Bugün, 2026 yılı itibarıyla Ukrayna, İran ve Grönland krizleri üzerinden NATO’nun nasıl devasa bir pazar ve siyasi şantaj sahasına dönüştüğüne tanıklık ediyoruz. Peki, ittifak bu noktaya nasıl geldi? Bu sorunun cevabını bulmak ve bugünkü krizlerin temelini anlamak için her şeyin değişmeye başladığı 2000’lerin başına dönmemiz gerekiyor.
2000’lerin başı NATO için tam bir kırılma anıydı. İttifak, o güne dek alıştığımız klasik savunma sınırlarını aşıp gözünü küresel terör ve kriz yönetimi gibi yeni tehditlere dikmişti. Ardından 11 Eylül saldırıları yaşandı ve tarihte ilk kez meşhur 5. madde devreye girdi. Bu olay NATO’nun rotasını baştan aşağı değiştirdi; artık sadece kendi bölgelerine değil, Afganistan gibi çok daha uzak coğrafyalara odaklanıp buralarda aktif görevler almaya başladılar.
Yaşanan bu büyük değişim, 2010 yılındaki Lizbon Zirvesi’nde resmiyete döküldü. NATO’ya; kolektif savunma, kriz yönetimi ve iş birliğine dayalı güvenlik şeklinde üç ana görev veren yeni bir strateji belgesi kabul edildi. O dönem herkes Avrupa ve çevresinde kalıcı barışın sağlandığına inanıyordu. Kimsenin NATO topraklarına eski usul bir askeri saldırı yapılacağına dair bir beklentisi yoktu. Rusya bile bir tehdit olarak görülmüyor; tehlikeli bir güçten ziyade, anlaşılabilecek sıradan bir komşu olarak kabul ediliyordu. Hatta ilişkileri geliştirmek için NATO-Rusya Konseyi bile kurulmuştu.
Ancak bu sahte rahatlık hali, Avrupa ülkelerinde ister istemez derin bir rehavet yarattı. Savunma bütçelerinde ciddi kesintilere gidildi ve harcamalar milli gelirin yüzde 2’sinin altına düştü. Birçok ülke zorunlu askerliği tamamen kaldırdı. Devasa ordular beslemek yerine; siber güvenlik, terörle mücadele veya deniz korsanlığı gibi yeni meselelere odaklanıp, daha küçük ve hafif birliklerle operasyon yapmaya başladılar. Fakat bu barış döneminin sonradan çok ağır bir faturası oldu. Avrupa’nın savunma sanayisi adeta durma noktasına geldi. Avrupa derin uykusundayken, kıtanın güvenliğini on yıllardır fiilen sırtlayan ABD cephesinde de dengeler sarsılıyordu. 11 Eylül sonrası girişilen yıpratıcı müdahaleler, küresel ekonomideki dalgalanmalar ve çok kutuplu dünyanın ayak sesleriyle birlikte, tek kutuplu Amerikan hegemonyası yapısal bir krize girmeye başlamıştı. Kendi sınırlarına ve limitlerine dayanan Washington, artık dünyanın ve Avrupa’nın koşulsuz koruyucusu olma rolünü sorguluyor, müttefiklerinden maliyetleri paylaşmalarını talep ediyordu. İşte ittifakı bugünkü krizlerde zayıf düşüren ve bir pazarlık masasına çeviren şey; Avrupa’nın silah bırakması ile ABD’nin güç kaybetmesinin aynı döneme denk gelmesiydi.
Rusya-Ukrayna Savaşı
Yukarıda bahsi geçen iyimser atmosfer 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesiyle bozuldu. Bunun hemen ardından Galler Zirvesi gerçekleşti ve zirvede üye devletler savunma bütçelerini artırma sözü verdiler. Amaç, bu harcamaları bir yıl içinde ulusal gelirin yüzde 2’sine çıkarmaktı.1
Gerçek deprem ise 24 Şubat 2022’de yaşandı. Rusya Ukrayna’ya topyekün bir saldırı başlattı. Evet, savaş Avrupa kıtasına geri dönmüştü. 2010’un tüm rahatlığı ve iyimserliği kalıcı olarak çöktü. Bunun ardından Haziran 2022’de Madrid Zirvesi toplandı. Orada yeni bir Stratejik Konsept kabul edildi.2 Avrupa, Soğuk Savaş’tan bu yana ilk kez büyük bir savaş gerçeğiyle karşı karşıyaydı. Bu nedenle NATO rotasını değiştirdi. İttifakın yeni ve güçlü odağı caydırıcılık ve savunma oldu.
Yeni belge, NATO’nun Rusya’ya yaklaşımını tamamen değiştirdi. Rusya artık müttefikler için en önemli ve doğrudan tehdit olarak tanımlandı. Bu konseptin bir diğer ilk’i de Çin üzerine oldu. NATO tarihinde ilk defa Çin’in yükselişi resmi kayıtlara bir sorun olarak girdi. Çin’in Avrupa-Atlantik güvenliğinde yarattığı sistemik zorluklara dikkat çekildi. Bu sebeple Hint-Pasifik bölgesiyle ilişkilerin güçlendirilmesi gerektiği özellikle vurgulandı.

ABD Stratejisinin Değişimi
2022 Madrid Zirvesi büyük bir birlik ve kararlılıkla damgasını vurmuştu. Ancak 2026’ya gelindiğinde bu ruh kaybolmuştu. Birlik ve kararlılık ruhu yerini derin bir anlaşmazlık ve yapısal bir ayrılık almıştı. İttifak içinde güvensizlik iklimi giderek yaygınlaşmıştı. Bu değişimin ana nedeni Washington’du. ABD’nin küresel öncelikleri hızla değişmişti. ABD, NATO’nun olağan işleyişini bozdu ve masaya yeni gerçekler getirdi. ABD artık tamamen Asya-Pasifik ve Orta Doğu’ya odaklanmıştı. Çin ile rekabet etmeye, İran’ı dengelemeye ve İsrail’i desteklemeye yoğunlaşmıştı. Ancak Avrupa, Rusya’yı hâlâ en büyük tehdit olarak görüyordu. Doğu kanadındaki güvenlik zaafları Avrupa’nın tek ana gündemiydi. Bu, ittifak içindeki tehdit algılarında tam bir ayrışmaya yol açtı.
2026’da ABD yeni bir Ulusal Savunma Stratejisi yayınladı. Bu belge, meydana gelen değişimi resmileştirdi. Belgeye göre, Avrupa ve NATO’nun doğu kanadı artık ABD için bir öncelik değildi. Bu bölgeler ikincil cepheler olarak sınıflandırıldı. Amerikan koruması artık garanti değildi. ABD, koşullu bir destek modeli getiriyor, Avrupa’nın kendi bölgesel liderliğini üstlenmesini, askeri gücünü artırmasını ve savunma maliyetlerini kendi cebinden karşılamasını talep ediyordu. Soğuk Savaş’tan beri süregelen birleşik ve koşulsuz savunma mekanizması çöktü. ABD’nin koruyucu şemsiyesi, siyasi tavizlerle kiralanabilen bir şey haline geldi. Bu süreçte Donald Trump yeniden ABD Başkanı seçildi. Bununla birlikte Washington’un Ukrayna’ya yaptığı yardımlar kesildi. Milyarlarca dolarlık askeri ve sivil destek bir anda durdu. Trump ve Savunma Bakanı Pete Hegseth oldukça netti. Bu savaşın ABD’yi doğrudan tehdit etmediğini söylediler. Tehdit esas olarak Avrupa’nın kapısındaydı. Bu yüzden Ukrayna’nın devasa masrafını artık tamamen Avrupa ödemeliydi.
Avrupa bu krizde ilk büyük askeri sınavını verdi. Çekya öncülüğünde bir mühimmat hamlesi başlatıldı. Dünyanın dört bir yanından mermi arandı. 2025’e kadar 4.4 milyon topçu mermisi satın alınıp Ukrayna’ya teslim edildi. Birleşik Krallık ve Letonya da boş durmadı. Birlikte bir İHA Koalisyonu kurdular. Sadece 2025 yılında bu projeye 2.75 milyar Euro fon ayırdılar.
Fakat, tüm bu dev çabalar yine de yetersiz kaldı. Gelişmiş hava savunma sistemleri ve uzun menzilli füzelerde Amerika’nın yeri doldurulamadı. ABD yardımı kestiğinde, Ukrayna’nın hava savunması çökme noktasına gelmişti. NATO daha sonra yeni, yaratıcı ancak tartışmalı bir çözüm buldu: PURL (Ukrayna Öncelikli İhtiyaçlar Listesi). Avrupa ülkeleri ve diğer müttefikler paralarını bir araya getirdi. Bu para, Ukrayna için Amerikan silahları (Patriot, HIMARS, vb.) satın almak için kullanıldı.
Buna göre, NATO komutanları Ukrayna’nın en acil ihtiyaçlarını belirliyor, ardından müttefikler maliyeti kendi aralarında paylaşıyor. Para doğrudan Amerikan silah şirketlerine (Lockheed Martin, Raytheon) ödeniyor ve NATO, silahların Ukrayna’ya teslimatını organize ediyor. Bu koşulda Washington tek bir dolar bile harcamıyor. Böylece milyarlarca dolar Avrupa’dan Amerikan silah endüstrisine doğru aktı. Trump bunu büyük bir başarı olarak görüyor ve Avrupalıların sonunda bedavadan yararlanmayı bırakıp faturayı ödemeye başladığını söylüyor.
Diğer yandan Avrupa için durum oldukça trajik. Ülkeler savunma bütçelerini rekor seviyelere çıkardı. Ancak paranın büyük bir kısmı hâlâ ABD’ye gidiyor. Bu, Avrupa’nın kendi savunma sanayisini kurma ve bağımsız olma hayallerine büyük bir darbe vuruyor. Bu konuda Avrupa içinde de büyük bir görüş ayrılığı var. Fransa, PURL’ye şiddetle karşı çıkıyor ve bunun Avrupa’yı Amerika’nın kalıcı bir müşterisi haline getireceğini savunuyor.
Grönland Krizi
Donald Trump, ilk başkanlık döneminde Grönland’ı satın almaktan bahsetmişti. Trump, Kuzey Kutbu’nda devasa bir stratejik öneme sahip Danimarka toprağını ilhak etmeyi kafaya koydu. Hatta Aralık 2025’te, adayı almak için askeri güç kullanabileceğini bile ima etti. Gerekçesi ise Rusya ve Çin’in bölgedeki artan etkisiydi. Trump’a göre Danimarka adayı koruyamıyordu. İşin içine şantaj da girdi. Trump, bu planına destek vermeyen sekiz Avrupa ülkesini yüzde 25’lik gümrük vergileriyle tehdit etti.
Avrupa ülkeleri, normalde kendilerini dış tehditlerden koruması gereken ABD’ye karşı savunma pozisyonuna geçti. Danimarka’nın öncülüğünde Ocak 2026’da Arktik Dayanıklılık Operasyonu başlatıldı. ABD’nin Grönland’a yönelik olası bir askeri müdahalesini engellemek isteyen pek çok Avrupa ülkesi, bölgeye özel kuvvetler ve askeri birlikler sevk ederek Danimarka’ya destek verdi. Bu ciddi askeri yığınak karşısında Donald Trump, bölgedeki kızaklı köpekleri hedef alan alaycı açıklamalar yapmayı tercih etti. Avrupa Birliği ise Washington’a karşı ekonomik bir hat oluşturarak ticaret anlaşmalarını askıya almayı ve ağır yaptırımları gündemine aldı. Askeri gerilim, 21 Ocak 2026 tarihinde Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu kapsamında NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile Trump arasında gerçekleşen gergin görüşmeyle bir nebze duruldu.
Zirvenin ardından Trump, Grönland’ı işgal etme fikrinden vazgeçtiğini ve gümrük vergisi tehdidini geri çektiğini belirterek bir uzlaşı sağlandığını öne sürdü. Ancak Danimarka ve Grönland hükümetleri, egemenlik haklarının pazarlık konusu dahi edilemeyeceğini vurgulayarak bu iddiaları hızla yalanladılar. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, Trump’ın büyük anlaşma dediği şeyin sadece 1951 tarihli savunma protokolündeki rutin bir güncelleme olduğunu ifade ederek 23 Ocak’ta adayı ziyaret etti ve krallığın sarsılmaz desteğini yerinde teyit etti.
Kriz siyasi manevralar sayesinde sıcak bir çatışmaya dönmeden atlatılmış olabilir. Görünen o ki Washington, müttefiklerine artık birer stratejik ortak gözüyle bakmıyor. Onları, korunmalarının faturasını Amerikan halkının sırtına yükleyen bedavacılar olarak görüyor. Batı yarım kürede mutlak bir hakimiyet kurma hırsıyla hareket eden ABD’nin, yeri geldiğinde müttefiklerinin topraklarına bile açıkça göz dikebileceği gerçeği artık tüm çıplaklığıyla ortada.
ABD-İran Savaşı
NATO içindeki kriz 28 Şubat 2026’da doruk noktasına ulaştı. ABD ve İsrail, Destansı Öfke Operasyonu olarak adlandırılan İran’a karşı büyük bir hava saldırısı başlattı. Hedefler arasında hükümet binaları, askeri altyapı ve nükleer tesisler vardı. Bu saldırı, Orta Doğu’yu topyekün bir savaşa sürükledi. İran’ın yanıtı hızlı oldu. Tahran rejimi, dünyanın petrol damarı olan Hürmüz Boğazı’nı sivil trafiğe kapattı. İran askeri olarak zayıflamış olsa da, bu kritik bir küresel silah haline geldi.
Savaş, ABD için tam bir fiyaskoydu. Küresel tedarik zincirleri kırıldı. Enerji fiyatları fırladı ve gemi sigorta primleri rekor seviyelere ulaştı. Körfez’deki enerji krizi giderek tırmanıyordu. Durum hem ABD hem de Avrupa ekonomileri için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Bunun üzerine Donald Trump harekete geçti ve müttefiklerinden acilen bir Hürmüz Koalisyonu kurmalarını istedi. Amacı, Hürmüz Boğazı’nı deniz trafiğine zorla açmaktı. Trump, İran’ın en önemli petrol merkezi olan Harg Adası’nı ele geçirmeyi planlıyordu. Trump, NATO ülkelerinin derhal Körfez’e savaş gemileri göndermesi konusunda ısrar etti. Ancak Avrupa bu kez eşi görülmemiş bir kararlılıkla rest çekti. Kendilerine sorulmadan başlatılan bu savaşa girmeyi kesin bir dille reddettiler. Asker veya gemi göndermeyeceklerini, lojistik destek bile vermeyeceklerini açıkladılar.

Yaramazlar ve Uslular Listesi
Avrupa’nın desteği reddetmesi Washington’da büyük bir öfke yarattı. Trump yönetimi hayal kırıklığı yaşadı. Müttefiklere tehditler savrulmaya başlandı. İlişkiler artık tamamen şantaj ve sadakat testine bağlandı. Politico gazetesi çarpıcı bir sızıntı yayınladı. Beyaz Saray özel bir dosya hazırlamıştı. Bu dosyanın adı uslular ve yaramazlar listesiydi. Ülkeler, ABD’nin İran savaşına verdikleri desteğe göre sınıflandırıldı. Savunma Bakanı Pete Hegseth, Aralık 2025’te çok net konuşmuştu. ABD’nin yanında duranlara özel iyilikler yapılacağını söylemişti. Destek vermeyenlerin ise ağır sonuçlarla yüzleşeceğini belirtmişti. Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly de yangına körükle gitti. “Amerika bunu unutmayacak” diyerek müttefikleri açıkça tehdit etti. Bu liste NATO’yu resmen ikiye böldü. İttifak içi ilişkiler bir ödül-ceza sistemine döndü:
– Uslu Ülkeler: Polonya, Romanya, Bulgaristan. Bu devletler ABD’ye lojistik destek verdi. Savunma harcamalarını rekor seviyelere çıkardılar.
– Yaramaz Ülkeler: Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya ve İspanya. Bu ülkeler savaşa girmeyi reddetti. Üstelik ABD’yi eleştirip üs kullanımını da engellediler.
Bu konuyla ilgili Reuters, Pentagon’un iç yazışmalarını sızdırdı. Yazışma içeriğine göre, İspanya, İran operasyonundaki tutumu nedeniyle eleştirilmiş. Pentagon, ceza olarak İspanya’yı NATO’dan askıya almayı ciddi olarak düşünmüş. Dahası, İspanyol komutanların kritik NATO görevlerinden uzaklaştırılması gibi planları söz konusuydu.
Trump en ağır darbeyi İngiltere’ye vurdu. Trump yönetimi, İngiliz Başbakanı Starmer’ı korkaklıkla suçladı ve ardından Falkland Adaları konusunda İngiltere’ye açıkça şantaj yaptı. ABD, adalar konusunda İngiltere’yi artık desteklemeyeceğini ima etti. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, ABD’nin İran karşısında küçük düştüğünü söylemişti. Pentagon bu sözlere anında misilleme yaptı. Almanya’dan 6 ila 12 ay içinde 5.000 Amerikan askerinin çekileceği resmen duyuruldu. ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığı artık Rusya’ya karşı ortak bir kalkan değildi. Sadece müttefiklere boyun eğdirmek için kullanılan bir baskı ve şantaj aracıydı.
Parayı Veren Düdüğü Çalar
NATO artık 1949’da kurulan veya Soğuk Savaş sonrasında bildiğimiz o ortak değerler ittifakı değil. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ABD’nin Avrupa’ya sunduğu o güvenlik şemsiyesi, yerini sert bir gerçeğe bıraktı. Özellikle Donald Trump yönetimiyle birlikte bu durum adeta “paran kadar konuş” diplomasisine evrildi. ABD’nin Ukrayna’yı kaderine terk edip faturayı Avrupa’nın sırtına yüklemesi çok net bir mesajdı. Washington artık koşulsuz koruma sağlayan bir müttefikten ziyade, ancak parası peşin ödendiğinde iş yapan devasa bir paralı asker şirketi gibi davranıyor. Avrupa da artık her istenilene gözü kapalı evet demiyor. ABD’nin Hürmüz Koalisyonu talebinin Avrupalı ülkelerce reddedilmesi, kıtanın kendi çıkarlarını ABD’nin Orta Doğu maceralarından ayırmaya başladığının en büyük kanıtıydı. Bugün Avrupa’nın savunmaya 864 milyar dolar gibi rekor bir bütçe ayırması ve Almanya’da başlayan seferberlik hazırlıkları basit bir önlem değil; kıtanın artık tamamen bir savaş ekonomisine geçip kendi göbeğini kendi kesmeye hazırlandığının göstergesi.
Uzun lafın kısası: 2026 yılı, NATO’nun kağıt üzerinde resmen bittiği yıl olarak anılmayabilir. Ancak o eski sarsılmaz transatlantik bağların kopuşunun tarihe geçeceği kesin. NATO artık her kriz anında kimin ne yapacağının sıfırdan pazarlandığı, güvenin bittiği, parçalı ve bir silah pazarına dönüşmüş durumda. 2026 Ankara Zirvesi bir birlik şovu değil, bir yeniden müzakere masası olacaktır. Şantajların masaya döküldüğü ve Avrupa’nın ABD’ye olan bağımlılığını tasfiye etmeye başladığı bir hesaplaşma sahası olarak tarihe geçebilir.
- North Atlantic Treaty Organization. (2014, September 5). Wales Summit Declaration: Issued by the Heads of State and Government participating in the meeting of the North Atlantic Council in Wales. https://www.nato.int/cps/en/natohq/official_texts_112964.htm ↩︎
- North Atlantic Treaty Organization. (2022, June 29). NATO 2022 strategic concept. https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/strategic-concepts/nato-2022-strategic-concept ↩︎


