Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yasalar gereğince Ocak ve Temmuz ayları olmak üzere, her yıl iki kere güncellenen sendika istatistiklerini Resmî Gazete’de yayımlamak zorunda. Bu istatistikler Türkiye işçi sınıfının örgütlülük düzeyini ve hangi sendikalarda örgütlendiği göstermekte. Ancak istatistiklerin önemi sadece bununla da sınırlı değil. “Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu” gereğince, bir sendikanın herhangi bir resmi yetkiye sahip olabilmesi için yine kanunca tanımlandığı iş kolunda çalışan işçilerin en az yüzde 1’ini üye yapmış olması gerekiyor. Aksi durumda bir işletmede çalışan tüm işçiler aynı sendikaya üye olsa dahi, sendikanın toplu sözleşme imzalamaktan grev ilanına hiçbir resmi yetkisi olmuyor.
Yüzde 1 barajı ilk bakışta çok yüksek gözükmese de, iş kollarına kayıtlı işçilerin yüzbinleri bulduğu düşünüldüğünde ciddi sayılara ulaşabiliyor. Birçok iş kolunda bu sayı en az binlerle ifade edilirken, torba iş kolu olarak da geçen 10 nolu iş kolunda 45.000 bandını dahi bulabiliyor. İşin komik tarafı ise bu iş kolunda örgütlü bazı sendikaların hedefledikleri meslek grubunda çalışan 45.000 kişi yok. Örneğin Sinema Emekçileri Sendikası (Sine-Sen) de bu işkolunda ancak toplamda 45.000 sinema emekçisi yok. Dolayısıyla Sine-Sen tüm sektörü örgütlese dahi hiçbir yasal yetkiye sahip olamıyor.
10 nolu işkolu bu durumun uç bir örneği olarak sayılabilir. Ancak barajın en az binlerle ifade edildiği diğer sektörlerde de baraj aynı işlevi görüyor. Var olan sendikal düzenin dışına çıkan, tabandan gelebilecek talepler üzerine örgütlenen farklı sendikal pratiklerin en ufak bir alan dahi kazanmasını önlemek. Fabrika içerisinde mücadele eden ve örgütlenen işçiler, eğer yetki sahibi olmak ve direnişleri fiili alandan çıkarmak istiyorsa ya birçok başka işletmeye de ulaşmak ya da kurulu sendikalardan birine başvurmak zorunda.
Tüm bunları düşündüğümüzde ise aslında sendikalar yasasındaki baraj garabetinin sınıf mücadelesinin önünde ne kadar büyük bir engel olduğunu görebiliyoruz. Bu istatistikler ise sendikacılığın durumuna ek olarak hangi sendikaların resmi olarak bir yetkisi olduğunu da görmemizi sağlıyor.
Bağımsız Maden-İş’e Karşı İstatistik Oyunları
Bakanlık bu yıl istatistikleri 28 Temmuz’da yayımladı.[1] Yayımlanan istatistiklerde Bağımsız Maden-İş’in dalga geçercesine yüzde 0,97’de bırakılması dikkat çekici. Bilineceği üzere Bağımsız Maden-İş öncülük ettiği çeşitli mücadeleler ile bu yıla damga vurmuş, ülke genelinde madencilerin haklarını her koşulda ve şartta, tüm tehditlere karşı savunmuştu. Bu mücadelesinde birçok etkileyici zafer elde etmişti. Özşen’de, Polyak’ta, Doruk’ta sermayeye boyun eğdirmeyi başarmıştı. Üstelik tüm bu mücadeleyi hiçbir resmi yetkiye sahip olmamasına rağmen başarmıştı.
İstatistiklerin açıklanmasından bir gün önce, sendika X hesabı üzerinden üye sayılarını 2369 olduğunu duyurdu. Ocak istatistiklerine göre 771 üyeye sahip olan Bağımsız Maden-İş yıl boyunca sürdürdüğü ve kazandığı mücadelelerin sonucunda üye sayısını sadece 7 ay içerisinde üçe katlamayı başardı. Bu hızla artışın gösterdiği, Bağımsız Maden-İş’in tüm maden işçilerine bir kurtuluş doğrultusu sunmayı başardığıdır. Üstelik 2369 sayısı, Ocak ayında açıklanan yüzde 1’lik işkolu barajını, yani 1965 üye sayısını, aşmayı da başarıyordu. Böylelikle hiçbir resmi yetkisi olmadan maden sektörünü kasıp kavuran Bağımsız Maden-İş artık yetki sahibi olduğunu, örgütlü olduğu işyerlerinde Toplu İş Sözleşmesi imzalanmak zorunda olduğunu ve grev hakkı olduğunu ilan etmiş oldu.
Ancak sendikanın açıklamasını hemen ardından Bakanlığın açıkladığı istatistiklerde Bağımsız Maden-İş’in üye sayısı sadece 2.027 olarak ilan edildi. Eş zamanlı olarak da işkolunda kayıtlı işçilerin sayısındaki artışla beraber yetki için gerekli yüzde 1 barajı 2089 işçiye çekilmiş oldu. Böylelikle Bağımsız Maden-İş sadece 62 üye ile barajın altında bırakıldı.
Burada meselenin 62 üye olmadığı çok açık. Bağımsız Maden-İş sendikası için de buraya kadar gelmişken fazladan 62 üye bulmanın çok zor olmayacağı aşikâr. Ancak burada yapılmak istenen açıkça Bağımsız Maden-İş’in sektörde yetkili olmasının önüne geçmenin yollarını aramak. Verileri kayda geçiren ve hangi verinin gerçek olduğuna karar verenlerin, kafalarına göre sendikaları baraj altında bırakma imkânı da doğmuş oluyor. Üstelik taktikler bu kadarla da sınırlı değil. Bu yılın başlarında yine mücadeleci tutumuyla öne çıkan DGD-SEN Migros depo işçilerini örgütleyerek fiili greve çıktığında barajı geçmemesi için işçilerin iş kolu dahi değiştirilmişti.
Bağımsız Maden-İş’e yapılan da aslında devletin kendi koyduğu barajı bir şekilde aşan mücadeleci sendikaları da tanıma niyeti olmadığının bir göstergesidir. Ancak Bağımsız Maden-İş bu operasyona karşı mücadele edeceğini ve yetki hakkı kararını masasında oturan üç beş bürokratın inisiyatifine bırakmayacağını ilan etti. Devletin inisiyatifine bırakıldığı ölçüde, iş kolları da değiştirilir, verilerle de oynanır, yarın baraj da yükseltilir. Aynı sendikal hakkın, aynı grev hakkının sınıf mücadelesi ile kazanıldığı gibi bugün de yetkiyi mücadelemizle kazanmak zorundayız. Bağımsız Maden-İş’te 29 Temmuz’da Ankara’ya hareket ederek Bakanlık ile görüşeceğini ilan etti.
Veriler Ne Gösteriyor?
Bağımsız Maden-İş’e yapılan veri operasyonu, açıklanan istatistiklerin temsil ettiği tablonun gözden kaçmasına sebep olmamalı. Sendikal açıdan Türkiye’nin uzun süredir çok kötü bir durumda olduğunu biliyorduk. İşçileşme oranı sürekli artar ve sürekli toplumun daha geniş kesimleri işçileşirken, sendikalaşma oranı ise diplerde seyrediyor.
Ocak istatistiklerinde de bu durum zaten sürmekteydi. Toplamda 16 milyon 700 bin kadar resmi işçinin sadece 2,4 milyonu sendikalıydı. Sendikalaşma oranı ise yüzde 14,5’e denk geliyordu. Ancak DİSK-AR’ın da raporunda belirttiği üzere bu oran bile gerçekliği olduğundan iyi gösteriyor. Bu oran hem sigortasız milyonları kapsamadığı için, hem de aslında yetkisi olmayan bir sendikaya üye olan yani sendikal haklara sahip olmayan işçileri kapsadığı için gerçekliği olduğundan iyi gösteriyor.
Örneğin motorlu kuryeler hukuken işçi statüsünde tanınmıyor. “Esnaf kuryelik” modeli ile kuryeler bir şirkete bağlı işçi olarak değil, kendi şahıs şirketini kurup bağımsız esnaf statüsünde kargo veya yemek teslimatı yapıyor olarak gösteriliyor. Böylelikle kuryeler sendikal haklar da dahil olmak üzere iş hukukunca tanımlanan tüm haklardan mahrum bırakılıyor. Kendi sigortalarını dahi ödemek zorunda kalıyorlar. Bu tanımlama aslında açıkça işçilik yapan 1 milyona yakın motorlu kuryenin işçi statüsünden dışlanması ve sendikasızlığının istatistiklerce gizlenmesi anlamına geliyor.
Motorlu kuryeler gibi hukuken işçi sayılmayan ama açıkça işçilik yapan grupları ve sigortasız işçileri ekleyip, Toplu İş Sözleşmesi hakkı üzerinden baktığımızda oran yüzde 9,6 bandına kadar düşüyor.
Temmuzda açıklanan istatistiklerde ise bu korkunç tabloda dahi bir kötüye gidiş gözlemliyoruz. İşçi sayısı yaklaşık 1 milyon artarak, 17 milyon 630 bin bandına çıkarken sendikalı işçi sayısı sadece 19 bin artmış. Yani işçileşen bir milyon işçinin neredeyse tamamı sendikasız kalmış durumda. Bu da sendikalaşma oranının yüzde 14,5’tan yüzde 13,8’e düşmesi anlamına geliyor.
| Ocak | Temmuz | |
| İşçi Sayısı | 16.699.084 | 17.630.475 |
| Sendikalı İşçi Sayısı | 2.413.790 | 2.432.789 |
| Sendikalaşma Oranı | yüzde 14,45 | yüzde 13,80 |
Üstelik barajı geçen sendika sayısı dahi azalmış durumda. Bu da aslında 7 ay önce üyeliği dolayısıyla sendikal güvenceye sahip bir kısım işçinin, hala istatistiksel olarak sendika üyesi olsa da fiilen hiçbir güvenceye sahip olmaması anlamına geliyor. Yetkiye sahip olmayan sendikalara üye işçileri topladığımızda ise 90.000 işçi ile karşılaşıyoruz. Üstelik buna bir de iş kolu barajı aşılmasına karşın işyeri barajına takıldığı için toplu sözleşme hakkına sahip olmayan işçileri de eklemek gerekir.
İşçiler Hangi Sendikalara Üye?
Tüm bu tabloyu daha da karanlık hale getiren ise sendikalaşma oranından öte, bu oranın ağırlık olarak hangi sendikalarda yoğunlaştığı. Toplam 2 milyon 413 bin sendikalı işçinin yarısından çok az daha fazlası TÜRK-İŞ üyesi. Üçte birinden biraz daha fazlası ise HAK-İŞ üyesi. DİSK ise toplamın ancak yüzde 10 bandını kapsayabiliyor.

Beraber bakıldığında TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ konfederasyonları sendikalı işçilerin yüzde 85’ini kapsamakta. Bu konfederasyonlarda mücadele etmeye çalışan sendikacıları ve işçilerin varlığını yadsımamak ile beraber her iki konfederasyonun da işverenle ve devletle kol kola gezdiği bilinen gerçekler. Dolayısıyla sendikalı işçilerin yüzde 85’inin de gerçekten onların çıkarına hareket eden sendikalara üye olmadıkları açık.
Gelelim DİSK’e. DİSK bileşeni sendikaların da bir kısmının TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ’ten aşağı kalır tarafları olmadığı biliniyor. Bunlardan en sık gündeme gelen GENEL-İŞ sendikasının genel merkezi, belediye işçilerinin grevlerini işçilerin onayı olmadan merkezden satmakla ünlü. İşçilere sormadan ve onların onaylamayacakları sözleşmeleri siyasal ilişkileri dolayısıyla bizzat genel merkez düzeyinden imzalayarak işçilerin bırakalım hakkını savunmayı doğrudan karşısında konumlanmaktan dahi çekinmiyorlar. Bu durumdaki GENEL-İŞ’in üye sayısı ise 160 bin bandında. Yani DİSK üyesi 260 bin işçinin yarısından fazlası da aslında GENEL-İŞ üyesi.
Sendikal Sıkışmışlık
Özetle, neredeyse tamamı sendikasız olan, sendikalı olanların ise neredeyse tamamı sarı sendikalara mahkum bırakılmış bir işçi sınıfı gerçekliği ile karşı karşıyayız. Ocak ayından bugüne geçen sürede bu gerçeklikte bırakalım bir gelişmeyi, daha da geriye gidiş olduğunu vurgulamamız gerekiyor. İşçi sınıfının gittikçe daha geniş kesimleri sendikasızlığa hapsediliyor, sendikalı işçilerin büyük kısmının ise sendikasızlığı tercih eder durumda.
Ancak sendikalar kanunun dayattığı iş kolu sendikacılığı ve iş kolu barajı dolayısıyla işçilerin hoşnutsuzluğuna dayanan bir çıkış da örgütlenememekte. Bunun aksi yönde duran ve belirli çıkışları örgütleyebilen sendikalar var elbette. Bağımsız Maden-İş bunun en iyi örneklerinden bir tanesi. Bu örneğin bize öğrettiği ise, sermaye düzeninin gerektiğin çeşitli ayak oyunları ile kendi koyduğu kuralları ihlal etmekten çekinmediği. Sırf yetki alamasın diye yüzde 0,97’de bırakmak, yetki alacağı netleşen sendikanın örgütlendiği iş yerinin iş kolunu değiştirmek, öne çıkan sendikacıları çeşitli bahaneler ile hapse atmak gibi çok çeşitli taktiklere sahipler.
Yetkiye sahip olan mücadeleci sendikaların başına gelen de çok farklı değil. DİSK bileşenlerinden Birleşik Metal-İş, Nakliyat-İş ve Enerji-Sen, Türk-İş bileşenlerinden Petrol-İş’in Gebze şubesi ve daha tümünü sayamayacağımız birçok sendika sahip olduğu sendikal yetkiyi sınıfın çıkarları adına kullanmak için mücadele gösteriyor. Yeri geliyor grevler, yeri geliyor direnişler örgütleniyor. Ancak bu sefer de örgütlenilen işyerinde yetki veya iş kolu tespit davaları, usulsüz işten çıkarmalar ve grev yasakları devreye giriyor. Sermayenin tüm bu taktiklerine karşı direnişi yükseltme hedefi güdecek, gerekirse direnişi fiili meşru hatta taşıma cesaretini gösterebilecek ve gösteren tüm bu sendikaların ise yalnızlaştığını görüyoruz. Birleşik Metal-İş’in üye sayısı iki yıldır azalıyor, saydığımız diğer sendikalar ise bir çıkış yaratamıyor.
Sermayenin hukuksal yapıyı da kendi lehine sürekli güncelleyen, kimin işçi olup olmadığına, kimin kaç üyesi olduğuna, kimin hangi iş kolunda olduğuna kafasına göre karar veren ve tüm bu gücünü emekçilere karşı her koldan seferber eden saldırılarına karşı sendikal alan tek başına direnemiyor. Politik aktörlerin ve özellikle sosyalist siyasetin sınıf içerisindeki güçsüzlüğü ve etkisizliği mücadeleci sendikaların etki gücünü önemli ölçüde azaltıyor.
Tüm bu sıkışmışlık içerisinde ise işçilerin kitleler halinde sendikalara baktığı, güvendiği ve yöneldiği bir durum açığa çıkamazken; sınıf tarafında sendikacılık yapmak isteyenler ise bunu yapabilecekleri kanallar bulmakta dahi zorlanıyor.
Kalıcı Mevziler Kazanma İhtiyacı
Tüm bu karanlık tabloya karşın, tamamen umutsuz olmaya gerek yok. Alışılmış sendikal düzenin girdiği kriz, bir yandan da işçileri farklı alternatiflere yöneltme imkanını taşıyor. Bağımsız Maden-İş’in, BİRTEK-SEN’in çıkışı ya da Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın, bir yandan da DİSK içerisindeki mücadeleci sendikaların tutumları sınıfa bir alternatif oluşturma imkanına sahip. Ancak geneli fiili meşru direnişlere yaslanmak durumunda bırakılan bu odakların fiili meşruiyetin ötesine geçerek güven yaratan kalıcı mevziler kazanabilmesi gerekiyor. Bağımsız Maden-İş’e yapılan devletin de bu gerekliliğin farkında olduğunu ve bu mevzilerin kazanılmasının önüne geçmeye çalıştığını gösteriyor. Çelişkilerin bu düzeyde derinleştiği ve sarı sendikaların işçiler nezdinde tamamen değersizleştiği bu dönem, mücadeleci sendikaların kalıcı mevziler kazanabileceği bir zemin yaratmakta. Bu mevzileri kazanamadığımız ölçüde, anlık çıkışlarla bezeli bir uzun vade gerilemeye mahkumuz.
[1] Bu yıl Temmuz ayında ve daha önce yayımlanan istatistiklere ulaşmak için: https://csgb.gov.tr/%C4%B1statistikler/calisma-hayati-%C4%B1statistikleri/sendikal-%C4%B1statistikler/isci-sayilari-ve-sendikalarin-uye-sayilari-hakkinda-tebligler/


