Ortalama bilince sahip bir insan devletlerin suçu engellemeye çalıştığını, polisin görevinin suçluları yakalamak, hapishanenin görevinin suçluları ıslah etmek olduğunu düşünür. Sistemin günümüzde muazzam boyutlara ulaşan medya ve diğer ideolojik propaganda araçları bu yöndeki safiyane inancı yaratır ve sürekli besler.
Gerçek ise hiç öyle değildir ve şimdi yaşanan Meksika olayları görmek isteyenlere gerçeği en net haliyle gösteriyor.
Devletler “Suçu” Engellemez, Çünkü Engelleyemez!
Baskı ve sömürüyle kendilerini var etmeye çalışan egemenler ve onların devletleri, halkın binbir yolla buna karşı çıkacağını ve kendi yaşamlarını daha rahat koşullarda yaşamak için her şeyi yapacağını bilirler. Sadece siyasal bilinçli isyanlar değil, “suç” olarak adlandırılan yoksulluk koşullarında ayakta kalıp yaşayabilmek için yapılan düzen bozucu tutumlar da halkın sisteme karşı çıkış biçimlerinin içindedir.
İşte tam da bu yüzden sistem “suç” denen olguyu halkın baskı ve sömürüye doğal refleksinden çıkarıp kontrolüne almaya çalışır. Polis, istihbarat, mahkemeler ve hapishane bu sürecin örgütlenme alanlarıdır. Halkın sisteme rağmen ayakta kalabilmek için yaptığı manevralar, devlet kontrolündeki suça dönüştürülerek kontrole alınır.
Yakalamalar, karakol süreci ve hapislikler, özellikle büyük suçlar söz konusu olduğunda suçu kendiliğinden tepki olmaktan dönüştürme sürecinin gerçekleştiği yerlerdir; faillere “suçunu” ancak devlet kontrolünde işleyebileceği zorla-şiddetle öğretilir.
Kontrole alınmış büyük suçlular daha küçükleri kontrole alır. Mafyanın sokak çetelerini kontrole almasıyla ilgili gerçekleri gazetelerde günlük haberler olarak okuyoruz. Yoksul semtlerde siyasi faaliyet yapıp da o semtin uyuşturucu ya da fuhuş tacirleriyle polislerin samimi ilişkisini gözleriyle görmeyen var mıdır?
Fransız filozof Foucault’nun “Hapishanenin Doğuşu” kitabı, sanıyorum, Marksizm’e en yakın olduğu kitabıdır. İçindeki kimi tezlere yönelik Marksist eleştiri saklı kalmak kaydıyla, şayet kitap okunursa, bahsettiğimiz “suçun ve suçlunun dönüştürülüp yeniden inşa edilmesi” sürecinin ayrıntılı bir tarihi görülebilir.
Ek olarak, büyük sermaye gruplarının “karanlık” bölümleri polisle iş birliği içinde mafya ile bağlantılıdır. “Kirli” işler bunlara yaptırılır; sermaye birikimine dönük yasal sınırlamalar mafya kullanılarak aşılır, hız ve yoğunluk kazandırılır.
Meksika’ya gelecek olursak, ortaya çıkan suç örgütünün her yıl 200 bin civarında silahı ABD’den temin ettiği, elemanlarının dron kullanma tekniğini öğrenmek için Ukrayna’da eğitim gördüğü açıklanıyor. Bekleyelim, mutlaka İsrail devletiyle de bir bağlantısı çıkacaktır.
Şaşırmayız, Değil mi?
50 milyar dolarlık bütçeye sahip olduğu iddia edilen örgüt, başka ülkelerdeki benzerleri gibi Meksika sermayesinin yeraltı örgütüdür ve Meksika devletinin kimi odaklarıyla doğrudan bağlantı içindedir. Başka türlü ayakta kalması imkânsızdır.
Bu yeni durum üzerinden ilerlenerek şimdi ABD’yle gerilim yaşayan ve Trump tarafından hedef gösterilen Meksika devlet başkanının yıpratılması sürecinin adımlarının atıldığını, daha fazlasının da atılacağını tahmin edebiliriz. Ayrıca suç örgütünün gerçek liderinin ABD’de yaşadığı iddia ediliyor ki, doğruysa hiç şaşırtıcı değildir, hatta gayet normaldir.
Meksika devletinin içindeki geleneksel devlet içi fraksiyonlar ABD ile gerilim yaşayan ve ülkesinin bağımsızlığı yönünde kimi denemeler yapan devlet başkanını sabote etmek istiyor olabilir. Bu yönde zaten bağlantılı oldukları ABD devletinin örgütü CIA ile iş birliği içinde olmaları da normaldir.
Venezuela devlet başkanı Maduro da ülkesini iyi yönetemeyip halkının yoksullaşmasının sorumlusu olduğu için kaçırılıp tutuklanmadı. ABD tarafından doğrudan kontrol edilmeyi kabul etmediği için kaçırıldı. Şayet ABD ile uyumlu olsaydı, başka birçok ülkede olduğu gibi protokole dahil edilirdi, devlet başkanlığını da sorunsuz yürütürdü.
Maduro’nun tutuklanmasının sebeplerinden birisi de ülkesinden ABD’ye yapılan uyuşturucu sevkini durdurmaması, hatta organize ettiği yönündeki iddialardır. Maduro’nun ne yaptığını bilmiyoruz, ama şunu iyi biliyoruz ki, şayet yapıyorsa bile, bu yüzden değil, yaptığını CIA kontrolünde ve geliri paylaşarak yapmaması yüzünden tutuklanmış olmalıdır.
İşte, Venezuela ya da Meksika (ya da aynı yönde itham edilen Bolivya, Kolombiya ve Nikaragua) uyuşturucu ticareti yaptıkları için değil, uyuşturucu ticaretini ABD kontrolünde yapmadıkları için suçlanıyorlar ve şayet geri adım atar da CIA kontrolünü kabul ederlerse hiçbir sorun kalmayacaktır. Elbette sorun sadece uyuşturucu ile sınırlı değil, ABD’nin yeniden devreye sokup gündemleştirdiği Monroe Doktrini gereği bu devletlerin bağımsız oluşlarını kabul etmemesi ve kendisine bağlı yasalar düzeyine indireceğini açıklaması esas yönelimdir, uyuşturucu bu yönelimin içinde kullanışlı bir araçtır.
Maduro’yu kaçıran ABD devletinin vurucu güçlerinden olan Delta Force, iddialara göre Latin Amerika’dan ABD’ye yapılan uyuşturucu ticaretinin sahadaki esas yürütücüsüdür. Uğursuz ticaretin ABD dışındaki akışı CIA tarafından, ülke içindeki paylaşımı ise FBI tarafından yapılır.
ABD’de mafya devletten gizli değil, devletin kontrolündedir ve “alet” olarak kullanılır; sokaklara kadar yayılan uyuşturucu çeteleri de mafyanın kontrolündedir.
Elbette, bu genel akış, yapılan işin doğası gereği, bin bir gerilimle ve iç çatışmalarla kendisini gerçekleştirebilir. Mafya ve çete ağları kontrolden çıkma eğilimlidir ve çıktıkları yerde devlet onları “yakalar.”
Peki, Neden?
Kontrolü kaybetmemek ve henüz tam kontrole alınamamış ya da özerkleşme eğilimleri gösteren diğer suç örgütlerine ders vermek amaçlanmaktadır.
Uyuşturucu, sadece ABD’de değil, kapitalist devletlerin tümünde egemenlik sisteminin ve egemen güç sermayenin zorunlu ihtiyacıdır. Sadece halkın çürütülerek isyan potansiyelinin dumura uğratılması için değil, aynı zamanda sermaye birikiminin “normal” yollarla gerçekleşmesinin zorlandığı her an Mafya emre hazırdır, yeter ki payı verilsin!
Öldürülen mafya liderinin eski polis olması da hiç rastlantı değil, “ahmak gibi memur olarak çalışıp maaşa talim etmek” yerine görevi gereği görüp bildiği soyguna katılmış ve kişisel kapasitesini kullanarak sivrilen birisi olmuş olmalıdır. Aynı kişinin hayatının bir döneminde ABD’de yaşamış ve orada bir müddet hapis yatmış olması da rastlantı değildir. Tıpkı IŞİD kurucusu Bağdadi’nin ya da şimdi Suriye “devlet başkanı” olan HTŞ lideri Şara’nın bir müddet ABD cezaevinde kalmış olmasının rastlantı olmaması gibi. Uyuşturucu ticareti gibi halkın her düzeydeki hareketleri de kontrole alınmaya çalışılır.
350 milyon civarında nüfusu olan ABD’de 30 milyon insanın sokaklarda yaşadığı açıklanıyor. Sokak insanları kapitalist soygunun sürekli olarak yeniden ürettiği bir gerçekliktir. Sokakta yaşamanın insan vücuduna uygun olmaması sonucunda çoğunlukla erkenden ölürler, ama sayıları hiç azalmaz, tersine hep artar. Sistem sürekli daha fazla evsiz kalmış yoksul üretmektedir.
Uyuşturucu kullanmak, sistem tarafından ezilip sokağa atılmış bu insanların doğal alışkanlığıdır. ABD, dünyanın en zengin ülkesi, kapitalizmin zirve noktasıdır; ama yurttaşlarının 30 milyonu sokaklarda bulduğunu yiyerek ve uyuşturucu içerek yaşamaktadır. Kitlesel olarak öldüklerini tahmin edebileceğimiz bu kişilerin yerlerine hızla ve üstelik artarak yenileri gelmektedir.
Burada söz konusu olan uyuşturucu kullanımı değildir, yeryüzünde yüz milyonlarca insanın uyuşturucu kullandıkları açıktır; sokak insanlarındaki sorun bunun yaşamlarının merkezinde olmasıdır. Üstelik kullandıkları uyuşturucu da esrar gibi doğal bir ürün değil, tam da öldürülen mafya şefinin ürettiği kimyasal uyuşturucudur. ABD’de yasalar bu kişilerin durumları ağırlaşınca devlet tarafından bakımlarını düzenlediği için bütçeye yük olarak görülüyor.
Sonuç olarak, dünyanın en büyük uyuşturucu örgütü ABD’dir; uyuşturucu kartellerinin büyük çoğunluğu CIA’nın kontrolündedir, uyuşturucu kartellerine yapılan operasyonlar ilişkilerdeki kimi sapmaları düzeltmek ya da CIA’nın kullandığı eski aracı harcayıp yenisini devreye sokabilmesi içindir.


