Tahran’dan Karakas’a Küresel Hegemonya Mücadelesi

28 Aralık 2025’te İran İslam Cumhuriyeti’nde patlak veren kitlesel protestolara Trump’ın müdahale tehdidi ve hemen akabinde, 3 Ocak 2026’da Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ABD tarafından kaçırılması, birlikte düşünülmesi gereken iki tarihi olaydır. Bu iki kritik gelişme, Washington’ın küresel hegemonya mücadelesinde en büyük rakibi olan Çin’i yalnızlaştırma, enerji tedarik yollarını kesme ve İran’ın nükleer güce ulaşmasını engelleme stratejisinin koordineli hamleleridir. İran sadece bölgesel bir güç değil, Rusya’nın güney kanadını koruyan ve Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi[1] için vazgeçilmez bir bileşen. Bu nedenle İran’a yönelik savaşı, aslında Moskova ve Pekin’e karşı açılmış bir ilk cephe olarak düşünebiliriz.

İran’ın Jeopolitik Önemi

İran, kuzeyde Hazar Denizi üzerinden Rusya ve Orta Asya’ya, güneyde ise Basra Körfezi ve Umman Körfezi üzerinden Hint Okyanusu’na açılan coğrafi bir köprüdür. İran jeopolitiğinin en somut ve dünyayı rehin alma potansiyeline sahip unsuru ise Hürmüz Boğazı’dır. Basra Körfezi’ni Umman Körfezi’ne bağlayan bu dar geçit, dünya enerji ticaretinin bel kemiğidir. 2024 verilerine göre, her gün yaklaşık 20 milyon varil ham petrol ve petrol ürünü bu boğazdan geçiyor. Bu miktar dünya petrol tüketiminin yaklaşık yüzde 20’sine tekabül ediyor.[2] Uluslararası Kuzey-Güney Taşımacılık Koridoru (INSTC), Rusya’yı İran üzerinden Hindistan’a bağlayarak Süveyş Kanalı’na alternatif, daha kısa ve ucuz bir rota sunuyor. İran, Venezuela ve Suudi Arabistan’dan sonra dünyanın en büyük 3. kanıtlanmış petrol rezervine (yaklaşık 209 milyar varil), Rusya’dan sonra ise dünyanın en büyük 2. kanıtlanmış doğalgaz rezervine sahip (yaklaşık 34 trilyon metreküp)[3]

İran’ın Rusya ve Çin İçin Önemi

İran, Rusya için sıcak denizlere inen bir yol. Ukrayna savaşı sonrası Batı sisteminden izole olan Rusya için İran üzerinden geçen Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru (INSTC), hayati bir soluk borusu. Bu koridor, Rusya’yı doğrudan Hint Okyanusu’na bağlayan tek kara köprüsü. Baltık Denizi ve Karadeniz/Boğazlar hattında NATO baskısı altında olan Rusya, INSTC sayesinde, Batı kontrolü dışında bir ticaret rotasına kavuşuyor. Bu bağlamda İran’ın istikrarı, Rusya’nın küresel ticarete erişimi ve güney sınırlarının güvenliği ile eşdeğer.

Çin, enerji ithalatının büyük kısmını deniz yoluyla yapıyor ve bu rotalar ABD Donanması’nın potansiyel ablukası altında. Malakka İkilemi olarak bilinen bu stratejik kırılganlığı aşmak için Çin, İran üzerinden geçen kara koridorlarına muhtaçtır. İran, Pekin’e, Tayvan Boğazı’ndan Akdeniz’e kadar uzanan ABD kontrolündeki deniz yollarını baypas etme imkânı sunuyor. İran’ın düşmesi veya ABD yanlısı bir yönetimin eline geçmesi, Çin’in enerji güvenliğinin doğrudan tehdit altına girmesi ve Kuşak-Yol’un batı kanadının çökmesi anlamına gelecektir. Bu nedenle Trump’ın İran’a müdahale tehdidi ve Venezuela’daki darbe girişimi, Çin’i yalnızlaştırma stratejisinin bir parçası olarak okunmalıdır.

Petrol, Yoksulluk ve Yolsuzluk

İran ekonomisi, on yıllardır süregelen uluslararası yaptırımlar ve yapısal sorunların birikimiyle 2025 yılı sonunda tarihinin kırılma noktalarından birini yaşadı. 28 Aralık 2025 tarihinde doların 1,5 milyon riyal gibi rekor bir seviyeye ulaşması, İran ekonomisinde hiperenflasyon etkisi yaratan büyük bir şok meydana getirdi. Bu kur şoku, İran hane halkının satın alma gücünü neredeyse bir gecede buharlaştırdı. İran İstatistik Merkezi’nin (SCI) açıkladığı resmi verilere göre, Aralık 2025 sonu itibarıyle yıllık enflasyon yüzde 52,6.[4] Halkın günlük yaşamını doğrudan etkileyen gıda, içecek ve tütün grubundaki enflasyon oranı daha yüksek. Temel gıda ürünlerindeki bu denli sert fiyat artışları, toplumun en kırılgan kesimlerini açlık riskiyle karşı karşıya bırakmış ve ekonomik çaresizliği sokağa dökülme noktasına getirmiştir. Sadece aralık ayında kaydedilen yüzde 4,2’lik aylık enflasyon artışı, fiyat istikrarının tamamen kaybolduğunun göstergesi. Döviz kurlarındaki her artış, ithalata bağımlı olan İran ekonomisini felç etmeye devam ediyor.

İran toplumu, Orta Doğu’nun en yüksek politik bilince ve eylemlilik kapasitesine sahip halklarından biri. Tarihsel süreç içerisinde 1999 öğrenci ayaklanmalarından, Yeşil Hareket’e, Kanlı Kasım’dan (2019) Mahsa Amini Protestoları’na (2022) kadar uzanan direniş geleneği, İran halklarının direnişçi karakterini kanıtlıyor. 28 Aralık 2025 protestolarını öncekilerden ayıran en temel özellik ise rejimin geleneksel müttefiki ve finansal omurgası olan Bazariler[5] sınıfının bu kez rejimin karşısında konumlanmasıdır. Ekonomik çaresizlik, ticari hayatı sürdürülemez hâle getirmiş ve Bazariler rejime karşı bir grev dalgası başlatmaya itmiştir. Ticari merkezlerde başlayan bu grevler, hızla Tahran, İsfahan, Meşhed gibi metropollere yayılarak rejim karşıtı kitlesel gösterilere dönüşmüştür. İran resmî kaynaklarının 3 bin 177 kişinin hayatını kaybettiğini doğruladığı bu olaylar,[6] İslam Cumhuriyeti’nin iç meşruiyeti açısından 1979’dan bu yana karşılaşılan en ciddi tehdit. Bazarilerin desteğini çekmesi, rejimin toplumsal tabanında onarılması güç bir çatlak oluşturdu.

Protestoların ölçeği, elbette yalnızca anlık bir kur şokuyla açıklanamaz. Bu durum, 2012’den beri sistematik olarak uygulanan, 2018’de ABD’nin “Maksimum Baskı” politikasıyla zirveye çıkan ve 2025 itibariyle ülkeyi boğulma noktasına getiren ağır uluslararası yaptırımların kümülatif sonucu. İran, dünyanın en zengin hidrokarbon rezervlerine sahip ülkelerinden biri olmasına rağmen, Venezuela örneğinde olduğu gibi, bu zenginliği refaha dönüştüremiyor. Uluslararası bankacılık sisteminden (SWIFT) dışlanma, petro-dolar akışının kesilmesi, teknoloji transferinin engellenmesi ve egemen sınıfın rant, yolsuzluk ve rüşvet eğilimleri İran’ı verimsiz bir ekonomiye mahkûm ediyor. ABD yaptırımları nedeniyle resmî kanallardan petrol satışı imkânsız hâle gelen İran, ticaretini büyük ölçüde Rusya ve özellikle Çin üzerine kurguluyor. İran petrol ihracatının yüzde 90’ından fazlası Çin ile gerçekleştiriliyor.[7] İran petrolünün alıcısı Çin devleti veya büyük kamu şirketleri (Sinopec, CNPC) değil. ABD yaptırımlarından çekinen bu devler yerine, risk alabilen Shandong bölgesindeki bağımsız rafineriler devreye giriyor. Bu rafineriler, İran petrolünü işleyerek Çin’in iç pazarına sunuyor ve Pekin’in enerji güvenliğine kritik bir katkı sağlıyor. Petrolün İran limanlarından Çin rafinerilerine ulaşması, gölge filo tankerleri ile sağlanıyor. Bu karmaşık operasyonun ve yaptırım riskinin bedeli ise ağır. Çinli alıcılar, bu riskleri satın aldıkları gerekçesiyle İran’dan piyasa fiyatının çok altında, derin iskontolarla alım yapıyor. Hatırlarsanız Türkiye’de 2016’da Rıza Sarraf ve Halkbankası olayı geniş yankı bulmuştu. İran’ın sattığı petrol ve doğalgaz gelirleri, ambargo nedeniyle doğrudan ülkeye sokulamıyordu. Sarraf, bu parayı gıda ticareti yapılmış gibi göstererek uluslararası bankacılık sistemi üzerinden dolaştırıp İran’a ulaştırmıştı.

Sonuç olarak İran, stratejik kaynağını satıyor ancak hak ettiği gelirin önemli bir kısmından feragat etmek zorunda kalıyor. Öte yandan, dünyanın en büyük ikinci doğalgaz rezervine sahip olan İran, bu potansiyelini ihracata dönüştürmekte başarısız. Yaptırımlar, İran’ın doğalgazı sıvılaştırıp (LNG) gemilerle uzak pazarlara (Çin, Avrupa) satmasını sağlayacak tesisleri kurmasını engellemiştir. İran, gazını sadece boru hatlarıyla komşularına (Türkiye, Irak) satabilen, kendi coğrafyasına hapsolmuş bir enerji devi konumunda.  

ABD-İsrail Kıskacında İran

2025 Ocak ayında Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü, Washington’ın İran politikasında daha sert bir değişimi beraberinde getirdi. İran’ı yalnızca ekonomik yaptırımlar değil, aynı zamanda nükleer programına yönelik bir ültimatomu da içeren yaptırımlar bekliyordu. ABD ve İsrail, İran’ın nükleer programını durdurmak için 2025 baharında Umman’da bir diplomasi masası kurdu. Uluslararası kamuoyuna ve Körfez müttefiklerine “Savaşı önlemek için her yolu denedik” mesajı verilirken, arka planda Washington ve Tel Aviv, askerî lojistiği ve mühimmat stoklarını tamamladı. Umman’daki masada ABD, sadece nükleer programı değil, İran’ın savunma doktrinini tamamen çökertmeyi hedefleyen maddeler dayattı. Görüşmelerin tıkanmasına yol açan ve İran aleyhine olan bu şartlar şunlardır: İran’ın sadece nükleer başlık taşıma kapasitesi değil, konvansiyonel balistik füze envanterinin tamamı müzakere konusu yapıldı. 2000 km menzil üzerindeki tüm füzelerin imhası ve Ar-Ge çalışmalarının durdurulması şart koşuldu. Tahran’ın Hizbullah, Hamas ve Husilere sağladığı finansal ve askerî desteği derhal kestiğini kanıtlaması ve bu grupların silah bırakması şartı getirildi. Hemen ardından, 13 Haziran 2025’te İsrail, tarihinin en kapsamlı hava harekâtı olan Yükselen Aslan operasyonunu başladı. Operasyon kapsamında İsrail savaş uçakları; başkent Tahran’daki komuta merkezlerini, Tebriz’deki askerî üsleri, İsfahan’daki kritik Natanz nükleer tesisini ve Loristan ile Kirmanşah’taki yeraltı ‘füze şehirleri’ni[8] hedef alındı. Saldırılarda çok sayıda üst düzey İranlı komutan ve nükleer bilim insanı öldürüldü. İran ise Gerçek Vaad-3 operasyonuyla yanıt verdi. Yüzlerce balistik ve hipersonik füzenin ateşlendiği bu karşı saldırı, İsrail’in Demir Kubbe ve Davud Sapanı gibi hava savunma sistemlerini işlevsiz hâle getirmeyi başardı. İsrail hava savunması, füzelerin yüzde 90’ını imha etse de, İran füzelerinin yüzde 10’luk kısmı savunma kalkanını delebildi. İsrail beklemediği bu karşı hamle ve füze stoklarının erimesi üzerine ABD, B-2 Spirit hayalet bombardıman uçaklarıyla devreye girmiş ve İran’ın nükleer sığınaklarını vurdu. Savaş 12. günün sonunda fiilen bitmişti. İran’da 4100 kişi ölürken, İsrail’de 1200 kişi ölmüştü. Savaş sonrası İran’ın askerî harcamalara yüklenmesi, rejim için stratejik bir zorunluluk, ancak ekonomik bir intihar olmuştur. Gerçek Vaad-3 operasyonunda yüzlerce füze atıldığı için envanter kritik seviyenin altına inmiştir. Rejim, acilen füze ve İHA stoklarını doldurmaya çalışmıştır. Ekmek ve silah ikileminde, silah seçilmiştir. 28 Aralık’taki protestolardaki öfke, sadece özgürlük talebi değil, aynı zamanda ekonomik açlıktır. “Füzeye değil, ekmeğe ihtiyacımız var” veya “Gazze’ye değil, İran’a harca” sloganları, bu harcama politikasının doğrudan bir sonucudur.

2025 Sonlarına doğru ise Netanyahu elinde İran dosyası ile Trump ile tekrardan görüştü. İran’a yeniden saldırılar gündeme getirildi. 28 Aralık’ta İran sokaklarına yayılan kitlesel protestolar, Washington ve Tel Aviv için bir velinimet hâline geldi. Ekonomik kriz ve özgürlük talepleriyle başlayan gösteriler, kısa sürede rejim karşıtı bir ayaklanmaya dönüştü.  ABD ve İsrail emperyalizmi saldırganlıklarına kılıf bularak insan haklarını savundu. Daha önce İran’ı nükleer tehdit olarak tanımlayan Trump yönetimi, şimdi onu kendi halkını katleden zalim rejim olarak hedef göstermeye başladı. ABD’nin bu süreçteki tutumu, saldırganlık ve ihtiyat arasında gidip gelen karmaşık bir çizgide oldu. Trump, İran’daki protestocuların öldürülmesi hâlinde çok güçlü bir saldırı yapacağı tehdidinde bulunmuş, ancak daha sonra İran’ın planlanan idamları iptal ettiği iddiasıyla geri adım attığını söyledi. Bu durum, Trump’ın bir yandan baskıyı sürdürmek isterken, diğer yandan maliyetli bir Orta Doğu savaşına sürüklenmekten kaçınan Önce Amerika Doktrini’yle uyumludur. Ancak söylemdeki bu gelgitlere rağmen, sahadaki askerî gerçeklik ABD’nin savaşa hazırlandığını gösteriyor. ABD ordusu, bölgedeki varlığını hızla tahkim ediyor Bu bağlamda Abraham Lincoln Uçak Gemisi Görev Grubu, Hint Okyanusu’ndan Basra Körfezi’ne (CENTCOM sorumluluk sahası) kaydırıldı. Üç filo F-15E Strike Eagle savaş uçağı ileri hatlara konuşlandırıldı, KC-135 ve C-17 lojistik uçuşları artırıldı. Patriot ve THAAD hava savunma sistemlerinin bölgeye sevkiyatı hızlandı.

Beyaz Saray Sözcüsü Leavitt 12 Ocak’ta, İran için gerekli görüldüğü takdirde askerî seçenekleri kullanmaktan çekinmeyeceklerini açıkladı. Buna paralel olarak İranlı diplomatların Avrupa Parlamentosu’na girişi yasaklanırken, Tahran’ı ekonomik olarak yalnızlaştırma politikası da sürüyor. Trump, İran ile ticaret yapan her ülkenin, ABD ile gerçekleştirdiği ticarî işlemlerde yüzde 25 oranında gümrük vergisi ödeyeceğini duyurdu. ABD’nin bu hamlelerdeki temel hedefi, İran rejimine Caracas tarzı bir darbe indirmek ve Hamaney’in devrilmesi veya öldürülmesiyle sonuçlanacak bir liderlik değişimini zorlamaktır. Tıpkı Venezuela’da yapıldığı gibi, İran’ın gölge filosu da hedef tahtasına oturtulabilir. Petrol ticaretinin durdurulması, Tahran’ı ekonomik olarak çökme noktasına getirebilir.

İçerideki Durum

İçerideki durum ise Tudeh Partisi’nin 15 Ocak 2026 tarihli “İran Yıkıcı Dönüşümlerin Eşiğinde” bildirisiyle netlik kazanıyor. Bildiri, rejimin çöküşü ile emperyalist müdahale arasına sıkışmış bir halk gerçeğini ortaya koyuyor. Rejimin iddia ettiğinin aksine, ayaklanmaların sebebi dış mihraklar değil; derinleşen yoksulluk, yolsuzluk ve rejimin uyguladığı neoliberal ekonomi politikalarıdır. “Velayet-i Fakih”[9] rejimi, kriz yönetme kapasitesini ve meşruiyetini tamamen yitirmiştir. Ancak oluşan otorite boşluğu, ABD, İsrail ve monarşist gruplar tarafından ülkeyi parçalamak için bir fırsat olarak kullanılıyor. İran’ın bir yanda tam boy diktatörlük, diğer yanda dış müdahale arasında sıkıştığı bu tarihsel kavşakta tek çıkış yolunu gösteriyor: Askerî darbe veya Amerikan müdahalesi değil; tüm ilerici güçlerin “Ulusal Demokratik Cephe” çatısı altında birleşerek rejimi halk gücüyle değiştirmesi.[10] İranlı muhalifler (Tudeh), rejimin değişmesini istemekle birlikte, bu değişimin ABD tanklarıyla veya ajanlarıyla değil, İran halkının kendi dinamikleriyle gerçekleşmesi gerektiğini savunarak, ülkenin parçalanması tehlikesine karşı uyarıda bulunuyor.

Sonuç

Küresel perspektiften bakıldığında İran’daki durum, ABD’nin Çin’in yükselişini durdurma stratejisinin doğrudan bir sonucudur. Trump yönetiminin İran’a yönelik tehditleri ile 3 Ocak’taki Venezuela müdahalesi birbirinden bağımsız olaylar değildir; aksine, Pekin’in enerji güvenliğini hedef alan koordineli bir saldırıdır. Hem İran hem de Venezuela (idi), Çin’in enerji ihtiyacını karşılayan ve ABD hegemonyasına direnen kilit müttefiklerdir. ABD, bu rejimleri devirerek Çin’i yalnızlaştırmayı hedefliyor. Çin ve İran liderliğindeki çok kutuplu vizyon, tarihinin en kritik sınavını veriyor. İran; Rusya, Çin, Venezuela (idi) ve Direniş Ekseni (Filistin, Lübnan, Irak ve Yemen) ile kurduğu ağ sayesinde, ABD hegemonyasına karşı ön cephe niteliğindedir. İran’ın düşmesi, bu bloğun darbe alması anlamına gelecektir. Ama İran’ın vekil güç ağı, olası bir savaşta cepheyi sadece Orta Doğu ile sınırlı tutmayıp, Aden Körfezi’nden Nijerya içlerine kadar genişletebilecek bir erişim gücüne sahiptir.


[1] Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Xinping tarafından 2013 yılında duyurulan, Asya, Avrupa ve Afrika’yı birbirine bağlamayı hedefleyen küresel bir kalkınma ve altyapı projesidir.

[2] U.S. Energy Information Administration. (2025, June 24). The Strait of Hormuz is the world’s most important oil transit chokepoint. https://www.eia.gov/todayinenergy/detail.php?id=65504

[3] U.S. Energy Information Administration. (2024). Country analysis executive summary: Iran. https://www.eia.gov/international/analysis/country/IRN

[4] Statistical Center of Iran. (2025, December 27). Consumer price index in Azar 1404. https://www.amar.org.ir/english

[5] Bazariler; büyük tüccarlar, toptancılar, atölye sahipleri ve esnaflardan oluşur. Ancak onları Batı tarzı modern burjuvaziden ayıran temel fark, “Geleneksel” olmalarıdır. Kültürel kodları, yaşam tarzları ve dünya görüşleri modernleşmeci devlet elitlerinden ziyade, halkın muhafazakâr tabanına yakındır. Bkz: “Bazaari,” Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/Bazaari.

[6] Anadolu Ajansı. (2026). İran, ülkedeki olaylarda 3 bin 117 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/iran-ulkedeki-olaylarda-3-bin-117-kisinin-hayatini-kaybettigini-duyurdu-/3807031

[7] Atlantic Council. (2024, March 28). The axis of evasion: Behind China’s oil trade with Iran and Russia. https://www.atlanticcouncil.org/blogs/new-atlanticist/the-axis-of-evasion-behind-chinas-oil-trade-with-iran-and-russia/

[8] Dağların derinliklerine oyulmuş, yeraltı balistik füze ve İHA üslerini tanımlamak için kullanılan askeri bir terimdir. Düşmanın ilk saldırısında İran’ın füze envanterini yok etmesini imkansız kılmayı amaçlar.

[9] Şii inancına göre: İmam Mehdi gelene kadar, dini kuralları en iyi bilen, en adil din adamı (Fakih), onun yerine vekâleten ülkeyi tam yetkiyle yönetmelidir.

[10] Tudeh Party of Iran. (2026, January 15). The Tudeh Party of Iran: Iran on the brink of potentially devastating transformations – The urgent need for immediate action to save the country from dictatorship. https://www.tudehpartyiran.org/en/2026/01/15/the-tudeh-party-of-iran-iran-on-the-brink-of-potentially-devastating-transformations-the-urgent-need-for-immediate-action-to-save-the-country-from-dictatorship/