31 Ocak 2026 itibarıyla ABD Adalet Bakanlığı tarafından kamuoyuna servis edilen 3 milyon sayfalık yeni Jeffrey Epstein belgeleri, uluslararası kamuoyunda bir “magazinel skandal” parantezine sıkıştırılmaya çalışılsa da meselenin özü kapitalizmin gayri resmî yönetim mekanizmalarıyla doğrudan ilgilidir. Özellikle belgelerde yer alan FBI notlarının, Başkan Donald Trump’ın “İsrail tarafından ele geçirildiği” ve Epstein’ın bir Mossad ajanı olarak hareket ettiği yönündeki iddiaları, konuyu kişisel bir ahlak bunalımından çıkarıp emperyalist güçler arasındaki yapısal çatışmaların merkezine yerleştiriyor.
Epstein vakası sapkın bir milyarderler kulübü değil, finans-kapital ile istihbarat servislerinin kesişim noktasında duran bir yönetim aygıtıdır. Burjuva demokrasisinin kurumları kriz dönemlerinde işlevsizleştiğinde, egemen sınıfın fraksiyonları arasındaki denge bu tip gayri resmî ağlar ve şantaj dosyaları üzerinden kurulur.
Belgelerde Epstein’ın eski İsrail Başbakanı Ehud Barak ile olan derin bağları ve Mossad adına faaliyet yürüttüğüne dair kuvvetli emareler, siyonist lobinin ABD iç siyasetindeki tahakkümünün yalnızca “bağışlar” ve “lobi faaliyetleri” ile sınırlı olmadığını gösteriyor. Şantajın bir devlet politikası haline gelmesi, bunu bir skandal değil, burjuva devlet aygıtının bekasını sürdürmek için düzenin doğal bir dışavurumu olarak açığa çıkar.
Dosyaların ise ABD ve İsrail’in İran’a yönelik doğrudan bir askerî müdahaleyi tartıştığı bu haftada açıklanması tesadüf olarak nitelendirilemez.
FBI belgelerinde Trump’ın İsrail tarafından “ele geçirildiği” ibaresinin altının çizilmesi, ABD devlet aygıtı içindeki “ulusalcı/statükocu” kanadın, siyonist lobinin ABD’yi İran’la topyekûn bir savaşa sürükleme çabasına karşı bir karşı-hamlesi olarak okunabilir.
ABD emperyalizmi içinde bir kanat, Orta Doğu’da İsrail’in bekasını merkeze alan bir stratejiyi savunurken; diğer kanat (belki de bu dosyaları sızdıran odak), Çin ve Rusya ile süren küresel rekabette İran’la “kontrollü bir gerginliği” veya “diplomatik bir dengeyi” önceliyor. Epstein dosyaları, bu çatışmada İsrail’in elindeki kirli araçları deşifre ederek onun Washington üzerindeki baskısını kırmayı hedefleyen bir bürokratik operasyon niteliği taşıyor olabilir.
Epstein ve Tom Barrack
ABD’nin mevcut Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi olan Barrack’ın, çocuk istismarı ve fuhuş ağının mimarı Epstein ile olan yazışmaları, bir kişisel skandalın ötesinde, küresel sermaye ve emperyalist siyasetin yukarıda da sözü edilen mevcut sistemin özünün diğer bir temsilidir.
Devlet aygıtı egemen sınıfın ortak işlerini yürüten bir komiteden ibarettir. Tom Barrack figürü, bu teorik tanımın ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Lübnan kökenli bir Maruni olan, gayrimenkul ve finans dünyasında milyarlarca dolarlık fonları yöneten Barrack, Trump yönetimiyle birlikte bu “ticarî” nüfuzunu doğrudan dış politika enstrümanına dönüştürmüştür.
Epstein dosyalarında yer alan ve Barrack’a hitaben yazılan “bana çocuk fotoğrafları gönder, yüzümü güldür” içerikli e-postalar, bu sınıfsal yozlaşmanın en uç noktasıdır. Ancak asıl tehlike, bu yozlaşmanın Orta Doğu’daki siyasî kararlara nasıl tahvil edildiğidir. Barrack’ın Sykes-Picot eleştirileri üzerinden “hayırsever monarşi” modelini savunması ve bölge halklarının iradesini yok sayarak “liderlik” vurgusu yapması, emperyalizmin bölgeyi bir dizi aşiret ve “güçlü adam” yönetimine hapsetme arzusuna işaret ediyor.
Orta Doğu Politikası: Bir Lobicilik Faaliyeti Olarak Diplomasi
Barrack’ın BAE adına izinsiz lobicilik suçlamasıyla yargılanmış olması ve ardından bölgeye “özel temsilci” sıfatıyla atanması, diplomasi maskesi altında yürütülen sermaye transferlerinin bir parçasıdır.
ABD egemen sınıfı içindeki klik çatışmalarının bir sonucu olsa da, bizler için bu belgeler şu gerçeği çıplak bırakmaktadır: Orta Doğu’da “barış” veya “istikrar” vaat eden aktörler, aslında kapalı kapılar ardında insanlık dışı suç ağlarıyla örülmüş bir sistemin yürütücüleridir.
Belgelerin işaret ettiği Tom Barrack profili, bugün Ankara ve Şam hattında “yeni bir düzen” inşa etmeye çalışırken, aslında temsil ettiği sınıfın çürümüşlüğünü de bölgeye taşıyor. Orta Doğu halkları için bu isimlerin vaat ettiği tek şey, emperyalist tahakkümün altına gizlenmiş daha derin bir sömürü ve yıkımdır.
Epstein’ın “küçük kız çocuklarından oluşan fuhuş ağı” ile “uluslararası jeopolitik” arasındaki bağ, sermaye birikim sürecinin ne denli vahşi ve insanlık dışı bir zemine oturduğunu kanıtlıyor. Bu olay aynı zamanda sermaye birikim sürecinin patriyarka ile nasıl ortak ilerlediğini ve tüm bunların mümkün olabilmesi için sistemin erkek egemen olduğu gerçeğini de görmek gerekir. İşçi sınıfı ve ezilen halklar için bu dosyalar, yalnızca isim listelerinden ibaret değildir; bu, artı-değer gaspıyla semiren bir sınıfın, kendi iç iktidar kavgalarını yürütürken insan hayatını nasıl metalaştırdığının dökümüdür.
Tespit etmek gerekir ki; bu dosyaların açıklanması bir “temizlik” operasyonu değil, emperyalist piramidin tepesindeki kliklerin birbirine karşı yürüttüğü yıpratma savaşının bir parçasıdır. Bu yüzden bu dosyayı bir skandal ya da pedofili dosyası gibi bir yere sıkıştırarak düzenin doğasını gözden kaçırmamak gerekir. Ne Trump’ın “İsrail karşıtı” gösterilmesi ne de Demokratların “şeffaflık” iddiası gerçeği yansıtmıyor.

