“Geleceğin Belleği”ni Bugünden Hatırlamak

1960-80 arası tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de “büyük bir toplumsal uyanış”ın yaşandığı yıllar. Bu dönemde, sol-sosyalist hareketlerin nasıl gelişip nelerden beslendiğini, hangi çelişkileri açığa çıkarıp hareketlere hangi mekânların güç verdiği ele alan, Geleceğin Belleği Türkiye’de Sol Sosyalist Coğrafyasının Oluşumu (1960-1980)1 başlıklı akademik bir derleme çalışması, yakın bir zamanda bizlerle buluştu. 

Çalışma, on farklı yereli ele alıyor. Kitaptaki makaleler, Trakya’daki mübadelenin sosyalist yapılara etkisinden Nusaybin’deki Gundi-Bajarî farkına, bugün hâlâ ayakta durmaya çalışan Antakya’nın çok da uzak olmayan bir zamanda Gümüşgöze, Yeşilpınar, Harbiye… halkının nasıl da devrimcileştiğine, Kaypakkaya gibi önemli devrimcileri çıkaran Malatya Ören’e uzanarak, bu coğrafyaları sol-sosyalist siyasetin yarattığı ortak değerler üzerinden birbirine yakınlaştırıyor.

Kitabı derleyen, bu önemli çalışmayı sosyalist yazına kazandıran akademisyen, araştırmacı yazar Ali Ekber Doğan’la kitap üzerine söyleştik. Kitabın girişinde geçen, Enzo Traverso’nun Solun Melankolisi kitabında söylediği “toplumsal hafıza çalışması, gelecek mücadeleleri müjdelediği ölçüde, geleceğin belleği olur” ifadesinin peşine düştük.

Söyleşimize çok temel bir noktayı açarak başlayalım: Siyasal hafızayı neden önemsemeliyiz?

Sınıf mücadelesinin değişen dengeleri içinde tarih çoğunlukla para ve güç sahiplerinin gözünden yazılıyor. Emekçilere ve yoksullara “tarih” diye sunulan anlatı, genellikle egemen sermaye bloğunun milliyetçi ya da muhafazakâr hegemonik hikâyelerinden ibaret oluyor. Bu siyasal hafızanın kurgulanması/yazımı ve yeniden üretimi, gerek geniş halk kesimlerini kazanmak üzere yürütülen ideolojik mücadelenin asli bir cephesi, gerekse de mevcut tahakküm ilişkilerinin yeniden üretilip meşrulaştırılmasının başlıca araçlarından biri.

Tam da bu nedenle, hafızanın tahakküm ilişkileri lehinde kurgulanmasına karşı mücadele edenler; bu resmî anlatıların eşitsizlikleri, yoksulluğu ve sömürüyü görünmez kılan ideolojik örtüler olduğunu ısrarla vurgulamak durumundadır. Bunu yaparken de kendi mücadelelerini, bu toprakların Şeyh Bedrettin’den, Baba İshaklar’a, Pir Sultan’dan Dadaloğlu’na uzanan güçlü tarihsel isyan geleneğine bağlarlar. Böylece siyasal hafıza, egemenlerle muhalif güçler arasında, toplumun bugününü ve yarınını belirleme mücadelesinin kesintisiz bir ideolojik-kültürel çatışma alanı haline gelir. 

Günümüz Türkiye’sine baktığımızda bunun önemi daha da artıyor. 1990’ların ortalarından 2015’e kadar devletçi-milliyetçi Kemalist laiklik cephesiyle neoliberal-muhafazakâr İslamcı cephe arasında dikkate değer bir hegemonya mücadelesinin verildiği bir dönemi yaşadık. Bugünden bakıldığında, Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinin anlamlandırılması üzerine yoğunlaşan tartışmanın aslında AKP-Erdoğan iktidarının kendisini toplumsal düzlemde konsolide etmesinin de bir aracı olduğu da söylenebilir. Çözümsüz bir hegemonya krizine dönüşen bu mücadele içinde iki gücün de yıprandığını düşünüyorum. Bu durum 2021 sonrasında iyice anlaşıldı ve sonrasında göçmen karşıtlığı kampanyalarıyla başlayan ve adına “kanzi” de denilen ırkçı milliyetçi-ultra-liberal bir gençlik damarının güçlendiği bir süreç yaşandı. 2023 Genel Seçimlerinde Muharrem İnce destekçileri olarak siyaset meydanına çıkan bu kesim, 19 Mart 2025 isyanı sürecinde sokak eylemleri sırasında Erdoğan ve saray rejimi karşıtı geniş muhalif gençlik kesimini çevrelerini bölüp, parçalayan, onlarla sol-sosyalist güçler arasında duvarlar ören, bu anlamda muhalefeti ciddi biçimde felç eden etkiler yarattı. Dolayısıyla, siyasal alanda ciddi bir hegemonya krizi var. Bu krizin açtığı boşluğu -sosyal medya algoritmaları, bot hesapları, discord, darkweb gibi mahfiller üzerinden şekillenen- özel mülkiyetinden, eşitsizliklerine, emperyalist tahakkümden, neoliberal yağmaya mevcut kapitalist düzeni fanatik biçimde savunan, Talat Paşa, Enver Paşa, Nihal Atsız, Esat Oktay Yıldıran gibi toplum vicdanında yakın zamana kadar “soykırımcı, kafatasçı, işkenceci” olarak mahkum edilmiş figürleri ilahlaştırıldı. Bununla sosyalist hareketin Yılmaz Güney, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş gibi en fazla topluma mal olmuş, efsaneleşmiş figürlerini “devlet/polis düşmanı, bölücü” diye yaftalayan küresel alternatif sağın Türkiye versiyonu denebilecek bir anlayışla doldurulmaya çalışılıyor. Dolayısıyla dediğim gibi ortada açık bir hegemonya krizi var ve yine vurguladığım gibi bu boşlukta sağcı-faşist figürleri yücelten, devrimci isimleri mahkûm eden yeni bir gençlik yönelimi ortaya çıkıyor. Üstelik bu yalnızca Türkiye’ye özgü değil; İran’dan Latin Amerika’ya kadar benzer eğilimler, sosyal medya ve dijital platformların da etkisiyle küresel ölçekte yayılıyor. Bizim kuşak için bu oldukça çarpıcı. Tam da bu nedenle, Türkiye’de gençliğin kitlesel biçimde toplumsal kurtuluş mücadelesine yöneldiği dönemleri yeniden anlatmak, bunu dijital teknolojileri ve kanalları etkin biçimde kullanarak görünür kılmak, bugün acil bir sorumluluk olarak önümüzde duruyor.

Kitabın başlığı aslında bize bir uyarı ya da hatırlatma yapıyor sanki. Başlık, 1960-1980 arasındaki devrimci hareketleri, bugünün ve geleceğin devrimci hareketlerinin kurucusu olarak görüyor. Öncelikle bu kuruculuğun temel dinamiklerinden biraz bahseder misiniz?

Aslında meseleyi bu örgütlere bir “vasıf” atfetmek olarak görmüyoruz. Elbette, bunca acı boşuna çekilmedi, bedel boşuna ödenmedi. Kimisi daha az, kimisi daha fazla sosyal hafızaya işlendi. Bu anlamda hiçbir sosyal mücadele sıfırdan başlamaz. Geçmişten bugüne uzanan sınıf mücadelesi mirasından faydalanır. Bu anlamda söz konusu dönemde mücadele etmiş insanları ve örgütleri politik pratiklerine, onun arkasındaki teorik kabullerine de hakkaniyetli, tarafsız biçimde yaklaşarak anlatmaya çalışıyoruz. Onlara çok şey borçluyuz ve ürettiğimiz metinlerle naçizane bu borcu da ödemeye çalışıyoruz. Bununla birlikte, o dönemde sosyalist veyahut devrimci örgütlerin ortaya çıkmasına ve etkili hâle gelmesine zemin hazırlayan sosyal kabuk değişimini, hızlı sanayileşme, kapitalistleşme, nüfus artışı, işçileşme, kırda sınıf çatışmalarının keskinleşmesi, kırdan kente göç, kentleşme gibi belli başlı olgular temelinde ve yerelliklerden hareketle anlamaya ve ortaya koymaya özel bir önem verdiğimizi belirtmek isteriz. Yani, şurada şu örgüt varmış, şunlar şöyle güçlenmiş, şunlar şu yanlışı yapmış, bunlar haklıymış gibi alışılagelmiş dar grupçu anlatıların ötesinde Marksist anlamda nesnel ve bilimsel metinler üretmeye çalıştık. İlk kitabımızda bu konuda eleştirilebilecek metinler olduğu da söylenebilir. Bu eleştirilere ve düzeltme önerilerine de açığız. Bununla birlikte, okurlarımız, herhangi bir grup adına nostaljik bir böbürlenmeye, kendini avutmaya, bugünkü iktidar konumlarını meşrulaştırmaya ya da vicdan rahatlatmaya dönük sekter anlatıların dışında durma konusunda özel bir gayret gösterdiğimizi bilmelidir. Bu açıdan bakınca, bugüne kadar sosyalist yazında çoğunlukla örgütler, kişiler ve olaylar üzerinden anlatılan bir dönemi; yerelliklerin sosyal ve mekânsal yapısını, tarihsel birikimlerini ve o dönemde geçirdikleri dönüşümleri öne çıkararak yeniden ele almanın bu çalışmanın en özgün yanı olduğunu belirtmek isterim. Bizim derdimiz, bu anlamda o dönemin aktörlerini bugünün ya da geleceğin devrimci hareketlerinin doğrudan kurucuları ilan etmek değil. Aksine, asıl amacımız 1960’lar ve 70’lerdeki sıçramaların toplumsal ve maddi zeminini açığa çıkararak, bugünün ve yarının mücadelelerinin yeniden inşası için hem yöntemsel hem de mekânsal açıdan yol gösterici olabilecek bir birikim üretmek.

Kitabın önsözünde de belirttiğiniz üzere, 1960-80 arasındaki devrimci hareketleri “tarihsel coğrafi materyalizm” veyahut “sosyo-mekânsal maddeci bir perspektif”le ele alma fikrini biraz açar mısınız? Bununla okuyucuya nasıl bir ufuk kazandırmayı amaçladınız?


Biliyorsunuz, bir konuyu maddeci tarih anlayışıyla ele aldığımızda; sosyal sınıflar, sınıf ilişkileri ve mücadeleleri ile bunların ekonomik arka planı -örneğin sermaye birikim rejimi- gibi eksenler üzerinden bir değerlendirme yaparız. Buna eklediğimiz “coğrafi” sıfatı ise yerelliklerin özgüllüklerini ve farklılıklarını da bu değerlendirmeye diyalektik bir biçimde katmayı gerektirir. Çünkü yerelliklerin ifade ettiği mekânsallık; geçmişten taşıdığı birikimler, coğrafi konumu ya da ülke yerleşme sistemindeki yeri dolayısıyla oluşan sosyal, ekonomik, kültürel ve politik özellikleriyle, sermaye birikim süreçlerinin ve sınıf mücadelesinin o mekânda nasıl cisimleşeceğini belirleyen bir etkiye sahiptir.

Bir ortak yayın projesinin parçası olan bu kitapta, farklı yerelliklerin yazarları arasında kuramsal-dilsel ortaklık kurmak gerekiyordu. Bunun için, her metnin etrafında döneceği temel sorunsalları belirledik. Bu da doğal olarak metinlerin genel çerçevesini çizdi. Fakat okur aynı zamanda her yazarın kendine has dilini, üslubunu ve yaklaşımını da hissedecektir. Zaten mekânların farklılıklarını görünür kılmaya çalışan bir çalışmada, yazarların özgünlüklerinin önünü kesmek gibi bir şey düşünülemezdi.

Öte yandan, sosyalist ve devrimci kişi, grup ve hareketlerin yerelliklerde nasıl filizlendiğini, nasıl kök saldığını; “geleceğin belleği”ni kurma iddiasıyla yapıyorsak, kaçınılmaz olarak Marksist bir bilgi üretim-serimleme yordamına yaslanırız. Bu yüzden de konuyu, 1970’ler ve 80’lerde gelişen Marksist kentleşme, coğrafya ve mekân tartışmaları içinden, sosyo-mekânsal maddeci bir perspektifle ele alıp ortaya koymak bizim için bir tercih değil, neredeyse bir zorunluluktu. Umarım bunu layıkıyla yapabilmişizdir.

Bugünün sosyalist mücadelesine bakınca kitapta bize işaret ettiğiniz haritadan farklı bir harita görmek mümkün mü? Söz konusu dönemle, günümüz toplumsal hareketleri arasında nasıl bir süreklilik ya da kopuş görüyorsunuz? Ve bu bize ne söyler aslında? Yani bu süreklilik ya da kopuşu nasıl anlamalıyız?


Elbette bugünün sol siyaset haritasıyla 50 yıl öncesinin haritası arasında ciddi farklar var. Bu fark, aradan geçen dönemde yaşanan tarihsel kırılmaların, yenilgilerin ve yeniden yapılanmaların yarattığı derin bir asimetrinin ürünü. Bugün baktığımızda, o dönem sosyalist hareketin güçlü olduğu birçok yerin haritanın dışında kaldığını görüyoruz. Tersinden söylersek, Türkiye’nin geniş bir coğrafyasında sosyalist solun izleri ya silinmiş ya da son derece zayıflamış durumda.

Burada en belirleyici kırılma noktalarından biri kuşkusuz 12 Eylül darbesi. Devlet zoruyla atılmış bu “neşter”, yalnızca örgütsel yapıları dağıtmakla kalmadı; aynı zamanda toplumsal bağları koparan, hafızayı kesintiye uğratan derin bir yarılma yarattı. Bu süreçte sol, önemli ölçüde kırsal alanlardan koparıldı; büyük kentlerin çeperlerine, gettolaşmış ve görece “güvenli” alanlara sıkıştı. Böylece taşra, küçük şehirler ve Anadolu’nun geniş iç bölgeleri, sosyalist-devrimci siyasetin etkisinden büyük ölçüde arındırıldı.

Fakat meseleyi yalnızca bir “geri çekilme” ya da “kayboluş” olarak okumak eksik olur. Çünkü bu tablo aynı zamanda sermaye birikim rejimindeki dönüşümlerle, neoliberal yeniden yapılanmayla, sosyalist blokun çözülüşü ve işçi sınıfının tarihsel yenilgisiyle de yakından bağlantılı. Yani karşımızdaki harita, sadece siyasal bir zayıflamanın değil; sınıf ilişkilerinin, mekânsal örgütlenmenin ve toplumsal dokunun yeniden kurulmasının da bir sonucu. Bu noktada, 60’lar ve 70’lerdeki sıçramaların toplumsal ve maddi zeminini doğru kavrayarak, bugünün dağınık ve parçalı görünen mücadelelerini yeniden bütünlüklü bir hatta nasıl oturtabileceğimizi tartışmanın kritik önemde olduğunu düşünüyorum.

(Ayşe Yazıcıoğlu’nun yazdığı 68’in Kadınları isimli arşiv çalışmasından)

Kitabın yine önemli bir ayırıcı özelliklerinden biri de kadınların devrimci yapıların içerisinde neler yaptıklarını ele alması. Kadınların özneliği ve devrim mücadelesine katkısı, bugünkü kadın hareketinin de ilgilendiği bir konu; fakat yaygın olarak, kadın hareketi içerisinde devrimci yapılarla kadınların gerilimlerini öne çıkaran bir anlatı var. Kitaptaki makalelerde hem tanıklıklardan hem de anlatım dilinden kadınların devrimci mücadelenin inşasında doğrudan görev alması, çalışkanlığı ve mücadeleye inanışları öne çıkıyor. Bununla ilgili neler söylersiniz?

Kitaptaki yazarların önemli bir kısmının kadın olması, doğal olarak çalışmanın yönünü de etkiledi; yerelliklerde yaşanan sol politikleşme süreçlerinde kadınların yerini, emeğini ve ağırlığını daha görünür kılmaya dönük güçlü bir çaba ortaya çıktı. Ancak aynı zamanda şunu da gördük: Solun pek çok yerde gerilemesiyle birlikte, kadınların bu tarih içindeki varlığı da görünmezleşmiş durumda. O dönemi anlatan yazına baktığımızda, yazarlar arasında kadınların sayısının erkeklere kıyasla oldukça sınırlı kaldığı görülüyor. Mülakat süreçlerinde de benzer bir tabloyla karşılaştık: Erkekler daha kolay konuşurken, kadınların daha mesafeli durduğunu gördük. Bu, hareket içindeki gerçek ağırlıklarıyla açıkça çelişen üzücü bir durum. Bunun arkasında ise, özellikle 12 Eylül sonrasında derinleşen patriyarkal-kapitalist düzenin kadınları yeniden aile içine, annelik ve “fedakâr destekçi” rollerine sıkıştırmasının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Yine de elde ettiğimiz veriler -mülakatlar, belgeler, görseller- şunu net biçimde gösteriyor: Kadınların, o dönemin sosyalist uyanış ve yükselişinde ciddi kurucu ve taşıyıcı roller oynadığına dair bilgileri derinleştirmek adına soru havuzumuza eklemeler yaptık. Ayrıca önümüzdeki kitaplarda yer alacak metinlerde daha fazla kadın görüşmeciyle mülakat yapmış olmayı önümüze hedef koyduğumuzu da belirtmek isterim. 

Kitapla ilgili konuşulacak çok şey var elbette. Takip ettiğimiz kadarıyla söyleşilere de başladınız ve önsözde belirttiğiniz üzere devam kitaplarının da gelmesini arzu ediyorsunuz. Hem bu söyleşinin son sözü yerine hem de devam kitaplarının gelmesini temenni ederek bu kitap etrafında nasıl çalışmalar yapıyorsunuz, planlıyorsunuz?Evet, bu en az 50 yerelliğin sol politikleşme tarihini basılı ve dijital versiyonlarıyla anlatmayı hedeflediğimiz çok biçimli bir bilgi müşterekleşmesine giriştiğimizi, başta o yerelliklerdeki gençlerle, aydınlar ve dönemin tanıkları olmak üzere tüm Türkiye’ye duyurmak istiyoruz. Bu yüzden yaptığımız kitap tanıtım etkinliklerinin müstakbel yazar ve destekçilerimize ulaşmak için vesileler olarak da görüyoruz. Bugüne kadar bu arzumuza belli ölçüde ulaştığımızı da söyleyebilirim. Bugüne kadar İstanbul, Ankara, Çorlu, Tekirdağ, Ordu ve Fatsa’da düzenlediğimiz tanıtım etkinliklerini nisan ve mayıs aylarında Mersin, Adana, Mardin, Malatya, Ardahan’da sürdürmeyi düşünüyoruz. Ülkenin neresinde olursak olalım, yurdumuzdan ve halkımızdan umudu kesmemeyi göstermeyi, her zaman eşitlik, özgürlük, sosyalizm için mücadeleyi yükseltecek bir yol bulunabileceğini gösteren, geleceğin mücadeleleri için esin kaynağı ve bilgi havuzu olacak bir sosyal bellek oluşturmayı istiyoruz. Kitabımız kasımda yayımlandı ve belli bir ilgiye de mazhar oldu. Birgün, Evrensel, Cumhuriyet, Açık Radyo başta olmak üzere pek çok gazete ve yayın organında tanıtım yazıları ve söyleşiler yayımlandı. Bu sayede kitaba geniş bir ilgi de oldu. Bazı yerlerde destek olmak için toplu alımlar da oldu. Bu vesileyle yayınımıza destek veren, ilgi gösteren, dayanışan, etkinlik davetleriyle bizleri onurlandıran tüm dost ve yoldaşlara ve bu güzel röportaj için de şahsınızda El Yazmaları yayın kolektifine en içten duygularımla teşekkür ediyorum.

  1. A. E. Doğan, Geleceğin Belleği Türkiye’de Sol Siyaset Coğrafyasının Oluşumu (1960-1980), Dipnot Yayınları, 2025
    ↩︎