Elyazmaları’nın Notu: Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın ölümünün 55. yılında kendisini anmak ve duruşunu, yaşamını, düşüncesini ilgilileri ile buluşturmak adına hem geçmişteki içeriklerimizi yeniden okurlarımızın ilgisine sunacak hem de yeni içerikler üretmeye çalışacağız. Bu kapsamda, Dr. Öğr. Üyesi Barış Aydın ile geçtiğimiz aylarda basılan “Sosyalizmin Definesini Aramak: Ernst Bloch ve Hikmet Kıvılcımlı’da Sosyalizm, Din, Kültür ve Gelenek” (İletişim, 2026) kitabı üzerine söyleştik. Kıvılcımlı ile Bloch arasında kavramlar, yöntemler, dil ve yaşam açısından köprüler kuran söyleşiyi okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.
2020 yılında yayımlanan doktora tezinizde Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Ernst Bloch’u çeşitli yönlerinden karşılaştırıyorsunuz. Detaylara gelmeden önce nicel olarak bile oldukça geniş külliyatları ve kendilerine has apayrı dilleri olan bu iki isme birlikte bakma fikri nereden belirdi?
İşin doğrusunu baştan söyleyeyim; bu iki ismi yan yana getirme fikri ilk elde benim buluşum değil. Tanıl Bora’nın çeşitli konuşma ve yazılarında dikkat çektiği bir Bloch-Kıvılcımlı rabıtası vardı. O vakit kendisi bundan haberdar olmasa da bu işmar benim için gıyabi bir davetiye oldu. Ama bir işaretin tez konusuna dönüşebilmesi için insanın içinde de bunun bir karşılığı olması gerekiyor. Bendeki dert de Türkiye solunun uzun zamandır yakasını bırakmayan bir tuhaflığa bakmaktı. Toplumun gündelik hayatını ve anlam dünyasını kuran din, kültür ve gelenek sahasının, âdeta tapulu arazi gibi büyük bir gönüllülükle sağa terk edilmesi hayret verici geliyordu bana. Sol kendini modernliğin meşru çocuğu saydığı ölçüde geçmişi bir hurafeler mezarlığı gibi görmekte ısrarcıydı. Geçmiş de böylece muhafazakârların serbestçe gezinip diledikleri gibi meşruiyet ve rıza devşirdikleri bir av sahasına dönüşmüştü. Lisansta tarih okumuş, bir dönem sahaflık yapıp eski kitap tozunun içinde yaşamış biri olarak bu terk edişin bedelini hem düşünsel hem de siyasal olarak hep yakıcı ve dikkate değer buldum.
Bloch ile Kıvılcımlı işte bu terk edilmiş sahaya kendi iradeleriyle geri dönen iki isim olmalarıyla müstesnalar. Birinin Thomas Münzer’e, ötekinin Şeyh Bedreddin’e yönelişi, birinin eşzamansızlık (Ungleichzeitigkeit) dediği şeyle diğerinin barbar aşısı dediği şey arasındaki akrabalık, ikisinin de yenilmiş isyanlarda, masallarda, heretik tarikatlarda, köy örgütlenmelerinde sosyalizme dair bir gömü araması, kanımca buradaki istisnai tavrın tezahürleridir. Hülasa bu iki müstesna fikir insanını karşılaştırma saiki de buradan, âdeta kendiliğinden doğdu. Sonradan bir yazımda onlara “kaybolmuş sosyalizmin eskicileri” demiştim zira eskicinin işi de zaten kimsenin kıymet vermediği şeylerin arasından hâlâ işe yarayanı çekip çıkarmaktır.
Külliyatların büyüklüğüne gelince, itiraf edeyim ki iş çoğu zaman iğneyle kuyu kazmaya benzedi. Bloch’un on altı ciltlik toplu eserleri, Almanca okurunu bile epeyce terleten, ekspresyonist bir bilge lisanıyla yazılmış metinlerden oluşuyor. Kıvılcımlı’nın ise yayımlanmış yüzü aşkın kitap ve broşürünün yanında, Amsterdam’daki Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’nde hâlâ çözülmeyi bekleyen, çoğu Osmanlıca notlardan müteşekkil yüzlerce sayfalık bir evrak-ı metrukesi var. Bu yüzden bütünü tüketen bir çözümlemeden çok, ortak izleklerin billurlaştığı eserlere odaklanan seçmeci bir yakın okumaya razı olmak zorundaydım. Dil ve üslup meselesi ise bir engel olmaktan çok bir ipucu olarak çıktı karşıma. İkisi de akademinin ve parti jargonunun kalıplarına sığmayan, masallarla, deyişlerle, kutsal metinlerle çaprazlanmış rengârenk bir dille yazdılar. Bir bakıma bu dil, ne yapmaya çalıştıklarının da kanıtıydı. İkisinin de derdi gücü, sosyalizmi halkın kendi hafızasının ve kendi kelimelerinin içinden konuşturmaktı bence.
İki farklı coğrafyada bambaşka iki tarihsellikten geçen iki sosyalisti karşılıklı değerlendirmeden önce farklılıklarına baksak, en öne çıkan özellikle neler olur sizce? Düşünsel açıdan birbirine kapılar açan pek çok benzerliğe rağmen aslında yaşamsal olarak oldukça farklı pratiklerden geçiyorlar diyebiliriz sanıyorum.
Kesinlikle öyle; hatta farklılıklar, benzerliklerin kendisini anlamlı kılan şeyler. İlk ve en çıplak fark, bedenin tarihe nasıl maruz kaldığıyla ilgili. Bloch 1885’te Ludwigshafen’in proleter sefaletiyle Ren’in hemen karşı kıyısındaki Mannheim’ın ışıl ışıl kütüphaneleri, tiyatroları arasındaki o meşum tezadın içinde büyür. Üniversitenin rahle-i tedrisinden geçer. Nazizm yüzünden İsviçre’den Prag’a, oradan Amerika’ya uzanan uzun bir sürgün yaşar. Savaştan sonra Doğu Almanya’da, Leipzig’de kürsü sahibi olur. Sosyalist rejimin resmî devlet filozofu payesiyle taltif edilir ama düşüncelerinin o resmî kasnaktan taşan heretik karakteri nedeniyle zamanla gözden düşüp neredeyse hain damgası yer. Berlin Duvarı’nın inşasıyla Batı’ya, Tübingen’e geçer ve 1977’de doksan iki yaşında ölür.
Kıvılcımlı ise 1902’de Priştine’de başlar hayata. Babası ortadan kaybolmuş bir muhacir çocuğudur. Balkan Savaşları’yla yerinden edilir, lise talebesiyken Kuvayı Milliye saflarına katılır, Askerî Tıbbiye’den hekim çıkar ama hekimliği neredeyse hiç yapamaz. Ömrünün üçte birini, dile kolay, yirmi iki yılını hapiste geçirir. Kitabevinden yayıncılığa türlü işle geçinmeye çalışır. 1971’de bir balıkçı sandalıyla memleketten ayrılır, kapısını çaldığı hiçbir komünist parti onu kabul etmez ve Belgrad’da bir hastanede, büyük bir yeis içinde hayata gözlerini yumar.
Bu iki yaşam iki ayrı teorik mevzi üretir. Bloch sürgünde bile militanlığını daha çok felsefi ve teorik sahada sürdürür. Kıvılcımlı ise örgüt disiplinine bağlı, sahada siyaset yapan, mahkeme salonunu bir kürsüye çeviren bir parti neferidir. Kitaptan sonra Legaliteyi İstismar stratejisini M. Foucault’nun parrhesia kavramıyla, yani bedelini ödeyerek hakikati söyleme pratiğiyle birlikte okumaya çalıştığımda gördüğüm şey şuydu: Kıvılcımlı’da düşünce ile yaşam arasındaki mesafe neredeyse sıfırdır. Teori, yaşamın büsbütün riske atıldığı yerde üretilir. Dilleri de bunun izini taşır. Bloch, Alman romantizmi ve ekspresyonizminden beslenen, masalları, meselleri, atasözlerini felsefi bir jargonda çaprazlayan eski tip bir bilge lisanıyla yazar. Kıvılcımlı’nınki ise hapishane şartlarının ve bitmek bilmeyen kovuşturmaların dayattığı, ama kitleye seslenme arzusunun da yoğurduğu, hayli yaratıcı ve lezzetli bir Ezop dilidir.
Bir diğer fark, geçmişe hangi niyetle eğildiklerinde ortaya çıkıyor aslında. Bloch’un çevresinde sosyalist düşüncenin geçmişte örneklerinin bulunduğu, zaten kabul gören bir gerçeklikti. Onun mesaisi bu örnekleri hatırlatmak, yeniden değerlendirmek, tozunu alıp parlatmaktı. Kıvılcımlı ise “bu topraklarda sosyalizmin esamisi okunmaz” kanaatinin ya da memleketin anadan doğma sağcı olduğuna yönelik keskin bir inancın hâkim olduğu bir iklimden, yani bir yokluğun aslında var olduğunu ispat etme mecburiyetiyle yazıyordu. Bu, onun işini hem çok daha müşkül hem de çok daha acil kılar. Kitaptan sonra üzerine daha fazla kafa yorduğum bir fark da bu iki ismin zamanla kurdukları ilişkinin yönüne dairdi. Bloch’ta isyanın komünal çekirdeği öngörücüdür ve henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin önceden belirişini ifade eder. Kıvılcımlı’da ise iade edicidir ve medeniyetin çürümüşlüğüne karşı yeniden patlayan gerçek bir tarihsel geçmişin geri dönüşüne denk düşer. Biri ileriye bakarken geriden güç alır, öteki geriye bakarken ileriyi zorlar.
Pratikteki farklar bazen şaşırtıcı sonuçlar da doğurur. 1968’de Bloch, seksenini aşmış haliyle Alman öğrenci hareketinin yanında durur, hareketin lideri Rudi Dutschke’yle neredeyse baba-oğul muhabbeti kurar ve bu yüzden T. Adorno gibi eski dostlarıyla ters düşer. Kıvılcımlı ise aynı dalgayı küçük burjuva radikalizmi diye sert bir dille eleştirir ve bu konuda Bloch’tan çok Adorno’ya yakın düşer. Gerçi o sert eleştirinin içinde bile dökülen genç kanın boşa gitmeyeceğini söylemeyi ihmal etmez. Ama bütün bu farkları kat eden ortak bir derdin varlığı da şüphesiz. İkisi de resmî komünist hareketin içinde kalmakta ömürlerinin sonuna dek ısrar edip orada hiçbir zaman gerçek bir kabule mazhar olamadılar. Kitabın son bölümüne “Hemdert Akranlar” adını verirken aklımdaki biraz da buydu.
İnsanın kolektif eyleminin kuruculuğu, bu özne temelli bakışın tetiklediği devrimci izlekler, dinsel miras ve tarih, din ve geleneğin sosyalist teori içindeki yerlerine dair toplam dört çerçeveden ilerliyorsunuz. Tarihle kurulan ilişki çerçevesinden baktığımızda iki sosyalistin hangi yorumları öne çıkıyor? Tarihi nasıl okuyor Kıvılcımlı ve Bloch?
Tarih meselesi, bence bu iki ismi Marksist gelenek içinde en ayrıksı kılan yer. İkisi de ortodoks Marksizmin tarihi ilkel komünal toplumdan köleciliğe, feodalizme, kapitalizme ve oradan sosyalizme uzanan, basamakları önceden belli, sonu baştan yazılmış bir yürüyüş olarak gören anlayışına itiraz eder. Tarih onlar için bir merdivenden ziyade katmanları birbirine girmiş bir kazı alanıdır.
Bloch’un bu itirazdaki anahtar kavramı eşzamansızlıktır. Herkes aynı şimdide yaşamaz, der. Aynı takvim yılında yan yana duran insanlar aslında farklı zamanların içinden konuşurlar. Köylü, esnaf, taşra, kapitalist rasyonalitenin henüz tam sömürgeleştiremediği eski yaşam formlarını, eski özlemleri, eski öfkeleri taşır. Bloch’un 1930’larda Nazizm’i çözümlerken yaptığı müdahale tam burada kıymetlidir. Marksistler bu eşzamansız kitlelerin rüyalarını, masallarını, binyılcı hasretlerini “akıldışı” diye küçümseyip kapıyı kapattıklarında Naziler o kapıdan girdi ve aslında Orta Çağ’ın devrimci-binyılcı imgelerinden devşirilmiş “Üçüncü Reich” gibi sembollerle bu enerjiyi temellük etti. Bloch’un o meşhur tespitini hatırlayalım: Naziler yalan söylüyordu ama insanlara konuşuyordu; komünistler bütünüyle doğruyu söylüyordu ama yalnızca şeylerden bahsediyordu. Buradan çıkardığı sonuç, geçmişin tamamlanmamış, hesabı görülmemiş kısımlarının bir kültürel artık olarak şimdiye sirayet ettiği ve bu mirasın ya devrimci ya da gerici bir biçimde temellük edileceğidir. Alman Köylü Savaşı’nda bozguna uğrayanların yaktığı “Mağlup dönüyoruz evimize, torunlarımız daha iyi dövüşür bizden” türküsü bu yüzden onun için bir yenilgi belgesi değil, hâlâ tutuşmaya hazır bir kıvılcım anlamına geliyordu.
Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ise aynı sezgiyi başka bir malzemeyle, İbn Haldun’un asabiyesini L. H. Morgan ve F. Engels’in antropolojisiyle kaynaştırarak kurar. Antik dünyadaki büyük altüst oluşları tarihsel devrim diye adlandırır ve bunun failinin, medeniyetin tefeci-bezirgân çürümüşlüğüne karşı eşitlikçi kan örgütünü ve kolektif aksiyon kudretini koruyan barbarlar olduğunu söyler. Medeniyet soysuzlaştıkça barbar gelip onu yıkar ve yeniden diriltir. Kapitalist çağda bu işlevi sınıf temelli sosyal devrim devralır. Ama Kıvılcımlı’yı asıl ilginç kılan, bu şemayı kendi eliyle esnetmesidir. İngiltere’nin ve Japonya’nın kapitalizme şaşırtıcı hızdaki geçişini, bu toplumların bünyesinde çözülmeden kalan barbar tazeliğine bağlar. Ekim Devrimi’nde bile medeniyete direnmiş, barbar kalmış kitlelerin ihtiyat kuvvetini görür. Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in bir türlü adlı adınca kapitalistleşememesini de aynı mayanın bugüne kadar sünmesiyle açıklar. Yani onun tarihinde de ileri ile geri birbirine girmiştir. Farklı üretim biçimleri etle tırnak misali aynı toplumsal bünyede yaşar. Üstelik tekniğin ve coğrafyanın yanı sıra insanı ve tarihi, yani iradeyi ve gelenek-göreneği de müstakil bir üretici güç sayar ki bu, ortodoks bir Marksist için neredeyse küfür hükmündedir.
Kitapta bu yakınlığı Bloch’un nesnel ve öznel eşzamansızlık ayrımıyla Kıvılcımlı’nın barbarlar analizindeki nesnel örgütlenme ile öznel direniş enerjisi arasındaki ikilik üzerinden kurmaya çalıştım. İkisinde de mesele çok benzerdir: Kapitalist modernliğe tam eklemlenmemiş unsurları geri kalmışlık diye silip atmayıp onlarda saklı devrimci imkânı muhafazakâr ve faşist güçlerin insafına bırakmadan sahiplenmek.
Akademik dürüstlük bir parantez açmamı da gerektiriyor. İkisinin de yaslandığı 19. yüzyıl evrimci antropolojisi bugün büyük ölçüde aşılmış durumda. Kitaptan sonraki çalışmalarımda bu çekirdeği David Graeber ile David Wengrow’un çağdaş anarşist antropolojisine taşımayı denedim. Onların gösterdiği şey, eşitlikçi ve müşterek düzenin tarihte bir kere yaşanıp geride kalmış bir “ilk evre” değil, insanlığın her devirde yeniden kurabildiği kalıcı bir kapasite olduğudur. Bu, bence Kıvılcımlı’nın sezgisini çürütmüyor; tersine ona kendi zamanında sahip olamadığı kadar sağlam bir zemin veriyor.
Bu iki sosyalisti birbirine yaklaştıran bir başlık da dini ele alma biçimleri. Çok kabaca “afyon” olarak nitelendirilip Marksist teori alanında uzaklaştırılan, üzerine eğilmeye “değer” görülmeyen bu konuya iki isim de kıymet verip eğilmişler ve gericilik yaftası yapıştırmak üzere tarihsel bağlamda ele alarak “ilerici” kimi yönlerini kurcalamışlardır. Burada sizin gördüğünüz benzerlikler nelerdi bu iki ismin dine yaklaşımları noktasında?
Önce ortak çıkış noktasının altını çizeyim. İkisi de Marx’ın o meşhur “afyon” pasajını yarım okumaz ve hatta önceki cümlelere daha da kıymet verirler. Pasajın bütününde din aynı zamanda gerçek sefaletin ifadesi ve ona karşı bir protesto, ezilen yaratığın iç çekişidir. Engels’in Alman Köylü Savaşı’yla başlayıp K. Kautsky’den R. Luxemburg’a uzanan bir hat da zaten dinde isyancı bir damar olduğunu biliyordu. Bloch ile Kıvılcımlı’yı bu hattan ayıran, dini ortak bir mücadele için geçici bir müttefik ya da kullanışlı bir propaganda malzemesi olarak görmekten çok sosyalizmin kendi hafızasının bir parçası olarak ciddiye almalarıdır.
Bloch’un Hıristiyanlıkta Ateizm’inin epigrafı bu tavrı çok güzel özetler: “Yalnızca bir ateist iyi bir Hıristiyan olabilir, yalnızca bir Hıristiyan iyi bir ateist olabilir.” Bloch Kutsal Kitap’ı Firavun’a karşı Çıkış’ın, Sezar’a karşı Mesih’in, gaddar Tanrı’ya karşı isyan eden insanın kitabı olarak okur. Resmî kilisenin teokratik dini ile Joachim de Fiore’den Münzer’e uzanan, halkın derin dehlizlerindeki heretik dini birbirinden ayırır. Münzer’in “omnia sunt communia” (her şey herkese aittir) şiarında, Engels’in erken doğmuş talihsiz bir anakronizm gördüğü yerde, iktisadi altyapının çok ilerisine düşmüş, yani olumlu anlamda eşzamansız bir öngörü görür.
Kıvılcımlı’nın formülü ise sosyalizmi İslamileştirmekten ziyade İslam’ı sosyalistleştirmektir. Allah Peygamber Kitap başta olmak üzere İslam üzerine yazdıklarında Kur’an’ı ilkel komünal eşitlikçiliğin uhrevi bir lisana tercüme edildiği devrimci bir toplumsal değişim projesi olarak okur. Hz. Muhammed’i Hicaz’ın tefeci-bezirgân taşlaşmasına karşı yoksullar lehine bir devrimi örgütleyen “en son ve en büyük tarihsel devrimci peygamber” diye anar. Şeyh Bedreddin’i ise yalnızca bu toprakların değil bütün insanlığın sosyal devrim envanterinin en azametli kahramanlarından biri sayar. Hatta resmî tarihin irtica diye lanetlediği Menemen hadisesinde bile, yolunu şaşırmış ama köylülüğün ihtilale susayışını gösteren bir ders görmekten çekinmez. Bu ilgiyi legaliteyi istismar uyarınca girişilmiş taktik bir hamle saymak bence büyük bir haksızlık olur. Kendi anlatımıyla, Askerî Tıbbiye’nin camisinde askerî imamın ardındaki “tek sadık cemaat” olan bir delikanlıdır o ve materyalizme o saftan atlar. Yani meseleyi içeriden, kendi yaşantısından bilen birinin mesaisidir bu. Kitapta ona “mümin bir müceddid” dememin sebebi de bu.
Benzerlikler bence üç yerde düğümleniyor. Birincisi, ikisi de kutsal metinlerin çoksesliliğini görür. Aynı Kitab-ı Mukaddes hem Münzer’e hem de köylü ayaklanmasının kanla bastırılmasına cevaz veren Luther’e mühimmat sağlar. Kıvılcımlı’da da İslam hem ilk devrim yıllarındaki askercil demokrasinin hem de sonradan gelen tefeci-bezirgân tasallutunun dilidir. İkincisi, ikisi de dini tarihsel bir süreç içinde okur. Din ne baştan sona devrimcidir ne de baştan sona gerici; koşullara göre yön değiştiren bir olumsallıklar evrenidir. Üçüncüsü, ikisi de meseleyi nihayetinde bir saf tutma sorusuna bağlar: Metnin içinde muktedirin mi yanında duracağız, yoksa sapkınlarla, mazlumlarla mı müşterekler oluşturacağız?
Ama malzemenin aynı bereketi taşımadığını da söylemek lazım. Hıristiyanlıkta tekrar gelecek bir Mesih, tıkanmış siyasal eyleme mesiyanik bir kapıyı aralık bırakır. Kıvılcımlı’nın okuduğu İslam’da ise peygamberlik mühürlenmiştir. Bu yüzden onun eli heterodoks akımlara, mehdici beklentiye, Alevi-Bektaşi ve Kalenderi geleneğe uzanır. Ayrıca Bloch kitlesel her isyanda bir sosyalist kuvve görmeye teşneyken Kıvılcımlı, Celali isyanlarını dağınık bir “uyurgezer başıboşluğu” sayıp Bedreddin’in örgütlü, teorik olarak işlenmiş hareketini öne çıkarır. Kitaptan sonra bu asimetri üzerine biraz daha kafa yordum ve Bloch’un kendi miras (Erbe) yönteminin, Yahudi-Hıristiyan geleneğe gösterdiği sabrı ve cömertliği İslam geleneğinden esirgediğini fark ettim. İbn Sina ile İbn Rüşd’ü “Aristotelesçi sol”a katar ama onların hocası Farabi’yi neredeyse görmez, tasavvufun hasret teolojisine, Şii eskatolojisine, Karmatilere pek uğramaz. Burada Kıvılcımlı, Bloch’un yarım bıraktığı işi tamamlayan bir mütemmim cüz gibi durur. Son olarak bir kaygımı da ekleyeyim. Kitabın sonunda da yazdığım gibi, ikisinin de bu denli değer yüklü alanları zaman zaman fazla pürüzsüz ve doğrudan tercüme ettiği kanaatindeyim. Din, kültür ve geleneğin öyle kestirmeden devralınıp dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği sorusu hâlâ yerli yerinde durmaya devam ediyor.
Kendi dönemlerinde bambaşka hayatlar yaşasalar da bu iki isim de azımsanmayacak bir teorik birikim ve derinlikteler. Ancak günümüzde bile yeterince okunup tartışılmadıklarını; hatta deyim yerindeyse gözden uzak tutuldukları söylenebilir. Sizce buna sebep olan nedir?
Bunun cevabı bence biraz da iki ismin ortak talihsizliğinde, yani iki cami arasında beynamaz kalmalarında yatıyor. Resmî Marksizm için fazla renkli, fazla dindar, fazla ütopyacıydılar; liberal ve akademik dünya içinse fazla Marksist, fazla militan. Bloch’u Sovyet çevreleri otonom düşünmeye meyyal bir “ütopyacı” diye yaftaladı, Batılı liberal düşünce ise onun ütopyacılığını en iyi ihtimalle naif, en kötüsünde tehlikeli buldu. Doğu Almanya’da ders vermesi yasaklandı. Batı’da ise uzun süre Stalin’e sempati duymuş bir filozof olarak mesafeyle karşılandı. Kıvılcımlı için tablo daha da çetindi. Parti yönetimleri onu dışarıda tutmak için olağanüstü bir dikkat gösterdi, devlet ise ona ömrünün üçte birini hapiste geçirmeyi reva gördü. Necmi Erdoğan’ın isabetli ifadesiyle, Türkiye sosyalist düşünce tarihinde “yokluğuyla var” oldu.
İkinci sebep kendi siyasal tercihlerinde gizlidir ve bunu örtmek ne onlara ne bize bir fayda sağlar. Bloch 1930’larda faşizm karşısında Sovyetler Birliği’ni tek gerçek siper saydığı için Moskova mahkemelerini savunmakta hiçbir beis görmedi. Otuz yıl sonra toplu eserlerine o yazıları almamaya çalışması da bir tür vicdan muhasebesiydi aslında. Kıvılcımlı ise ömrünün sonuna dek sadık bir Sovyetçi olarak kaldı. 1960’lardan itibaren orduya barbar seciyesi atfederek “vurucu güç” sıfatıyla örtülü bir devrimcilik payesi biçti ve 12 Mart karşısında ilk anda bir beklentiye kapıldı. Bu tavırlarını eleştirmek büsbütün haksız olmasa bile, ne yazık ki eleştiri çoğu zaman teorik katkılarını da toptan gölgede bıraktı. Diğer taraftaysa Frankfurt Okulu, W. Benjamin, H. Marcuse gibi çağdaşları reel sosyalizmin çözülüşünden sonra yeni bir sol dilin arayışında hızla keşfedilirken Bloch hâlâ hak ettiği ilgiye mazhar olabilmiş değil.
Üçüncü sebep dillerinin renklilik ve farklılığında kendini gösteriyor bence. F. Jameson bir yerde Bloch’un felsefesini, âdeta uzaydan düşmüş, üzeri esrarengiz hiyerogliflerle bezenmiş bir göktaşına benzetir. Kimine göre felsefe için fazla şiirsel, şiir için fazla felsefi, Marksizm için fazla Hegelcidir. Kıvılcımlı’nın Ezop dili, Osmanlıca ile modern Türkçe arasında salınan terimleri, “tefeci-bezirgân” gibi kendine has kavramları da kolay nüfuz edilir cinsten değildir. Mensubu bulunduğu çevrede sıklıkla menfi olarak zikredilen barbarlık ve din gibi mefhumları, muazzam bir entelektüel maharetle sosyalist bir dile temellük etmesi de çoklarınca işgüzarlık ve boş iş olarak görülür. Öbür yanda Türkiye’de Bloch’un temel eserlerinin ancak son on beş yılda Türkçeye çevrilmiş olması da bu gecikmenin ayrı bir boyutu.
Dördüncü ve bence en can alıcı sebep, Türkiye’de siyasal düşünce tarihine dönük ilginin uzun süre akademik olmaktan çok güzelleme ile yergi arasında gidip gelen bir tür gazetecilik yüzeyselliğinde kalması. Kıvılcımlı ya bir tarikat şeyhi gibi takdis edildi ya da “tuhaf”, “eksantrik” bir figür olarak bir kenara konuldu. Hâlbuki kitaptan sonra onu uluslararası Marksist düşünce tarihinin içinde okumaya çalıştıkça şaşırmaya devam ettim. Japonya’nın kapitalizme geçişi üzerine yazdığı kitap, Japon Marksistlerinin kendi aralarındaki büyük tartışmayla boy ölçüşebilecek özgünlükte tezler içeriyor. 1930’larda kaleme aldığı Edebiyat-ı Cedide’nin Otopsisi, Marksist edebiyat eleştirisinin yalnızca birkaç Avrupa merkezinden çevreye yayılmadığını gösteren müstesna bir örnek. Metafizik Sosyolojiler’deki “bilinçli yanlılık” fikri, K. Mannheim’ın bilgi sosyolojisiyle ciddi bir hesaplaşma içeriyor bence. Dönemin Bergsoncu sezgiciliğine yönelttiği eleştiri de Avrupa’daki muadilleriyle yan yana konmayı fazlasıyla hak ediyor. Bir de işin arşiv tarafı var. Son yıllarda birkaç yeni eser ve risalesi gün yüzüne çıksa da Amsterdam’daki notları hâlâ bütünüyle çözülmedi. Yani gözden uzak kalmalarının sebebi bir yanıyla da biz okurların, bilhassa akademinin tembelliği. Son yıllardaki ilgi artışını bu yüzden umut verici buluyorum ama bu ilginin kalıcı olması, onları ne put ne de öcü yapmadan, eleştirel bir sadakatle okuyabilmemizden geçiyor diye düşünüyorum.
Gelelim umuda. Bloch’ta çok temel bir yeri olan “ütopya” Kıvılcımlı’da pek yer bulmaz. Kıvılcımlı’da öne çıkan işçi sınıfının merkeziliği ve yapıcı-yıkıcı gücü Bloch’ta sanki biraz daha “soyut”laşır ama o da aslında tam tersini yapmaya çalıştığını iddia eder: somut, ayaklar üzerinde bir umut inşa etmek… İzledikleri yollar sonuçta ikisini de insanın kolektif gücüne, değiştirme becerisine dönüşür. Buna dair siz neler söylersiniz?
Burada önce kelimeyle kavramı birbirinden ayırmak gerekiyor sanırım. Kıvılcımlı’nın kuşağı için “ütopya” neredeyse bir hakaretti. Engels’in ütopik sosyalizm ile bilimsel sosyalizm arasına çektiği çizgiden beri Marksist jargonda ütopyacı demek, hayalperest, bilim dışı, küçük burjuva demekti. Kıvılcımlı da Marksizm’i nesnel bir tarih bilimi olarak görüyordu ve kelimeye mesafeli durması bu yüzden şaşırtıcı olmasa gerek. Ama Bloch’un kastettiği anlamda baktığımızda Kıvılcımlı’nın yaptığı iş tam da ütopik bir iştir. Bloch soyut ütopya ile somut ütopya arasında keskin bir ayrım yapar: Soyut ütopya gerçeklikle bağı kopuk, piyango bileti hülyasına benzeyen bir arzu fantezisidir. Somut ütopya ise gerçekliğin bağrında henüz-olmamış (Noch-Nicht) olarak duran nesnel imkânların bilinçli bir kavranışıdır. Kıvılcımlı’nın komünü, yani insanlığın iki yüz bin yılı aşkın tarihinin neredeyse tamamında yaşadığı müşterek ve eşitlikçi hayatın medeniyet devrinde de tekrar tekrar nükseden izi, tam da böyle bir somut ütopyadır. Yalnızca onda ütopya geleceğe fırlatılmış bir imgeden ziyade geçmişten gelip şimdiyi yaran bir hatıra kılığındadır. Sizin deyişinizle ikisi de ayakları üzerinde duran bir umudun peşindedir ama birinin umudu ileriden, ötekininki geriden neşet eder.
İşçi sınıfı meselesinde de tablo ilk bakışta göründüğünden biraz daha karmaşık. Kıvılcımlı’da proletarya ve onun öz örgütü olan parti elbette merkezdedir. Köylülüğün ihtilalci enerjisine bile ancak işçi sınıfının rehberliğinde bir anlam biçer. Ama barbarlık kavramını kapitalist çağa taşıdığında bu merkezin etrafına geniş bir halka da çizer. Köylüler, işçiler, Aleviler, Kürtler, Müslümanlar, sosyalistler, yani düzenin gadrine uğramış herkes, onun ifadesiyle “ezilenler bölüğü”nün barbarlarıdır ve kapitalizmi içeriden yıkmak için tarihçe çağrılıdır. Hatta kapitalist düzenin sosyalizme “barbar” demesini bir iltifat sayar. Bu, bugünün diliyle söylersek, sınıfı donmuş bir kategori olarak değil bir ilişki olarak düşünen, çok katmanlı bir özne tasavvurudur. Bloch’ta ise proletarya, Umut İlkesi’nin nesnel imkânlarını gerçekleştirecek, infilaka hazır fail olarak yerli yerinde durur. Soyut görünen şey, onun insanlık (humanum) kavramının bütün türü kucaklayan genişliğidir. Ama bu genişlik bir kaçışı ifade etmez. Doğal Hukuk ve İnsan Haysiyeti’nde söylediği gibi sömürüye son verilmeden gerçek insan hakları tesis edilemez, insan hakları tesis edilmeden de sömürüye son verilemez. Herkesin başı dik yürüyebileceği bir toplum düşü onda somut bir sınıf siyasetiyle birlikte düşünülür.
Yollarının kesiştiği yer, sizin de işaret ettiğiniz gibi, insanın kolektif gücüdür. İkisi de insanın bilinçli kolektif etkinliğini bizzat bir üretici güç mertebesinde düşünür ki bu, ortodoks Marksizmin insanı koşulların basit bir çıktısına indirgeyen determinizmine karşı esaslı bir itirazdır. Bloch umut etmeyi öğrenmek gerektiğini söyler ve umut onda doğuştan gelen bir kuvve olduğu kadar talimle de yetkinleşen bir melekedir. Kıvılcımlı ise tarihi yapanların uygun koşulları bekleyenlerden çok o koşulları inşa edenler olduğunu, hiç yoksa iğneyle kuyu kazmak gerektiğini söyler. Mezar taşına yazdırdığı, Terentius’tan ödünç alınmış o eski hümanist düstur bu inancın mührü gibidir: “İnsanım, insancıl olan hiçbir şey bana yabancı kalamaz.” Biri umudu bir öğrenme, öteki bir inşa meselesi olarak görür ama ikisinin de kalbinde yatan, insanın dünyayı değiştirme becerisine koşulsuz bir imandır. Kitabın sonuç bölümüne “İnsanın Devrimci İradesine İmanın Faydaları” adını vermem de bundandır.
Bloch’un Umut İlkesi’nde “şimdinin karanlığı” olarak tariflediği ve ancak “hareket” ile aşılabileceğini söylediği ânlarla Kıvılcımlı’nın Lenin’e de gönderme ile vurguladığı devrimin güncelliği, momentlerin önemi arasında bir bağ kurabilir miyiz? Tarihe, tarihselliğe, derinliklere bunca vurgu yapan iki ismin bu derinliklerde kaybolmayıp aksine o derinliğin içinden çıkan ânları yakalama istekleri üzerine neler söyleyebiliriz?
Kesinlikle kurabiliriz ve hatta bu iki ismi derinliklerde kaybolmaktan kurtaran şeyin tam da bu bağdan ileri geldiği kanaatindeyim. Bloch’un “yaşanan ânın karanlığı” (das Dunkel des gelebten Augenblicks) dediği şey basit bir karamsarlık ifadesinden ziyade ontolojik bir tespittir. En yakında olan en az görülendir ve şimdi, gözümüzün dibinde durduğu için kendini bize henüz göstermemiştir, tıpkı insanın burnunun ucunu görememesi gibi. Şimdi henüz kendisi olmamıştır, çünkü içindeki imkânlar henüz açığa çıkmamıştır. Bu karanlığı aşmanın yolu da Bloch’ta edilgen bir bekleyişin ötesine geçen, öngörücü bilinç ve onunla el ele yürüyen praksistir. İnsan şimdideki henüz-olmamışı sezip ona doğru hareket ettikçe ân aydınlanır. Bloch’un yeni (Novum) ve cephe (Front) dediği şey de şimdinin bu en ileri, en açık ve en belirsiz sınırıdır.
Kıvılcımlı’da bunun karşılığı, G. Lukács’ın Lenin için kullandığı ifadeyle devrimin güncelliğinin gündelik bir disipline dönüşmesidir. Onun için her ân, en umutsuz görünen ân bile, bir teyakkuz ânıdır. Legaliteyi İstismar’daki o çarpıcı pasajı hatırlayalım: İmkân bulurlarsa yüksek sesle, bulamazlarsa fısıldayarak, ağızlarını dikerlerse kaşlarıyla gözleriyle, öldürülürlerse cenazeleriyle, yakılırlarsa havaya savrulan dumanlarıyla, her ne ile olursa olsun ajitasyonlarını yapacaklarını söyler. Bu, ânı yakalamanın neredeyse bedensel bir tarifidir. Mahkeme koridoru, hapishane avlusu, bir gazete sütunu, her biri doğru okunduğunda bir çatlak, bir menfezdir.
Peki tarihe bunca gömülen iki isim neden âna bu kadar tutkun? Bana kalırsa ânı yüklü kılan şey derinliğin ta kendisidir. Geçmiş olmuş bitmiş bir şey olsaydı şimdi de yalnızca onun mekanik bir sonucu olurdu. Ama geçmiş yarım kalmış, yenilmiş, hesabı görülmemiş imkânlarla doluysa, şimdi bu imkânların yeniden tutuşabileceği yerdir. Walter Benjamin’in şimdi-zaman (Jetztzeit) dediği şey de aslında budur: Geçmişin belli bir imgesinin bir tehlike ânında şimdiyle kurduğu şimşek çakması gibi bir ilişki. Bloch’un Münzer’i 1920’lerin buhranlı Almanya’sında, Kıvılcımlı’nın Bedreddin’i 1930’ların ve 1970’lerin Türkiye’sinde tam da böyle şimşek çakmalarıdır. Kıvılcımlı’nın Osmanlı’daki isyanlar içinde yalnızca Bedreddin’de tarihin teleolojik akışını kısa devreye uğratabilecek bir kuvve görmesi de aynı sezgiden beslenir.
Ama burada da dürüst olmak zorundayım: Ânı yakalama tutkusu ikisini de zaman zaman yanılttı. Bloch 1930’larda antifaşist ânın aciliyeti adına Moskova mahkemelerini savunmaktan geri durmadı. Kıvılcımlı 12 Mart muhtırasını o ilk ânda “Ordu Kılıcını Attı!” diye bir beklentiyle karşıladı ama iki hafta dolmadan bunun bir provokasyon tertibi olduğunu yazmayı da ihmal etmedi. Kitaptan sonra bu döneme ayrıca bakmaya çalıştım ve o tutumu salt bir bilgi eksikliğine indirgemenin mümkün olmadığını, teorisinin içindeki kavramsal bir boşluktan kaynaklandığını düşünüyorum. Demek ki yaşanan ânın karanlığı yalnızca kitlelerin değil, devrimcinin de karanlığıdır. Bloch bunu biliyordu ve umudun hayal kırıklığına uğrayabileceğini (enttäuschbar) açıkça söylemişti. Onu kuru bir iyimserlikten ayıran da bu esasen. Eğitilmiş umut (docta spes) dediği şey, ânı yakalama arzusunu ânı okuma disipliniyle birleştirmektir. Belki de bugün onlardan öğrenebileceğimiz en kıymetli ders, bu ikisini bir arada tutabilmek, yani âna karşı teyakkuz ile ânın karanlığına karşı tevazuyu müşterek bir hatta sahiplenmek.
Son olarak, iki ismin ölümünün üzerinden de uzun yıllar geçti. Ancak hâlâ bir biçimde bugünü besleyen, ışık tutan, yüz yılımızın karmaşasını anlama noktasında ışık olan bir külliyat bıraktılar. Siz bırakılan canlı mirasın hangi kavram ya da tutumların bugün için de anahtar olabileceğini düşünüyorsunuz, var mıdır böyle ele aldığınız noktaları?
Bu soruya iki isimden bir kurtarıcı çıkarmadan cevap vermeye çalışayım, zira onlardan bugüne kalan en değerli şey bence hazır cevaplardan çok bakış açıları. Aklıma ilk gelen, eşzamansızlık mefhumu. Bugün dünyanın dört bir yanında yükselen otoriter ve popülist sağı anlamaya çalışırken liberal ya da sol aklın hâlâ sıklıkla başvurduğu açıklama, Bloch’un 1930’larda eleştirdiği o “akıldışılık” teşhisi: Kitleler kandırılmıştır, cahildir, duygularıyla hareket eder. Bloch bize bu küçümsemenin bizzat yenilginin bir parçası olduğunu hatırlatıyor. Taşranın, yerinden edilmişlerin, kendini modernliğin kazananları arasında görmeyenlerin taşıdığı özlemler, yaralar, eski bağlılıklar ciddiye alınmadığında onları başkaları devşiriyor. Kıvılcımlı’nın irtica diye lanetlenen isyanlarda bile köylülüğün adalet arayışını görmeye çalışması da aynı ahlaki ve siyasal dikkatin ürünü. Türkiye gibi din, kültür ve geleneğin neredeyse bütünüyle sağın tapulu arazisi sayıldığı bir yerde bu dikkat bence bir lüks olmaktan çok bir zaruret.
İkinci anahtar, müşterekler bahsi. Kıvılcımlı’nın kan örgütü, Alevi köyünün dayanışması, Ahiliğin karşılıklılığı; Bloch’un Münzer’de yankılanan “her şey herkese aittir” şiarı gibi fikirleri bugün, P. Dardot ile C. Laval’in müşterekler analizi ve Graeber’in anarşist antropoloji tartışmalarıyla kolaylıkla ortak bir arayüzde ele alınabilir. Geçmişi bir yitik cennet olarak değil, devletin ve piyasanın kapmasına rağmen bütünüyle sindirilememiş kolektif yaşam formlarının bir arşivi olarak okumak, bize bugünün devlet ile piyasa arasına sıkışmış ikiliğinin dışında düşünme imkânı veriyor. Kitaptan sonra Ahilik üzerine düşünürken gördüğüm şey, sindirilen şeyin kaybolmadığı, bir kültürel artık olarak Kıvılcımlı’nın deyişiyle toplumsal dokunun mesamelerinde var kalmaya devam ettiğidir.
Üçüncüsü, insan haysiyeti kavramı. Bloch’un doğal hukuk üzerine düşünceleri Marksist gelenekte uzun süre ihmal edildi, oysa bugün bence en acil meselelerden biri bu. Bloch’ta haysiyet, bir tür geri dönüşsüzlük ilkesi gibi işler. Keyfî iktidara karşı kazanılmış güvenceler, adına devrim bile denilse geri alınamaz. Bu ilke hem mevcut düzenlere hem de onların yerine kurulmak istenen düzenlere yöneltilmiş bir ölçüttür. Kıvılcımlı’nın sanık sandalyesini hakikat kürsüsüne çeviren, bedelini ödeyerek hakikati söyleme cesareti de bu dik duruşun bu topraklardaki en çarpıcı örneklerinden biri bana kalırsa.
Dördüncüsü ve belki hepsinden önemlisi, umudun kendisi. F. Jameson’a atfedilen ve Mark Fisher’ın yaygınlaştırdığı o sözdeki gibi, kapitalizmin sonunu hayal etmenin dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor göründüğü, sinizmin bir tür entelektüel olgunluk sayıldığı bir zamanda yaşıyoruz. Bloch’un eğitilmiş umudu ile Kıvılcımlı’nın “hiç yoksa iğneyle kuyu kazmak” düsturu bu melankoliye karşı iyi birer panzehir. Ama bu umut safdil bir Polyannacılıktan ziyade enkazla hesaplaşıp oradan kurtarabildikleriyle yeni bir yaşamı inşa etmeye çalışan, hayal kırıklığını baştan göze almış bir umut.
Bütün bunları söylerken körlüklerini de unutmamak gerek. Sovyetler’e şeksiz şartsız bağlılıklarını, kimi zaman farkları düzleyen fazla aceleci eklemlemelerini, yaslandıkları eskimiş antropolojiyi de eleştirel bir şerhle vurgulamak lazım. Onları kurtarıcı değil yol arkadaşı olarak okumak, onlar için de daha hakkaniyetli bir tavır bence. Bloch Umut İlkesi’ni, herkesin çocukluğuna ışık düşüren ama henüz kimsenin bulunmadığı bir yerin adıyla, vatan (Heimat) kelimesiyle bitirir. Bunu Kıvılcımlı’nın “insancıl olan hiçbir şey bana yabancı kalamaz” düsturuyla birlikte düşündüğümde, bırakılan canlı mirasın özü sanırım şurada ortaya çıkıyor: Henüz kimsenin bulunmadığı o vatanı, insana dair hiçbir şeyi yabancı saymadan aramak. Kitabın adındaki gibi Sosyalizmin Definesini Aramak’tan kastım da aslında buydu; define henüz bulunmamış olsa bile onu aramaya devam etmek de en az onu bulmak kadar, belki de daha da kıymetli.


