ICE’ın İşlevsel Körlüğü ve İstismar Düzeni

ABD’de bir  ICE polisi olan David Courvelle, 2025’in Eylül ayında gözaltındaki göçmen bir kadına cinsel istismarda bulunduğunu itiraf etti. Polisin, cinsel saldırıyı gerçekleştirmek için kadının aynı merkezde tutulan kızını görme talebini bir şantaj malzemesi olarak kullandığı ortaya çıktı. Resmi raporların hukuki prosedürler içinde “görevi kötüye kullanma” olarak ele aldığı bu durum; idari gücü, üniformayı, erkek egemen devletin koruyuculuğunu kullanan bir kamu görevlisinin, göçmen bir kadına yönelik açık bir istismar vakasıdır. Olay, ICE’ın sağladığı geniş yetkilerin nasıl baskı aracına dönüşebileceğini bir kez daha önümüze koyuyor.

ICE Nedir ve Nasıl Ortaya Çıktı?

Bugün ABD’deki göçmen hareketlerini ve sınır dışı süreçlerini yöneten ICE (Immigration and Customs Enforcement), 11 Eylül sonrası yükselen “güvenlik” ve “terörle mücadele” histerisinin bir ürünü olarak 2003 yılında kuruldu. Kurum, kuruluşundan bu yana olağanüstü idari ve operasyonel yetkilerle donatıldı. Mahkeme kararı olmaksızın insanları alıkoyma ve süresiz olarak gözetim merkezlerinde tutma hakkı, bu kuruma yasal bir alan sağlıyor.  ABD devleti tarafından kurulan bu yapı, göç yollarındaki kadınlar için birçok tehdidin başat unsuru oluyor.

Sistem, kadın mültecileri hak arama zemininden kopararak onları üniformalı erkeklerin mutlak inisiyatifine teslim ediyor. Dil bariyerine takılan, yasal statüden yoksun ve sınır dışı edilme korkusu yaşayan bu kadınların konumu, gücü elinde bulunduran fail için suç işlemeyi kolaylaştıran kurumsal bir konfor alanına dönüşüyor.

Gözetim Altında Güvencesizlik ve Erkek Şiddeti Sarmalı

“Detention center” denilen gözetim merkezleri dış dünyaya tamamen kapalı. Dolayısıyla bu merkezler, göçmen kadınlara yönelik şiddet ve şantaj zemininin daha yoğun ortaya çıktığı yerler oluyor.

İnsan hakları örgütlerinin raporlarına göre Teksas’ta, Arizona’da ya da California’da yaşanan benzer davalar yaşanan son olayın  bir istisna olmadığını gösteriyor. Sınır dışı edilme tehdidi ya da bu olaydaki gibi bir çocuğun varlığı, bu merkezlerdeki erkek gücünün kadınları teslim almak için kullandığı birer silaha dönüşüyor. Kadınların tehditler sonucunda yaşananlara ses yükseltememesi de erkek egemen yapıların bu sessizlik sarmalına güvenerek şiddeti derinleştirmesine yol açıyor.

Bireysel Suç Kılıfı ve Sistemin Koruma Refleksi

Olay yargıya taşındığı zaman bürokrasinin şu refleksi görülüyor: Olayı  “bireysel bir ahlak sorunu” olarak kamuoyuna sunup kurumsal yapıyı aklamak. Erkek görevlileri koruyan idari aygıtlar, suçun kurumsal yapısının sorgulanmasının önüne geçmek için devreye giriyor, üniforma bir kalkan haline geliyor.

Halbuki sorun ne tek başına bir denetim eksikliği ne de bir ahlak sorunu. Asıl sorun, erkek egemen yapıların savaşları sonucunda oluşan göç dalgaları ve bu dalgalar içerisinde kadınların egemen ülkelerin “güvenlikçi” politikalarındaki erkek şiddetine maruz kalması. Göçmen kadınların ve çocukların hayatlarını bir görevlinin iki dudağı arasına sıkıştıran bu yönetim mantığının ta kendisi. Erkek egemen göç politikaları, erkekler ve kadınlar arasındaki güç asimetrisi değişmediği sürece göç merkezlerinin duvarları arkasındaki erkek şiddeti de var olmaya devam edecek.