Sermaye düzeninin doymak bilmez kâr hırsı, 2026 yılında dünyayı derin bir uçuruma sürüklüyor. Dünya, 2026 yılında çoklu krizlerin (polycrises) pençesinde kıvranıyor. ABD’de Trump’ın dönüşüyle kurumsallaşan “Donroe Doktrini”1, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya emperyalist müdahaleleri körüklerken; sağ otoriter rejimlerin beslediği patriyarka, kadın kırımını sistemli bir devlet politikasına dönüştürüyor. Krizler emekçi halkların geleceğini her zamankinden daha fazla tehdit ediyor. İşte 2026’da dünyayı, halkları ve ekolojiyi tehdit eden krizler, riskler ve gerçekler:
“DONROE DOKTRİNİ” VE HEDEFTEKİ ÜLKELER
2026 ABD’nin “işlem ve kâr” odaklı, değerlerden arınmış bir diplomasiye geçtiği yıl olarak kayıtlara geçmektedir. Donald Trump’ın Monroe Doktrini’ni kendi ismiyle harmanlayarak ilan ettiği “Donroe Doktrini”, Washington’un “arka bahçe” kavramına geri döndüğünün resmen ilanı oldu.
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun bir operasyonla kaçırılarak ABD’ye götürülmesi bu saldırganlığın sembolik zirvesi olarak kayıtlara geçti. Trump’ın açıkça tehdit ettiği diğer ülkelerse sermaye düzeninin yeni saldırılarında açık hedef olacak.
• Kolombiya: Trump, Gustavo Petro’yu “hasta bir adam” olarak niteledi ve ülkeye yönelik askerî harekâtın “kulağa hoş geldiğini” belirtti. Petro ise Kolombiya’yı savunmak için silaha sarılmaya hazır olduğunu ilan etti.
• Meksika: Uyuşturucu kartelleriyle mücadele bahanesiyle ABD askerlerinin gönderilmesi gündemde. Ayrıca Meksika Körfezi’nin adı bir kararname ile “Amerika Körfezi” olarak değiştirildi.
• Küba: Venezuela petrolünün kesilmesiyle ekonomik dar boğaza giren ada ülkesi için Trump, “Sayılı günleri var, düşecek gibi görünüyor” dedi, rejim değişikliği sinyali verdi.
• Grönland: ABD, stratejik madenler ve nadir toprak elementleri için Danimarka Krallığı’na bağlı bu adanın tamamına sahip olma isteğini sürdürüyor. Öte yandan coğrafi konumu olarak Grönland, Kuzey Kutbu üzerinden Rusya’ya en yakın kara parçalarından birisi. Washington yönetimi, Monroe Doktrini’ne dayanarak Batı Yarım Küre’yi kendi “arka bahçesi” olarak görmekte ve buradaki hakimiyetini pekiştirmek için Çin ve Rusya’nın bölgedeki varlığını tehdit olarak tanımlamakta.
60 AKTİF CEPHEDE SAVAŞLAR SÜRÜYOR
Dünyada II. Dünya Savaşı’ndan bu yana görülmemiş bir şiddet sarmalı yaşanıyor. Yaklaşık 60 aktif çatışma devam ediyor.
• Sahel (Sahra) Bölgesi: Batı Afrika’da şiddet 2026’da iyice derinleşerek güneye yayılıyor. Bölge dünyanın en aktif cihatçı savaş alanı haline geldi. Kongo Demokratik Cumhuriyeti ile Ruanda arasında gerilim Kivu bölgesine yayıldı. Mozambik’te İslamcı gruplaşmalar aktifleşti. Sahel bölgesindeyse terör örgütleri Gine Körfezi’ne doğru ilerlemeye çalışıyor. Somali’de ayrılıkçılık ve iç savaş, Orta Afrika’da ise Çad gölü çevresinde İslamcı isyanlar ve bölgesel gerilimler dikkat çekiyor.
• İran: Kitlesel protestolarla sarsılan ülkede, Tahran yönetimi halkın üzerine ateş açmaktan geri durmuyor. Morgların kapasitelerini aştığı gösterilerde binlerce can kaybının olduğu belirtiliyor. Ülkede internet ve telefon hattı tamamen kesildi. ABD’nin ülkeye müdahale tehditleri yeni bir bölgesel savaş riskini tetikliyor.
• Rusya-Ukrayna:

Rusya–Ukrayna savaşı 2026 yılında artık dördüncü yılına giriyor. Analistlerin hesaplamalarına göre, Rusya Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20’sini kontrol altında tutuyor, ancak savaş öncekinden de daha kanlı bir aşamaya girdi ve “yıpratma savaşına” dönüşmüş durumda. Rusya stratejisini siber saldırılar ve dezenformasyon üzerinden Batı’yı içeriden çökertmeye dayalı bir “hibrit savaş” üzerine kuruyor.
• Çin-Tayvan Gerilimi: Uzak Doğu’da her an patlamaya hazır bir başka emperyalist rekabet cephesi olarak beklemede.
• Suriye: Suriye’de savaştan aşamalı şekilde istikrara geçiş gözlemleniyor. Ancak HTŞ yönetimi ile SDG güçleri arasında Halep’te olduğu gibi zaman zaman çatışmalar yaşanıyor. HTŞ yönetimi ayrıca Alevi bölgelerinde yapılan katliam ve yağmaya dur demediği gibi katılım da sağlıyor. Bölge paylaşım savaşlarının ortasında ne olacağı belirsiz bir geleceğe doğru sürükleniyor.
SAVAŞ VE YOKSULLUK: ZORUNLU GÖÇLERİN KAYNAĞI
Dünyayı çepeçevre saran savaşlar, milyonlarca insanı yurdundan ediyor. Bu zorunlu göçler, emperyalist müdahalelerin ve kapitalist sömürünün kaçınılmaz bir sonucu. Göçmen halklar, sığındıkları ülkelerde hem yoksulluğun hem de otoriter yönetimlerin ırkçı politikalarının hedefi haline geliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO), 2026 raporuna göre 2025’te küresel işsizlik yüzde 4,9 ile sabit kalsa da yaklaşık 300 milyon kişi aşırı yoksulluk içinde çalıştı. Bu yıl ise 2,1 milyar kişinin sosyal korumaya, çalışma haklarına ve iş güvencesine sınırlı erişim sunan kayıt dışı işlerde çalışacağı tahmin ediliyor. Düşük gelirli ülkelerde kaydedilen son derece sınırlı ilerleme, en kötü çalışma koşullarına sahip işçilerin daha da geride kalmasına yol açıyor.
Dünya Bankası’nın yayımladığı rapora göreyse, gelişmekte olan ülkelerin dörtte biri, Covid-19 salgını öncesi olan 2019 yılına kıyasla bugün daha yoksul durumda. Raporda, kişi başına düşen gelirin hâlâ 2019 seviyesinin altında kaldığı gelişmekte olan ülkelerin önemli bir bölümünün savaşlar ve kıtlıklar yaşadığı, bunun da salgın sonrası toparlanmayı geciktirdiği vurgulandı.
EKOLOJİK YIKIMIN SONUCU: SU SİLAHA MI DÖNÜŞÜYOR?
Kapitalizmin doğayı talan eden karakteri, 2026’da iklim kaynaklı afetleri kalıcı bir risk haline getiriyor. Kasırgalar, seller ve orman yangınları sadece birer “doğa olayı” değil, sistemin ekolojik yıkımının sonuçları. Kapitalizmin doğayı meta olarak görmesinin sonucu dünya artık 2°C’lik ısınma eşiğine her zamankinden daha yakın. İklim değişikliğiyle beraber su, petrolden daha kıymetli bir stratejik silaha dönüştü. Nil Nehri gibi sistemler üzerinden filizlenen “su savaşları”, insanlığın ortak mirasının egemen güçler tarafından bir şantaj aracı olarak kullanıldığını gösteriyor. Bugün 1,8 milyar insan mutlak su kıtlığıyla karşı karşıya.
PATRİYARKA CAN ALMAYA DEVAM EDİYOR
Dünyayı tehdit eden en büyük risklerden biri de otoriter ve sağ yönetimlerin elinde yükselen patriyarkal şiddet olarak öne çıkıyor. 2025 yılının Türkiye’de “Aile Yılı” ilan edilmesi, kadını kamusal alandan çekip eve hapseden ve şiddeti “aile içi mesele” diyerek üzerini örten politikaların bir parçası haline geldi. TKDF verilerine göre 2025 yılında en az 391 kadın erkekler tarafından katledildi, 94 kadın ölümü ise şüpheli olarak kayıtlara geçti.
DİJİTAL ŞİDDET: KONTROL VE TAHAKKÜMÜN YENİ ARACI
Kapitalizmin teknolojik imkanları da patriyarkanın hizmetini görüyor.
Türkiye’de kadınların yüzde 51’i dijital ortamlarda taciz mesajlarına maruz kalıyor, yüzde 46’sı ise ısrarlı takibe (stalk) uğramakta. Dijital şiddet, kadınların toplumsal hayata katılımını engelliyor ve onları sürekli bir denetim altında tutmak için kullanılan yeni bir tahakküm biçimi olarak kullanılıyor.
BARBARLIĞA KARŞI ÖRGÜTLÜ DİRENİŞ
2026 yılı gösteriyor ki; kapitalizm sadece ekonomik bir kriz değil, insana, doğaya ve kadına yönelik topyekûn bir imha operasyonu yürütmekte. Emperyalist müdahalelere, su savaşlarına ve patriyarkal şiddete karşı halkların örgütlü dayanışması dışında bir çıkış yolu bulunmuyor.
- Birçok gözlemci, ABD’nin yeni yaklaşımını “Donroe Doktrini” olarak adlandırmaya başladı ; bu terim, Ocak ayında New York Post’un kapağında yer aldı ve 19. yüzyıldan kalma bir fikrin Trumpvari bir yorumu olarak nitelendiriliyor. ↩︎

