El Yazmaları’nın notu: Marksist araştırmacı yazar Volkan Yaraşır ile günümüz kapitalizminin krizlerini, Türkiye kapitalizminin yeni yapısı ve atılımlarını, geç faşizmin öne çıkan özelliklerini, işçi sınıfının yeni kompozisyonunu ve devrimci özne olma kapasitesini içeren yoğun ve hacimli bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajı, uzunluğu dolayısıyla üç bölüm halinde yayınlamayı uygun gördük. Bu kapsamda röportajın ikinci bölümünü okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.
El Yazmaları: Yaşanılan otoriterleşme sürecinin adına ne diyeceksek diyelim, sonuç olarak günümüz dünyasında egemen sınıfların en büyük başarılarının emeğin örgütlülüklerini parçalamak olduğu gerçekliğiyle yüz yüze olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Sendikal hareket bir kriz içerisinde midir? İşçi sınıfının güncel kompozisyonunu dikkate aldığımızda nasıl örgütlenme modellerine ihtiyacımız var? Her koşula uyan tek bir biçim mi yoksa çeşitliliğe dayalı bir biçim mi geliştirmeliyiz?
Küresel düzeyde neoliberal karşı devrim sürecinin en büyük başarısı sınıfı amorfe ve atomize ederek, tüm örgütlenme alanlarını parçalaması oldu. Aynı süreç bir modern çitleme süreci olarak yaşandı. İlksel birikim ve bunun somut biçimlenişi olan çitleme hareketi kapitalizm kanla irinle doğuş sürecini ve izlediği yöntemleri ifade eder. İlksel birikim kitlelerin kolektif ya da komün topraklardan sürülmesi, mülksüzleştirmesi ve yıkıcı proleterleşme süreci olarak tanımlanabilir. D. Harvey bu sürecin aktüelliğine vurgu yapar. Harvey bu süreci, kapitalist yeniden üretimin parçası olarak değerlendirir ve mülksüzleştirme yoluyla birikim olarak tanımlar1. Doğanın ve toprağın metalaşmasını, kentin metalaştırılmasını ve mutenalaştırılması, radikal özelleştirme politikalarını bu çerçeve de ele alır.
Harvey bir anlamda neoliberal kapitalizmin aktüel pratiklerini yorumlar. D. Harvey’in bazı tek boyutlu yorumları ve ekonomik determinist izahlarının dışında bu açılımları önemlidir. 1990 yılların ortalarından sonra, sermayenin yeniden yapılanmasına bağlı olarak, küresel düzeyde yoğun bir proleterleşme dalgası içine girildi. Son 25 yılı tarihin en büyük proleterleşme süreci olarak ele alabiliriz. Aynı süreç küresel meta, değer ve tedarik zincirinin oluştuğu/ kurulduğu dönem oldu. Bu konuda DELL üzerine akademik bir çalışmam oldu. Son derece ilginç bir tablo ortaya çıkmıştı. Bir ürünün tasarımından, hammadde teminine, farklı parçalarının farklı yerlerde üretimine, lojistiğine, monte edebilmesine ve küresel pazara çıkarılmasına kadar bütün süreçlerinin farklı aktör ve ülkelerde gerçekleştirilmesini sağlayan ağa bu tanımı yapıyoruz. Bu süreç bir başka manada dünyanın fabrikalaşması, ülkelerin atölyeleşmesi anlamına geliyor. Ve modern çitleme şeklinde biçim alıyor, işliyor. Bu sürecin sonucu olarak Küresel Güney, proletaryanın yeni aksı olarak öne çıkıyor.
Küresel Kuzey ise kolektif işçi sınıfının odağı olarak biçimleniyor. Bu noktada proletaryanın kapsamının genişlediğini, profilinin değiştiğini, farklı fraksiyon ve segmentlere ayrıldığını söyleyebiliriz. Fordist döneme göre kapsamındaki muazzam genişlemeye karşın, kompozisyonu değişmiş, organik birliği dağılmış, amorfe olmuş ve örgütsel olarak parçalanmış durumda… Bir döneme damgasını vuran kitle sendikacılığı bütünüyle işlevsizleşmiş, etkisini kaybetmiş hatta zombileşmiş halde. Sendikal yapılar özellikle sınıf mücadelesinin yeni momenti olarak kabul edeceğimiz 2008 kapitalist krizi sonrası, devletin yeniden yapılanmasına bağlı olarak, devletin organik aparatına dönüşmüş durumdalar. Ve sınıf içinde gerçek bir Truva atı işlevi görüyorlar. Sınıfın devrimci enerjisini soğuran ve onu güçsüzleştiren, rıza mekanizmaları üreten bir misyonla hareket ediyorlar.
Bugün sendikalar sınıfın karşısındaki kompleks bir şebekenin önemli bir aparatı. Bu yapılara sarı sendika demek bile vakayı hafife almak olur. Sarı sendikanın hatta faşist bir sendikanın bile sınıflar mücadelesi içinde bir yeri vardır. Karşımızdaki olgu sınıf mücadelesini bastıran, sınıfı deforme eden, karakterini aşındıran ve gerçek manada finans kapitalin yönetişim aracına dönüşmüş, bir nevi insan kaynakları departmanı haline gelmiş yapılar.
Teorik anlamda bu durumu yeni dönem sendikal emperyalizm diye de tanımlayabiliriz. Yani bir anlamda kapitalist emperyalist sistemin ihtiyaçlarına göre konumlanan, misyon yüklenen, sınıfın tarihsel kazanımlarını ve sınıf mücadelesinin dinamiklerini bozucu yapılar olarak değerlendirebiliriz. Bu yapılar finans kapital, kapitalist devlet, onun hukuk ve güvenlik aygıtları, taşeron sistemi, devşirme sol ya da “sosyalistler”, mafya ve yerel oligarşilerle içice geçmiş bir şebekeyi oluşturuyor. Sınıf bir anlamda bu şebekenin tam bir ablukası altında. Bugün sınıfın her eyleminde bu şebekeyi ya da uzantılarını görüyoruz.
Migros depo işçilerinin fiili grevi ve direnişleri bu şebekeyi son derece çıplak bir biçimde açıya çıkardı. Sınıfa gösterdi. Benzer biçimde Polyak ocak işgali aynı etkiyi yarattı. Başaran Aksu, Mehmet Türkmen ve ekoloji aktivisti Esra Işık’ın tutuklanmasının bu şebekeyi açığa çıkarmaları ve kitlelerin nezdinde büyük onay görmelerinin sonucu olduğunu düşünüyorum. Ek olarak Umut-Sen ve özelde Başaran Aksu’nun sınıfla ontolojik bağı, sınıfla kurdukları stratejik ilişki ve proletarya devrimciliğine ilişkin yaklaşımlarının önemli ve ayrıştırıcı olduğunu düşünüyorum. Benzer biçimde yeni dönemde farklı sektörlerde örgütlenen mücadeleci sendikaların pratikleri ve örgütlenme adımları da son derece önemli birikimlerdir.
Var olan sendikal yapılar, sendikal emperyalizmin kurumları ve zombileşmiş yapılar olarak gerçek manada yıkılması gereken oluşumlardır. Bunu net olarak ortaya koymak gerekiyor. Bu sözleri ilk defa bugün değil 2008’den beri ifade ediyorum. Bu alanlarda muhalefet yapmak olanaklı değildir. Ancak yıkma esaslı bir çalışma sınıfın nefes almasını sağlayabilir ve kuşatılmışlığı bertaraf edebilir. Bu manada mücadeleci sendikaların varlığı son derece önemlidir. Sosyalist hareketin bazı kesimlerinin bu alana yönelik ısrarını da anlamakta zorluk çekiyorum. Aslında alanda çalışan herkesin bildiği gibi değişen zombi sendikalar olmuyor, onların enfekte ettiği muhalefet oluyor. Tony Cliff de benzer vurguyu yıllar önce yapar. Sınıf çalışması içinde ortaya çıkan en iyi kadroları, militanları sendikal çalışma içinde yönetimlere taşıdığında hepsinin istisnasız bürokratlaştığını veya bu yapının parçası olduğunu vurgular2. Bugün durum daha vahimdir.
(Sendikaların rollerini tarihsel moment içinde ele alan ve aktüel olarak sendikal yapıların niteliğini analiz eden başka bir yazım Yeni Yaşam Gazetesi’nde “Sendikalar Tarihsel Rolünü Tamamladı mı?” başlığı altında yayınlandı. İlgili arkadaşlar bakabilir.)
Bu bir sendikal kriz değildir. Sendikal kriz ifadelerini kullanan arkadaşlar olayı dar ve bağlamından kopuk olarak ele alıyorlar. Eskimiş ifade olsa da bu alandan hâlâ bir şey beklemeyi ifade ediyor. Sorunun daha kapsamlı ve kompleks olduğunu düşünüyorum. Sorun sınıfın hareketinin yeniden yapılanması ve Marx’ın altını özellikle çizdiği sınıfın bağımsız ve birleşik gücünü, örgütlülüğünü yaratmaktır. Sendikal alan ya da krizi bu sorunun ancak sonucu veya türevi olabilir. Perspektifi böyle belirlediğinizde sınıfla stratejik ilişki kurmanın ve ontolojik bağın yaşamsallığı ortaya çıkar.
Bu perspektifle Polyak, depo işçileri direnişi ve İnşaat-İş ve Yapı Yol-İş’in fiili eylem, grev ve direnişlerinde ilk örneklerini gördüğümüz var olan hukuk rejimini devre dışı bırakan, sınıfın fiili inisiyatifine ve gücüne dayanan, çıplak sınıfsal öfkeyi açığa çıkaran ve sonuç alıcı pratikler önemlidir. Ve her biri ciddi mayalanmaya ve uzun soluklu çalışmaya dayanır. Bir nevi Vahşi Kedi Grevleri diyebileceğimiz eylem biçimleridir. Daha önce Kazova özyönetim pratiği, Fen-İş uzun soluklu işgali, fabrikadaki makina ve kalıplara el koyma pratikleri, üçüncü havalimanı inşaatı direnişi, Greif fabrika işgal eylemi, Metal Fırtınasını, Tuzla tersanesinde iş bırakma pratiği, Aliağa gemi söküm işçilerinin eylemlerini vahşi kedi grevleri içinde sayabiliriz.
Vahşi Kedi Grevleri sınıfın çıplak öfkesini dışa vuran, doğrudan eylemlere dayanan, resmi sendikaları devre dışı bırakan, direkt işçi inisiyatifine dayanan ve var olan hukuki düzenlemeleri işlevsizleştiren eylem repertuvarlarıdır. İçine girdiğimiz yüksek konjonktürde sınıfın, yaşadığı çok boyutlu kuşatılmışlığa karşı bu ve benzeri tarzda hareket edeceği düşünüyorum. Havzalarda, işyerlerinde sınıfsal öfkenin şiddetle biriktiğini biliyorum. Hayat pahalılığı krizi, hiper enflasyon, finans kapitalin stratejik saldırıları, işsizlik tehdidi ve savaş koşulları sınıfı alarma geçirmiş durumda.
Sınıfın atomizasyonuna ve parçalanmışlığına karşı taban inisiyatifine dayanan, işyeri komiteleri ekseninde örgütlenmiş, işkolu ayrımı gözetmeyen, sınıfın farklı segment ve fraksiyonlarını farklı örgütlenme metotlarıyla bir araya getiren ve sınıfın yıkıcı enerjisini açığa çıkaran bir emek/sınıf odağının örgütlenmesine ihtiyaç var. Bahsettiğim sendikal bir yapılanma değil (tabii ki bugünkü çürümüş yapılar değil, mücadeleci sendikaları demek istiyorum) onu da kapsayan ama fiili örgütlenmeyi esas alan formel ve informel örgütlenme yeteneklerine haiz, bir sınıf örgütünden bahsediyorum. İşçi komiteleri, işçi komisyonlarına ve dar anlamda işçi konseylerine dayanan bir ağı örgütlemeliyiz. Bu organik bir ağ ve bütün havzalara, işyerlerine, şantiyelere uzanan ve ulaşan bir ilişkiler ağı. Sınıf kardeşliği ve yoldaşlığın, dayanışma ve paylaşmanın maya işlevi gördüğü bir ruhun inşa olduğu bir tarz.
Söylediklerimi bir ölçüde mücadeleci sendikalar, Umut-Sen’liler yapıyor. Emek odağı fiili örgütlenmeyi ve fiili mücadeleyi esas alan, doğrudan eylemle sermayenin acıyan yerine vuran, işçi demokrasisini yada doğrudan demokrasiyi hayatın her alanında uygulayan bir işleyişi baz almalıdır. Böylesi çalışmalarda açığa çıkan patriyarkayı, bürokrasiyi, iktidar ve otorite ilişkilerini kesen bir kültür ve bilinci ilk andan başlayarak inşa edilmelidir. Sınıfın bugünkü profilini iç içe geçmiş üç daire üzerinden tanımlayabiliriz. Nispeten daha küçük daire Marx’ın global işçi diye tanımladığı teknik, mühendislik formasyonunda olan, bugün açısından beyin işgücünün proleterleşmesini ifade eden, içinde robot, yapay zeka mühendislerinin, yazılımcıların, doktor, öğretmen, mühendis, mimarların vs. dâhil olduğu kesimleri barındırır.
Dün göreceli iş güvencesi olan ve yüksek ücret alan bu kesimler, bugün ciddi anlamda işsizlik tehdidi altında, düşük ücretlerle çalışmaktadır. Bu çeperi çekirdek işgücü diye de tanımlayabiliriz. Dairenin en geniş kesimini ise çevre işgücü oluşturuyor. Bu kesim küresel işgücünün ana gövdesini meydana getiriyor. Ve Küresel Güney’de yoğunlaşmış durumda. Ağır koşullarda ve düşük ücrete, güvencesiz ve enformel sektörlerde çalışıyorlar. Her an işten atılma riskiyle karşı karşıyalar. İç içe geçmiş dairenin son halkasını ise işsizler oluşturuyor. Finans kapitalin rezerv işgücü olarak değerlendirdiği, sınıfın organik parçası bu kesim çalışanlar için hem ücret, hem de istihdam olarak tehdit ögesi olarak kullanılıyor. Tarihin en büyük işsiz yığınlarıyla karşı karşıyayız. Özellikle çevre işgücü ve işsizler arasında hızlı geçişkenlik yaşandığının altını çizmekte yarar var. Bir de bu profile potansiyel işçi sınıfını eklemek gerekir. Potansiyel proletarya da proletaryanın parçasıdır. Bugün küresel düzeyde 4 milyara ulaşmış, ülkemizde ise 40 milyonu geçen bir gücün örgütlenmesinden bahsediyoruz.
Temel problemimiz bu. Bu noktada kompozisyonu değişmiş, katmanlaşmış, fraksiyonlara ayrılmış sınıfı çoklu mücadele ve örgütlenme yöntemleriyle örgütlemek ve yıkıcı enerjisini açığa çıkarmak gerekiyor. Her deneyim önem taşıyor. Bu manada bir emek/sınıf odağı yaratmak kaldıraç işlevi görebilir. Buna ek olarak total örgütlenme diye tanımladığım sınıfın çalışma ve yaşam alanına hatta boş zamanına nüfuz eden, başından itibaren bir özneleşme perspektifiyle hareket eden, çalışma alanından sınıfa ulaşılmıyorsa yaşam alanından ulaşan, böylesi bir diyalektiği önüne koyan yani sınıfın yedi gününü ve yirmi dört saatini örgütlemeyi ve alternatif ilişkiler yaratmayı hedefleyen bir tarzı inşa etmeliyiz. Böylesi bir tarzın yaratılması ancak sınıfla kurulacak ontolojik bağla mümkündür. Yine Başaran arkadaşımın madencilerle, Yapı-Yol Sen ve İnşaat İşçileri Sendikası’nın sınıfla ilişkilenmeleri anlattıklarıma örnektir.
Bir alt çizme olarak inşaat, motokurye ve benzeri işlerde yani son derece iletişim ve ilişki kurma sorunu olan sektörlerde ise organik ağlar kurarak yada sektörler arasında seyyar örgütleyiciler aracılığıyla bağlar oluşturarak, birebir temas üzerinden esnek, değişken ama kök salan ilişkileri hedeflemeliyiz. Total örgütlenme bu esnekliğe ve müdahale kabiliyetine sahiptir. Ayrıca sınıflar mücadelesi içinde bugün zaten kesişim noktalarının pratik olarak ortaya çıktığı anti kapitalist alanların rezonansını kurmak emek odağı çalışmasının bir parçasıdır. Ancak emek odağının yaratacağı sosyal anaforla antikapitalist alanların enerjileri kristalize olabilir, tekillik riskinden kurtulunabilir.
Yeni kapitalizmin farklı geçişkenliklere sahip üç sömürge alanı olduğunu düşünüyorum: Emek, doğa ve kadın. Modern çitleme yöntemleri ve ekstraktivist uygulamalar çelişkileri paralelleştiriyor, derinleştiriyor, ve iç içe geçiriyor. Yani emeğin, kadının ve doğanın sömürgeleştirilmesine karşı emek ve kadın özgürlük mücadelesi ve ekolojik mücadelenin devrimci bileşkesini kurmak stratejik önem taşıyor. Emek odağı bu manada bir direniş, karşı duruş, mücadele ve kavganın örgütüdür.
Sınıfın nesnel ve öznel şekillenmesini sağladığı gibi antikapitalist alanların enerjisini kristalleştirir, siyasal mücadelenin zeminlerini örer. Aynı zamanda devrimci öznenin kendini yeniden yarattığı veya yeniden yapılandığı ilişkiler ağıdır. Sınıflar mücadelesinin nabzı ve ritmine göre şekil alan fiili mücadele, fiili örgütlenme, doğrudan eylemi örgütleyen, komiteler veya komisyonlar ve dar anlamda konseyler şeklinde örgütlenen havza, kent, bölge düzeyinde üst örgütlenmeleri olan sınıf örgütüdür.
Emek odağı aktüel olarak iç içe geçmiş anti faşist, anti- kapitalist ve anti- emperyalist mücadeleyi senkronize bir tarzda yürüten ve bu mücadele alanları içinde yeniden şekillenen sınıf örgütüdür. Emek odağı ve Total örgütlenme perspektifini devrimci öznelerin ve alanda militanca faaliyet yürüten mücadeleci sendikalar gibi yapıların, alanda çalışma yürüten militanların yaygın bir şekilde tartışmalarının zenginleştirici ve anlamlı olacağı düşünüyorum.
Türkiye kapitalizminin son yıllardaki atılımı, bölgesel yayılımı ve ülkede kurulan emek rejimi için ne söylersiniz? Bu olgular birbirleriyle ilişkili mi?
Türkiye kapitalizmini; kapitalist entegrasyon düzeyi, kapasitesi ve uluslararası iş bölümündeki yeri itibariyle ikinci kuşak kapitalist ülkeler içinde değerlendiriyorum. Bir anlamda farklı kapasitelerine ve özelliklerine rağmen Arjantin, Brezilya, Güney Afrika, Güney Kore, Filipinler gibi ülkelerin skalasında yer alıyor. Özellikle son çeyrek asırda önemli ataklar yaptı. Türkiye kapitalizmi 1990’ların ortalarından başlayarak, küresel düzeyde şekillenen daha doğru ifadeyle inşa olan küresel emek, değer ve meta zincirinde bir tedarik, üretim ve lojistik merkezi/odağı olarak konumlanmaya çalışıyor. Özellikle pandemi süreci ve Çin’nin tedarik zincirinin kırılmasından sonra atakları yoğunlaştı.
Türkiye kapitalizmi bir anlamda Avrupa’nın Bangladeş’i olmak yönünde adımlar atıyor. Bunun anlamı Avrupa’nın ucuz emek cenneti ve tedarik merkezi olma anlamına geliyor. Yani bir nevi mutlak artı değer diktatörlüğü kuruluyor. Aynı zamanda bir off shore ülke niteliğine bürünüyor. Bu yönde despotik emek rejimleriyle sınıfın tam anlamıyla kontrol edilmesi ve maksimum sömürüsü hedefleniyor. Sınıfın bir nevi kölelik rejimi içinde ezilmesi ve stratejik olarak parçalanması arzulanıyor. Ayrıca en agresif yöntemlerle doğanın metalaştırılması yönünde düzenlemeler gündeme geliyor.
Kapitalist devlet ilksel birikim hamleleriyle ve modern çitleme pratikleriyle finans kapitale ve siyasal iktidarın organik sermayesine alanlar açıyor. Doğanın şiddetli sömürgeleştirilmesi yönünde yasalar çıkarılıyor, farklı kamulaştırmalarla doğa, sermaye birikimi ve yoğunlaşmasının temel enstrümanına dönüşüyor. Bugün Anadolu kentleri ve Kürt illerinin bir maden yatağına dönüştürülmesi, ırmakların, derelerin, toprakların, dağlarının metalaştırılması ve sömürgeleştirilmesi kapitalist yıkımın boyutları gösteriyor. Bu adımları patriyarkal kapitalizmin kadınlara yönelik çok yönlü sömürgeleştirme politikaları ve sürekli abluka hali izliyor. Yani bir anlamda kapitalist devlet tüm direniş odaklarına topyekûn saldırıyor. Ve her alanda sermayenin tahakkümünü inşa etmeye çalışıyor. Bu noktada despotik emek rejimleri üzerine bir vurgu yapmamız gerekirse, despotik emek rejimleri salt iktisadi içerikteki bir uygulama değildir.
M. Burawoy fabrika rejimleri üzerine çalışır3. Kapitalist devletin ve siyasal rejimlerin üretim ilişkilerini düzenlerken, rejim düzenlemelerin karşılıklı birbirini etkilediğini vurgular. Yani despotik emek rejimi aynı zamanda despotik devlet ve despotik siyasal rejim anlamına gelir. Aynı zamanda ideolojik ve siyasi boyutları içerir. Kısaca Burawoy, devlet, üretim ve emek rejimleri arasındaki organik bağa gönderme yapar. Türkiye’de en rijit biçimde hayata geçirilen despotik emek rejimleri siyasal rejimin ve kapitalist devletin niteliğini de açığa çıkarmaktadır.
Benzer vurguyu A. Negri ve M. Hardt biyopolitik üretim kavramıyla yaparlar4. Biyopolitik üretimin topluma içkin olduğunu, toplumsal ilişkilere tekabül ettiğini ve bu ilişkileri yeniden ürettiğini vurgularlar. Sınıf için çok boyutlu yıkım ve stratejik örgütsüzlük anlamına gelen bu düzenlemeler, bir anlamda doğanın canının söküp alınması, talanı ve yağması demek olan ekstraktivizm uygularıyla birlikte hayata geçiriliyor. Kısaca despotik emek rejimleriyle ekstraktivist uygulamalar arasında birbirini tamamlayan bir ilişki var. Ve bu yönler Türkiye kapitalizm sermaye birikim rejimini ve yönelimlerini belirliyor. Bu yorumu burada bırakırsak eksik olur. Ve genellikle yapılan hata bu yöndedir Türkiye kapitalizmin bir yönelimi gösteren bu olgular aslında Türkiye kapitalizminin hızlı militarizasyon süreciyle birlikte ele alındığında bir mana taşır.
Bu iki yönelim Türkiye kapitalizminin aktüel şekillenişini ve yeniden yapılanmasını ortaya koymaktadır. Türkiye kapitalizmi bölgede hegemonik bir yapı, güç yansıtan bir alt emperyalist ülke olarak biçimleniyor. Bu kavramı R. M. Marini 1960’lı yılların ortalarından sonra Brezilya kapitalizminin bölgede konumlanışı ve emperyalizmle kurduğu yeni bağımlılık ilişkisini tanımlamak için kullanıyor5. Bazı mekanik ve indirgemeci yönleri devre dışı bırakılarak ve aktüel kapitalizmin ve emperyalist hiyerarşinin (değişken karakterine ve) yeni biçimlenişe uygun bir kavramlaştırma olarak kulanılabileceğini düşünüyorum.
(Siyasi Haber’de Alt Emperyalizm üzerine çok geniş dosyam yayınlandı. Orada hem Marini’nin tezlerini Bağımlılık Okulu’nun perspektiflerini ayrıca I. Wallerstein tezlerini, Türkiye kapitalizminin sermaye ihracı, askeri hamlelerini ve bölgedeki ilhak ve işgal adımlarını detaylı inceledim. Ve aynı tezi ileri süren yapılarla farklılıklarımı ortaya koydum.)
Kısaca alt emperyalizm bir konjonktürel gelişme biçimi ve özellikle emperyalist özneler arasındaki gerilimin yol açtığı hegemonya boşluklarında, bölgesel düzeyde hegemonya ikame edebilmeyi, ekonomik, askeri, diplomatik güç aktarmayı ve küresel düzeyde bakıldığında çok cüzi olsa da sermaye ihracını içeren ve özellikle sermaye birikim rejiminin bir sonucu, sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşmesinin yansıması olan bir konumlanışı izah ediyor. Bağımlılığın yeni ve girift biçimlenişini dışa vuruyor. Paradoks gibi gözükse de ekonominin çoklu kırılganlığı, kronik dış kaynak bağımlılığı, dış borcun yüksekliği alt emperyalist yönelimi dışlayan bir oldu değildir.
Alt emperyalizm aynı zamanda kapitalizmin eşitsiz birleşik gelişim yasasının (çevre ülkelerdeki) bir yansıması olarak ele alınabilir. Bu konumlanış statik bir durum değil. Bir başka konjonktürde bu konumlanma biçimi bir dizi iç ve dış nedenden dolayı kaybedebilir. Toparlarsak Türkiye kapitalizminin birbirini etkileyen ve biçimlendiren iki yönelimi var. Ancak sınıfı bloke ettiğinde, kültür ve kimlik politikalarıyla atomize edip, örgütsel olarak parçaladığında bu alt emperyal hamleleri gerçekleştirebilir. Bu noktada kapitalist devlet içeride ve dışarıda yol temizleyici, stabilize edici, sorunları fiilen ortadan kaldıran bir kolektif kapitalist gibi hareket ediyor. Özellikle sınıfın kontrol edilmesine stratejik önem veriyor.
Benzer vurguyu ekolojik mücadele ve kadın özgürlük mücadelesi i̇çi̇n de söyleyebiliriz. Bu noktada kapitalizmin bir dolaylı tahakküm biçimleri yaratarak makro iktidarını sürdürdüğünü ve sınıfsal ve anti kapitalist çelişkilerin bazı momentumlarda düğümlenebileceğini unutmamak gerekir. Ayrıca bu dolaylı tahakküm biçimlerinin somutlandığı yer kapitalist devlettir. Yani bazen ortaya çıkan bir çelişki tüm çelişkilerin kristalizasyonu haline gelebilir ve tüm zembereği boşaltabilir. Tam öyle bir momentumun içindeyiz. Ekolojik bir direniş ülke sathına yayılan, senkronize etkiler yaratan bir dalgaya yol açabilir. Benzer şekilde emek ve kadın direnişi ve eylemleri i̇çi̇n de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Bütün bu süreç sınıfsal antagonizmayı ve farklı çelişkileri şiddetlendiriyor ve derinleştiriyor. Olasılıklar ve olanakların arttığı bir konjonktürün içindeyiz.
Türkiye kapitalizminin atılımlarının yarattığı yeni sınıf kompozisyonunu nasıl görüyorsunuz? Son birkaç yılda çok sayıda işçi direnişine tanık olduk ve bu direnişlerin neredeyse tamamı ekonomik temelli. Direnen işçiler kimler, hangi iş kolları öne çıkıyor ve bu direnişlerin öncüleri kimler? Sendikal hareketin krizde olduğu tespitinden hareketle bu militan direnişler neye işaret ediyor?
Türkiye kapitalizmi özellikle son yirmi beş yıllık süreçte ciddi atılımlar kaydetti. Küresel emek, değer ve meta zinciri içinde bir odak coğrafya olma yönünde adımlar attı. Türkiye kapitalizmi tedarik, lojistik ve üretim merkezi olarak öne çıktı. Küresel düzeyde yaşanan bu sürecin somut yansıması yoğun bir proleterleşme dalgası oldu. Bir evvelki soruda detaylı olarak bu konuyu açtığımdan burada bazı eksenlere vurgu yapacağım. Bir anlamda sürecin akışı Anadolu’nun her kentinin ve Kürt illerinin proleter merkezlere dönüşmesi şeklinde gelişti. Bugün 400’ü geçen organize sanayi bölgesinin varlığı, bu sayının 2030 başında 500’e ulaşması bekleniyor ve ayrıca 20’ye yakın serbest bölgenin bulunması, mega endüstri bölgelerinin inşa projesi ve özellikle İzmir ve Ceyhan’ın özel ekonomik bölgeler olarak öne çıkması dikkat çekiyor.
Bu adımlar bir nevi Güney Asya ülkelerinin izlediği ekonomik programları, hızlandırılmış ve yoğunlaştırılmış ekonomik atakları çağrıştırıyor. Anadolu ve Kürt illerinin hızla küresel fabrikanın atölyelerine dönüştüğünü gösteriyor. Geçmişte muhafazakarlığıyla öne çıkan ya da tipik bir Anadolu kenti kapalılığı görünümünde olan kentler artık bir proleter kente dönüşmüş durumda. Kürt illeri i̇çi̇n de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Özellikle Batman, Diyarbakır ve Van öne çıkan Kürt illeri. Bunu yeni işçi eylemlerinin coğrafi dağılımında rahatça görebiliyoruz. Sınıf çelişkilerin yaygınlaştığı, derinleştiği ve şiddetlendiğini gösteren pratikler ortaya çıkıyor.
Ayrıca Kürt özgürlük hareketinin yeni bir dinamiğiyle karşı karşıyayız. Kürt topraklarında ulusal çelişkinin yanında hızla kristalize olan ve domine bir karaktere bürünen sınıfsal çelişkiler yeni bir süreci haber veriyor. Kürt özgürlük hareketinin çok fazla üzerinde durmadığı bu gelişme yakın süreçte ağırlığını hissettirecektir. Bugün kamu ve özel sektörde çalışan 20 milyona yakın kayıtlı işçi, 7-8 milyona gelmiş göçmen ve kayıt dışı işçi, geniş tanımla 12 milyona yakın işsiz ve 5 milyonu bulan potansiyel işçilerle toplam 45 milyonu ulaşan muazzam bir proletaryayla karşı karşıyayız. Son verilere göre toplam sendikalı işçi sayısı 2,5 milyonu yakın ve bu sayının 2 milyonu toplu sözleşme hakkına sahip. Var olan sendikal yapıları daha önce değerlendirmiştim. Tırnak içinde örgütlü bu işçiler bürokratik ve zombileşmiş yapıların kuşatılmışlığı içinde.
Sınıf kısaca kronik bir örgütsüzlük yaşıyor. Ve kapsamındaki genişlemeye rağmen dağınık ve amorfe olmuş durumda. Her şeye rağmen ve her şeye karşın sınıf kendi otonomisine dayanarak özellikle yaygın lokal eylemler gerçekleştiriyor. Bugün açısından lokal eylemler arasında bir koordinasyon, bir ağ ya da üst bir örgütlenme yok ama bu ihtiyaç daha hissedilir bir aşamaya ulaştı. Her şeyden önce bozkırda kıvılcımlardan birinin bitip birinin çakması ya da aynı anda bir kaç kıvılcımın oluşması bozkırın birden alev topuna da dönüşebileceğini gösteriyor. Çünkü sınıfsal öfke bu kıvama/şiddete ulaşmış durumda.
Aktüel olarak eylemlere baktığımızda dikkatimizi çeken bazı özellikleri şöyle tanımlayabiliriz: İşçi sınıfı özellikle işten atılmalara, işyeri kapatmalarına, ücret politikalarına, sendikal örgütlenmelerin engellenmesine karşı ve bir anlamda ortalama ücret haline gelmiş asgari ücretlerin belirlenme dönemlerinde ve toplu sözleşme süreçlerinde mobilize oluyor. Bazen de patronların mobbingi, ayrımcılığı, tacizi ve çeşitli baskıları sınıfı harekete geçiriyor. Son yıllarda çok farklı sektörlerin hızla harekete geçtiğini, çeşitli eylemler ve direnişler yaptığını gördük. Özel sektörde çalışan öğretmenler, motokuryeler, çağrı merkezi işçileri, inşaat işçileri, sağlık çalışanları, belediye, tekstil, metal, maden, perakende, market, lojistik, petrokimya işçilerinin yaygın yerel eylemlerine şahit olduk. Metal, belediye, petrokimya işçileri kısa süreli grevlerde gerçekleştirdi.
Bu eylemler evet ağırlıkla ekonomik karakterli ama yaşanan yüksek konjonktürün sonucu hızla devletin niteliğini açığa çıkaran ve hukuk denilen olgunun kimin hukuku olduğunu ve kolluk kuvvetlerinin esas olarak neye yaradığını gösteren pratikler olarak dikkat çektiler. Sınıf kapitalist devletin ve sermayenin kendilerini düşmanca yaklaştığını, bir nesne ve hiç gördüğü hissetti. Şunu demek istiyorum en ekonomik içerikte görülen eylem bile yüksek konjonktür dönemlerinde hızla politik etkilenmelere açıktır ve politik sonuçlar doğurabilir. Gidişat o yöndedir. Sınıfın her eylemden öğrendiğini, her eylemi izlediğini ve kendi aralarında sosyal medyanın dışında duygusal, ruhsal ve ontolojik bağlar kurduğunu ve simgesel dil oluşturduklarını biliyorum. Sınıf her eylemde, kendi gerçekleştirmese bile biriktirdiğini, öğrendiğini ve dersler çıkardığını düşünüyorum.
Sosyalist harekette yaygın olan hatta küçümseyici bir ifade olarak kullanılan ekonomik karakter vurgularının sınıfın evreninden, kozmosundan uzaklığın bir ifadesi olarak değerlendiriyorum. Sınıfın bu eylem repertuvarı bir başka boyutta sınıfın nesnel ve öznel şekillenme sürecinin önünü açar. Bir birikimdir. Patlamaları besleyen birikimlerdir. Birden gerçekleşen patlamaların arkasında bu “küçük” birikimler vardır. Küçük küçük açığa çıkan enerji fay hatlarını harekete geçirir. Yani diyalektik hükmünü sürdürür.
Spesifik olarak 2026 yılına gelirsek sınıf hareketinin geçtiğimiz on yılın birikimiyle ve sermaye birikim modelin yaratığı sonuçlar, despotik emek rejimlerinin yıkıcılığı, savaş konjonktürü ve Kürt özgürlük hareketinde yaşanan paradigma değişikliğiyle birlikte yeni bir militanlaşma sürecine girdiğini düşünüyorum. Bunu son dönemdeki iki önemli ve sarsıcı eylem üzerinden okuyabiliriz: Migros depo işçileri ve Polyak Maden işçilerinin eylemleri…(Bu eylemleri değerlendiren 5 yazı yazdım. Umut-Sen’de yayınlandı. Yazmak istediğim iki tema daha var. Büyük ihtimalle bu yazıları pdf broşür haline getireceğiz.)
Migros Depo işçileri fiili grev, fiili direniş ve doğrudan eylem pratikleriyle sektörde biriken öfkeyi tetikledi. Eylem dalgası kısa sürede 12 ili etkiledi. Aynı zamanda sektörün bugüne kadar “sessiz” kalmış ya da büyük bir abluka altında olan A-101, BİM ve Şok’u harekete geçirdi. Birikmiş öfke dışa vurdu. Tabi ki bu pratik uzun süreli bir çalışmanın ürünü olarak doğdu. DGD-Sen yöneticileri ve Umut-Sen militanları eylemleri ilmek ilmek ördü. Neslihan arkadaş ve örgütlenme kadroları alandan çıkmış ve bilfiil yaşamlarını aynı işlerde çalışarak sürdürüyorlar. Yani gerçek manada işçilerin yoldaş ve kardeşleri.
Ahlaki olarak profesyonelliğe net bir karşı duruşları var. İşçiler onları eylem ve örgütlenmenin içinden, alandan, aynı işyerinde çalışmaktan tanıyor, güveniyor ve saygı duyuyor. Bunlar kolay elde edilmez, başlı başına emek işidir. Ayrıca güven bir kristale benzer, çok zor kazanılır ama küçücük bir hata, yanlış o kristali parça parça eder ve bir daha onarılması çok zordur. Sınıf çalışmaların bir terbiyesi, görülmeyen kuralları, kırat ölçme yöntemleri, dili, ruhu, ambiyansı, herşeyden önce samimiyeti ve ruhu vardır. DGD-Sen’liler bunu ortaya koydular. Migros depo işçileri fiili örgütlenme, fiili grev ve doğrudan eylemle sermayenin acıyan yerine vurdu.
Doğrudan eylem zaten başlı başına sermayenin stratejik yerlerine vurma ve sermayeyi felç etmeyi içerir. Yine depo işçileri muazzam bir şey yaptılar. Sınıfı uzun zamandan beri vahşice sömüren, onu kuşatan, abluka altına alan, stratejik olarak güçsüzleştiren ve kendini değersiz hissetmesine neden olan bir şebekeyi açığa çıkardılar. Alenileştirdiler. Sınıfın bunu görmesini sağladılar. Finans kapital, taşeron ağı, sarı işbirlikçi sendika, sol, “sosyalist” alandan devşirmelerin oluşturduğu bir çete, şebeke kamuoyu kadar işçiler nezdinde açığa çıktı. Sendikal alan ve yöneticilerin lümpenliği, çürümüşlüğü ve asalıklığı bir kez daha teşhir oldu. Sokağı aktif kullanan DGD-Sen’liler bir zehirli sarmaşık gibi sınıfı saran taşeron sistemini bitirmesi, haklarını söke söke almasıyla sınıfa özgüven ve güç verdiler. Migros depo işçileri bir vahşi kedi grevi pratiği olarak iz bıraktı.
Hemen arkasından gelen Polyak maden işçilerinin kitlesel ocak işgali ve özyönetim yönelimi ve özyönetim pratiğini tartıştırmalarıyla mücadeleyi bir üst aşamaya yükseltti. Kınık yürüyüşü ve fiili Kınık mitingi sınıfın ne derece bir sosyal anafor oluşturduğunu gösterdi. Yedi bin kişinin katıldığı miting kapasite itibariyle hiçbir burjuva partisinin bugüne kadar gerçekleştiremediği bir pratik olarak iz bıraktı. Başaran Aksu’nun madencilerin eyleminin Kınık’taki herkesin dikkatini çektiğini, bir düzeyde katkı verdiklerini, dayanıştıklarını ve ilçede herkesin saygısını kazandıklarını, Bağımsız Maden İş’in bir güç odağı, danışılan bir merkez haline geldiğine ilişkin sözleri ve ilçenin sosyolojisini değiştirdiğine ilişkin vurguları çok önemlidir. Emek odağı tartışmalarında yapmamız gerekenleri ve izlememiz gereken yolu gösteriyor. Ayrıca bir emek odağının ne derece toplumsal etki ve güç oluşturabileceğini aktüel olarak gösteren bir örnektir.
Dipnotlar
- D. Harvey, Yeni Emperyalizm, Sel Yayınları, 2019 ↩︎
- T. Cliff ve D. Gluckstein, Marxism and Trade Union Struggle: The General Strike of 1926, 1986 ↩︎
- M. Burawoy, Üretim Siyaseti Kapitalizm ve Sosyalizmde Fabrika Rejimleri, NotaBene Yayınları, 2015 ↩︎
- A. Negri ve M. Hardt, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, 2023 ↩︎
- R. M. Marini, Bağımlılığın Diyalektiği, Dipnot Yayınları, 2021 ↩︎

