrelerine aktarılması, kentsel dönüşüm adı altında yoksulların kentin çeperlerine sürülmesi ve şirketleşen belediye yapısı, CHP’li/ Yeni Parti’li yerel yönetimlerin de kapitalist birikim rejimine göbekten bağlı olduğunu kanıtlıyor. İktidar-ana muhalefet arasında yaşanan çatışma, kenti halk için savunanlar ile rantçılar arasında değil; iki farklı sermaye fraksiyonunun kentsel artı-değeri ve imar rantını bölüşme kavgasıdır. Dolayısıyla güçlü bir halkçı ve kamucu bir yerel yönetim alternatifi örgütlenmediği sürece kitleler, Saray’ın kayyım sopası ile burjuva muhalefetinin restorasyon projeleri arasında sıkışıp kalıyor.
Dijital Abluka
Siyasal ve ekonomik saldırı dalgası, kaçınılmaz olarak bilişim alanının topyekûn denetim altına alınmasını da zorunlu kılar. İktidar, kitlelerin gerçeklikle kurduğu bağı koparmadan ne ekonomik yıkımı yönetebilir ne de kültür savaşlarını sürdürebilir. Bu bağlamda devreye sokulan sansür yasaları, doğrudan sınıf mücadelesinin sesini kısmaya dönük bir tahkimattır.
Evrensel, soL ve Mor Dayanışma gibi sol-sosyalist, feminist odakların sosyal medya hesaplarına ve yayın organlarına yönelik sansür, engelleme ve kapatma kararları; fabrikadaki grev sesinin, sokaktaki kadının isyanının ve neoliberal yağmanın teşhir edilmesinin önüne dijital barikatlar kuruyor. Bilgi akışını tekelinde toplayarak kitleleri burjuva medyanın manipülasyonuna mahkûm etmek isteyen egemenler, hakikati taşıyan odakları susturarak işçi sınıfının ve ezilenlerin ortak bir bilinç ve direniş odağında buluşmasını engellemeye çalışıyor. Bu yasakları, rejimin hegemonya kuramadığı yeri sansür ve yasaklarla abluka altına almaya çalışması olarak görmek gerekiyor.
Burjuva Muhalefetinin İflası
Sermayenin CHP/Yeni Parti içinden yeni bir Erdoğan çıkarma ve sistemi İmamoğlu ismi üzerinden restore etme projesinin duvara toslaması; kapitalist devlet aygıtının iç gerilimleri, sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalar ve burjuva muhalefetinin sınıfsal sınırlarıyla bağlantılı.
TÜSİAD ve uluslararası finans çevreleri krizin faturasını öngörülebilir, Batı’yla entegre ve kurallı bir neoliberal restorasyonla yönetmek istiyor. Nitekim Şimşek eliyle yürütülen kemer sıkma programı da esasen büyük sermayenin bu talepleriyle örtüşüyor. Ancak TÜSİAD için Merkez Bankası bağımsızlığı ya da kurumsal öngörülebilirlik gibi başlıkların ne kadar vazgeçilmez olduğu tartışmalı. Çünkü kâr transferi sürdüğü müddetçe büyük burjuvazi, rejimin otoriterleşmesinde beis görmez.
Asıl fay hattı, iktidarın organik tabanını oluşturan Anadolu sermayesi ve KOBİ’lerle açılan makastır. Ucuz kredi, düşük faiz ve kamu teşvikleriyle ayakta duran bu kesimler, sıkı para politikası ve krediye erişim engelleriyle doğrudan boğuluyor. Bu durum iktidar bloku içinde bir sermaye gerilimi yaratıyor. İnşaat, enerji ve kamu ihaleleriyle palazlanan rejim yanlısı rant oligarşisi ile Saray bürokrasisi ise pastanın paylaşımını ve olası bir siyasi devir-teslimi kendi varlıklarına dönük açık bir tasfiye tehdidi olarak görüyor. Dolayısıyla iktidar bloku için sorun sıradan bir hükümet değişimi olmadığından, sermayenin “yumuşak geçiş” ve uzlaşma arayışı bizzat yargı sopasıyla bertaraf edilmiştir.
Öte yandan bu planın çökmesindeki diğer belirleyici etken, İmamoğlu ve temsil ettiği çizginin sınıfsal sınırlarıdır. Sermayenin bir lider figürüne kalıcı yatırım yapabilmesi, o figürün kitleleri harekete geçirme ve kendi mevzisini radikal bir hatta savunma cüretine bağlıdır. CHP/Yeni Parti’nin 19 Mart sonrasında gençliğin ve emekçilerin zorlamasıyla meydanlara inmesi, tematik mitinglerle kitlelerle buluşması görmezden gelinemez. Ancak bu hamleler sokağın fiili gücünü örgütlemek yerine, biriken öfkeyi kontrol altında tutma sınırında kaldı. İmamoğlu ve parti yönetimi, sınıfsal doğaları gereği tabanının radikalleşmesinden ve fiili bir kitle hareketine dönüşmesinden en az iktidar kadar çekinmiş, sokağın ufkunu yalnızca sandıkla sınırlandırmıştır. Meydanları dolduran kitlelerin öfkesini kurucu bir hatta dönüştürmek yerine “sandığı bekleyin” telkiniyle kitleleri evlerine yollayan ve burjuva hukukuna sığınan bu tutum, Saray’a İmamoğlu’nu yargı kıskacıyla etkisizleştirme alanını açtı.
Böylece sermayenin bir kesiminin “yeni bir Erdoğan” çıkarma tezi, devletin zor aygıtının tek elde toplanması, iktidar içi rant kliklerinin direnci ve burjuva muhalefetinin sokağı düzen sınırları içinde tutma tercihi karşısında iflas etti.
Çözüm Söyleminin İkiyüzlülüğü
Bütün bu yoğun baskı dalgasının ortasında, eş zamanlı olarak yeni bir “çözüm süreci” veya “iç cepheyi tahkim etme” söylemi dolaşıma sokuldu. Ortadoğu’da tırmanan savaş, ve emperyalist güçlerin bölgedeki hamleleri karşısında Türk egemen sınıfı, “arkasını sağlama alma” ihtiyacı hissediyor. Dolayısıyla gündeme gelen Kürtlere el uzatma hamlelerini, iktidarın mutlak gücünden ya da bir lütfundan değil; hem bölgesel krizin yarattığı jeopolitik sıkışmadan hem de Kürt halkının on yıllardır süren direncini tasfiye edememiş olmasından kaynaklandığını her zaman akılda tutmak gerekiyor.
Egemenlerin bu hamleleri; Kürt hareketini tasfiye etme, ehlileştirme ve bölgesel operasyonlarda devlete yedekleme amacı taşıdığına dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Nitekim bir yandan diyalog söylemi işletilirken diğer yandan demokratik siyaset alanının baskılarla daraltılması, devletin ikiyüzlü politikasının bir sonucudur. Ancak kitlelerin eşitlik ve onurlu bir barış arayışı, egemenlerin manipülasyonlarına sığmayacak kadar köklü bir potansiyele sahiptir.
Kurucu Odak
Bugün Türkiye’de yaşananlar iktidarın mutlak gücünü değil; aksine ekonomik krizin sonuçlarını yönetememe aciziyetini yansıtıyor. Kürt sorununda gerçek bir barış iradesinin bulunmayışı, sosyalistlere yönelik operasyonlar, LGBTİ+’lara dönük cadı avı, belediyelerin gasp edilmesi ve “Terörsüz Türkiye” retoriği, iktidarın yaşadığı hegemonya krizinin doğrudan göstergeleri. Egemenlerin dayattığı “iç cephe” açık bir teslimiyet çağrısıyken burjuva muhalefetinin vaat ettiği restorasyon ise krizin faturasını ötelemekten ibaret. Oysa sokak bambaşka bir gerçekliğe işaret etmektedir. 19 Mart eylemlerinde görüldüğü üzere, ana muhalefetin felç olduğu ve kitleleri evde tutmaya çalıştığı anda barikatları zorlayan, biriken öfkeye yön veren ve sokakları fiilen örgütleyen sol-sosyalist güçler oldu. Sosyalist hareket; işçi grevlerinden barınma eylemlerine, kadın isyanından üniversite boykotlarına kadar kitlelerin direniş dinamiklerini harekete geçirecek canlı bir potansiyeli elinde tutuyor.
Ancak bu mücadele pratiğinin düzen sınırlarını aşabilmesi, her şeyden önce hareketin içine sıkıştığı tepkisel savunma refleksini kırmasına bağlı. Siyasal inisiyatifi ele almak yerine sıradaki operasyonu bekleyen, kapatılan hesapların yerine yenisini açmakla yetinen ve dar grupçu kaygılara hapsolan bu edilgenlik döngüsü, tabandaki devrimci enerjiyi de emiyor.
19 Mart’ın gösterdiği en somut gerçek, Saray’ın zorbalığı ile burjuva muhalefetinin sandık ufku arasına sıkışan kitlelerin bu iki kutba mahkûm olmadığıdır. Sol için asıl sınav, kendini yalnızca gelen darbeleri karşılayan bir savunma hattı olarak değil; sokakta yan yana gelen işçilerin, kadınların, LGBTİ+’ların, ezilenlerin öfkesinin rüzagarını sırtına alarak düzenin her iki kanadını karşı, bağımsız ve kalıcı bir siyasal iradeye dönüştürebilme cüretidir. Tarih bize sol-sosyalistlerin, ezilerin bu cüreti gösterebildiğini kanıtlıyor. Erdoğan’ın çekindiğe yere iyi bakarak ve oranın gücünü bugünden inanarak şimdi kendi iç cephemizi düşünme ve kurma zamanı.


