Türkiye’de son dönemde başta PET şişeler olmak üzere cam ve alüminyum ambalajlar için belirli lokasyonlara Depozito İade Makineleri yerleştirildi. Üzerinde Depozito Yönetim Sistemi (DOA) logosu bulunan bu ambalajları makinelere atan vatandaşlara şişe/kutu başına 1 TL geri ödeme yapan bu makineler kısa sürede sosyal medyanın da gündemine girdi. Süreç Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Sıfır Atık Vakfı ve Türkiye Çevre Ajansı ortaklığında yürütülüyor.
Makinelerin sayıca azlığı ve makineler dolduğunda alımların aksaması nedeniyle yaşanan kapasite sorunları, sistemin henüz tam anlamıyla oturmadığını gösteriyor. Yine de bu adımı, Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31 zirvesi ve Sıfır Atık Vakfı’nın bu süreçte üstlenmeye çalıştığı rolle birlikte okumak gerekiyor. Zira bu tür vitrin projelerinin ardında, Türkiye’nin Avrupa’dan çöp ithal etmeye devam edebilmek adına “ülke içinde geri dönüşüm standartlarını sağladığını” kanıtlama ve uluslararası mevzuatlara uyum sağlama ihtiyacı yatıyor. Peki, makyajlanmış bu çerçevenin ötesinde, Türkiye’de geri dönüşüm gerçekte nasıl ve kimin emeğiyle sağlanıyor?
Kağıt Toplayıcıları Geri Dönüşümün Neresinde Yer Alıyor?
Geri dönüşüm sanayisinin en büyük maliyet kalemi ve teknik zorluğu atığın henüz kaynağındayken temiz ve doğru ayrıştırılmış biçimde tesise ulaşmasıdır. Türkiye’de hanehalkı düzeyinde yerleşik bir ayrıştırma kültürü ve altyapısı bulunmadığından evsel veya ticari atıklar çöp depolama alanlarına ulaştığında kâğıt, karton ve plastik gibi maddeler nemlenip kirlenerek geri dönüştürülebilir niteliğini büyük oranda kaybediyor.
Tam da bu noktada, kamuoyunda “kâğıt toplayıcıları” olarak anılan enformel geri dönüşüm işçileri, endüstrinin görünmez fakat en kritik çarkını oluşturuyor. Resmi atık yönetim sistemlerinin yetersiz kaldığı kentlerde -ki küresel ölçekte kaynağında ayrıştırmayı tam anlamıyla başarabilen kent sayısı oldukça azdır- bu kayıt dışı emek şehirlerin ve atık yönetiminin işleyebilmesi için kritik bir role sahip. Nitekim küresel ölçekte toplanan plastiğin yaklaşık yüzde 60’ı (bazı gelişmekte olan ülkelerde yüzde 80’i) bu işçiler tarafından toplanıyor. Veriler, dünya genelinde 15 ila 20 milyon insanın enformel atık toplayıcısı olarak çalıştığını gösterirken, resmi atık yönetimi sektöründe istihdam edilenlerin sayısı yalnızca 4 milyon civarında kalıyor.
Diğer yandan, son yıllarda atık yönetiminin kârlı bir sermaye birikim alanına dönüşmesi, Sıfır Atık Vakfı’nın yükselişini ve sektörün neoliberal politikalar doğrultusunda rant odaklı yeniden düzenlenmesini beraberinde getirdi. Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği uyarınca, evsel veya ticari atıklar sokaktaki konteynerlere veya kaldırıma bırakıldığı andan itibaren belediyenin veya belediyenin yetki devrettiği lisanslı/özelleştirilmiş toplama-ayırma şirketlerinin mülkiyetine geçiyor. Bu hukuki düzenleme, kamu hizmetinin eksik kaldığı alanda sistemin yükünü çeken enformel işçilerin, sırf hayatta kalabilmek için yürüttükleri faaliyeti mevzuat gereği “kamu/şirket malını usulsüz toplama” suçuna dönüştürüyor.
2021 yılında tam da bu gerekçeyle depolara baskınlar düzenlendi Fatih ve 2025 yılında Fikirtepe’deki toplama merkezleri kentsel dönüşüm ve sit alanı gerekçeleriyle yıkılarak onlarca emekçi evsiz ve işsiz bırakıldı. Operasyonlara karşı depolarının önünde direnen işçilerin “Yoksullarla değil yoksullukla savaşın, ekmeğimizden ve onurumuzdan vazgeçmiyoruz” haykırışı, atık yönetiminin özel şirketlere devredilerek yeni bir rant kapısına dönüştürülmesine verilen bir yanıttı.
2021’den bu yana geri dönüşüm sektörüne yönelik bu tarz mülksüzleştirme müdahaleleri biçim değiştirerek sürmeye devam etti. Kapitalizm, krizlerini aşmak ve yeni pazar alanları yaratmak adına gözünü “ikincil bir kaynak” olarak gördüğü atığa dikmiş durumda. Mülksüzleştirme yoluyla birikim mantığı burada da işliyor. Halihazırda güvencesiz ve ağır şartlarda çalışan sokak toplayıcılarının ürettiği değer, özel şirketlerin ve imtiyazlı sermaye gruplarının eline devredilirken emekçiler kriminalleştirilerek bu alanın dışına itiliyor.
Geri Dönüşüm Sektörünün İşleyişi Büyük Bir Yıkıma Sebep Oluyor
Öte yandan Türkiye, AB’den en çok atık/hurda satın alan ülkeler sıralamasında birinci sırada ve 5 yıldır birinci sırayı istikrarlı bir biçimde koruyor. İkincil bir hammadde olarak görülen atıkların üstünden kazanılan kâr ise aslında yine ucuz ve güvencesiz emek rejimi sayesinde sağlanabiliyor. Öte yandan bunun beraberinde getirdiği başka bir ağır bir bedel daha var: ekolojik yıkım ve ona bağlı gelişen bir halk sağlığı krizi.
Kısaca geri dönüşüm emekçilerin hangi şartlarda nasıl çalıştırıldığından ithal edilen çöplerin ne kadarının dönüştürüldüğü ve bu süreçlerin halk sağlığı ile kent ekolojisi üzerinde yarattığı tahribat kadar pek çok açıdan hepimizin hayatlarını etkiliyor. Ülkede pek çok bölge Avrupa’dan gelen çöpleri depolamak için gözden çıkarılmış alanlara dönüştürülüyor. Örneğin Adana’da “kaza” süsü verilen ve yakındaki tarım arazilerini, su havzalarını zehirleyen çöp deposu yangınları bunun somut birer göstergesi. Adana’nın su kaynakları çoktan mikro plastik ile kaplanmış durumda. Bu da Avrupa’nın çöpünün Adana’daki tarım arazilerinden sofralarımıza kadar ulaştığı anlamına geliyor.
Depozito makinelerinin kirliliği ortadan kaldırıp sürdürülebilir bir üretim-tüketim döngüsü kurmaya yetip yetmeyeceği büyük bir soru işaretiyken Türkiye’de kapasitelerinin artırılıp kalıcı bir sisteme mi dönüşeceği yoksa COP31 sonrasında rafa kaldırılacak vitrin bir projeye mi evrileceğini zaman gösterecek. Bir diğer soru bu makinaların plastik kirliliğini ya da mikro plastik tehlikesini ortadan kaldırmakta ne kadar yeterli olduğu. Anlaşıldığı üzere atık yönetimi, teknik bir geri dönüşüm meselesi olmanın ötesinde ekolojik adalet, emek sömürüsü ve mekânsal rant ekseninde her geçen gün daha da derinleşen politik bir kriz olarak karşımıza çıkmaya devam edecek.


