Türkiye ekonomisi 2025 yılının son çeyreğinde yüzde 3,4; yılın tamamında ise yüzde 3,6 oranında büyüme kaydetti. Ancak bu büyümenin temel dinamiklerine bakıldığında tablo, resmi söylemin çizdiği iyimser çerçeveden oldukça farklıdır. Büyüme, büyük ölçüde hane halkı tüketimi ve inşaat yatırımları üzerinden gerçekleşmiştir.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, milli gelirin 1,6 trilyon dolara, kişi başına gelirin ise 18 bin 40 dolara yükseldiğini açıklayarak Türkiye’nin “yüksek gelirli ülkeler” grubuna dahil olduğunu öne sürmektedir. Ancak kâğıt üzerindeki bu yükseliş, emekçi sınıfların gündelik yaşamında karşılık bulmaktan çok uzak.
Sanayideki daralma ve ihracattaki gerileme dikkate alındığında, mevcut büyüme modelinin sürdürülebilir olmadığı açıktır. 6 Şubat depremleri sonrasında inşaat sektöründeki genişlemenin büyümenin ana sürükleyicisi haline gelmesi, uygulanan ekonomik programın üretim temelli bir dönüşüm yaratamadığının açık göstergesidir. İnşaata dayalı büyüme modeli, yıllardır uygulanan ve özellikle Erdoğan döneminde temel tercih haline gelen bir stratejidir. Ancak bu model, ekonominin yapısal sorunlarını çözmek yerine onları erteleyen bir karakter taşımaktadır.
Daha çarpıcı olan ise son çeyrekte işgücü ödemelerinin milli gelir içindeki payı yüzde 33,7 ile yılın en düşük seviyesine gerilerken, sermayenin payı yüzde 49,1 ile zirveye çıkmıştır. Bu veri, büyümenin kim için gerçekleştiğini açıkça göstermektedir. Ücretlerin baskılanması, enflasyon karşısında alım gücünün eritilmesi ve emeğin milli gelirden aldığı payın sistematik biçimde azaltılması, mevcut programın temel dayanağıdır.
Kişi Başına Gelir Masalı ve Gerçek Paylaşım
Mehmet Şimşek kişi başına düşen milli gelirin 18.040 dolar olduğunu açıklarken, kamuoyunda ister istemez “Ağa bizimle eğleniyor” sözü yankılanıyor. Çünkü ortalama ile gerçek hayat arasındaki gerçeklik örtüşmüyor.
Bugün asgari ücretlinin yıllık geliri yaklaşık 6.719 dolar seviyesinde kalmaktadır. Bu rakam, açıklanan kişi başına gelirin üçte birinden bile düşüktür. En düşük emekli aylığının yıllık karşılığı ise yaklaşık 4.765 dolardır. Yani milyonlarca emekli, kişi başına düşen milli gelirin dörtte biri civarında bir gelirle yaşam mücadelesi vermektedir.
Ortaya çıkan tablo nettir:
Kişi başına gelir: 18.040 dolar
Asgari ücretlinin yıllık geliri: 6.719 dolar
En düşük emeklinin yıllık geliri: 4.765 dolar
Bu veriler, ortalama gelir artarken emekçilerin payının aynı oranda artmadığını; aksine gelir dağılımının daha da bozulduğunu göstermektedir.
Milli gelir artışı tek başına refah artışı anlamına gelmez. Önemli olan, o gelirin nasıl bölüşüldüğüdür. Eğer büyümeden en büyük payı sermaye alıyor, emeğin payı geriliyorsa, açıklanan yüksek gelir rakamları toplumsal gerçeklikle örtüşmez.
Ekonomi kâğıt üzerinde büyüyebilir; ancak sofradaki ekmek küçülüyorsa, büyüme söylemi inandırıcılığını yitirir.
Sermaye Büyürken Yoksulluk Derinleşiyor.
TÜRK-İŞ verilerine göre, Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması (açlık sınırı) Şubat 2026 itibarıyla 32.365,44 TL’ye ulaşmıştır.
Gıda harcamasına; kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi temel giderler eklendiğinde yoksulluk sınırı 105.424,90 TL’ye yükselmektedir. Bu rakam, dört kişilik bir hanenin insanca yaşayabilmesi için gerekli asgari geliri göstermektedir.
Asgari ücretin açlık sınırının altında belirlenmiş olması, ekonomik büyüme söyleminin toplumsal gerçeklikle bağdaşmadığını ortaya koymaktadır. Kişi başına gelirin 18 bin dolar olduğu iddia edilen bir ülkede milyonlarca emekçi, temel gıda harcamalarını dahi karşılayamaz durumdadır.
Sonuç olarak büyüme söylemi yanılgıdır. Bu tablo, sermayenin kâr oranlarını artırırken, emeğin payını her geçen gün küçülten bir düzendir.

