Genel Grevden Meclis İşgaline: Kuzey Kıbrıs’ta Neler Oluyor?

Kuzey Kıbrıs’ta UBP-DP-YDP koalisyon hükümetinin “Hayat Pahalılığı Artışı Ödeneği”ni bir kararnameyle durdurmasıyla beraber başlayan genel grev ve eylemler ülke çapında yayıldı.  Ödenek kamu çalışanlarına ve emeklilere, enflasyon nedeniyle yaşam maliyetindeki artışları telafi etmek amacıyla yürürlükteydi. Söz konusu düzenleme geçen hafta Meclis’te kabul edilmeyince, Meclis yok sayılarak, kanun hükmünde kararnameyle geçirildi. 

6 Nisan’da sendikalar süresiz genel grev ilan etti. Polis saldırılarının şiddetlendiği 7 Nisan günü ise kamu emekçileri barikatları aşarak meclise girdi. Ertesi gün, 8 Nisan’da ise direniş sonucu hükümet kararnameyi geri çekti; ancak aynı düzenlemeyi bu kez Meclis’ten geçirerek yasalaştırmaya girişti. Kamu emekçilerinin direnişi ve genel grev sürüyor.

Hükümetin direnişi bastırma arayışı ise devam ediyor: birçok kişi gözaltına alınıyor ve dava dosyaları açılıyor. Bunun yanı sıra, hükümet, basın kuruluşlarına ve emekçilerine de saldırmaktan geri durmuyor. 

Son gelişmeler ışığında Kuzey Kıbrıs halkının mücadelesini, sendikaların mevcut durumunu, sosyalist solun konumlanışını, Türkiye’nin bu Ada’ya müdahalelerini konuşmak üzere Bağımsızlık Yolu Omorfo Bölge Sorumlusu Celal Özkızan’a bağlanıyoruz.

Kuzey Kıbrıs’ta Ünal Üstel başkanlığındaki UBP-DP-YDP koalisyon hükümetinin “Hayat Pahalılığı Artışı Ödeneği”ni “Yasa Gücünde Kararname” ile dondurması üzerine başlayan genel grev Meclis binasının halk tarafından işgaliyle devam etti ve kararname geri çekildi. Öncelikle “Hayat Pahalılığı Artışı Ödeneği” hakkında bilgi verebilir misiniz? Bu ödenek ne kadar zamandır var, kimler yararlanabiliyor ve neden şimdi dondurulmak isteniyor?

Kıbrıs’ta hayat pahalılığı ödeneğinin kökleri esasında Kıbrıs’ın halâ Britanya sömürgesi olduğu 1940’lı yıllara kadar gidiyor. Çalışanların aldığı ücrete enflasyon oranında artış vererek, reel ücretlerin hayat pahalılığı karşısında değersizleşmesini önleyen bir yaklaşım. Esas olarak kamu çalışanları için geçerli. Şimdi dondurulmak istenmesinin hükümete göre sebebi ise, savaşın ve küresel ekonomik belirsizliğin yarattığı olumsuz durum. Elbette biz, ödenecek bir bedel, kesilecek bir acı reçete varsa, bunun emekçilere değil ülkedeki ultrazenginlere yönelmesini savunuyoruz. 

Ödeneğin kaldırılmasına karşı başlayan genel grevin kapsamı nedir? Hangi sendikaların katılımıyla gerçekleşti genel grev? Bu soru çerçevesinde, Kuzey Kıbrıs’taki sendikal örgütlenme hakkında da bilgi verirseniz seviniriz. 

Kıbrıs’ın kuzeyinde özel sektörde sendikalaşma neredeyse yok denecek düzeyde ne yazık ki. Partimiz Bağımsızlık Yolu ise, 2015 yılından beri özel sektör çalışanlarının sendikal örgütlenmesini merkezine alan bir mücadele yürütüyor. Bu doğrultuda çok çeşitli kampanyalar, faaliyetler, yayınlar, sokak eylemleri ve çalışmalar ortaya koyduk. Meclis’e dışarıdan bu konuya ilişkin bir yasa tasarısı da sunduk. Geçtiğimiz ay, özel sektördeki EKTAM (içecek fabrikası) emekçileri sendikalı olma mücadelesi verip başarılı oldular, hem de patron ve hükümet tarafından ciddi bir yıldırma ve yıpratma ile karşı karşıya gelmiş olmalarına rağmen. Bu sürece de başından sonuna kadar aktif ve yerinde destek verdik.

Genel grevi haliyle kamuda örgütlü sendikalar gerçekleştirdi. Genel grevin kapsamı ise çok geniş, zira kamudaki örgütlü ağırlığı olan tüm sendikalar (öğretmenler, doktorlar, memurlar, elektrik kurumu çalışanları, gümrük çalışanları, cezaevi personeli, basın çalışanları, belediye çalışanları) greve destek verdi. Dahası, bu pek çok farklı sendika, geçmişte pek görülmemiş türde bir ortaklaşma ve koordinasyon ile hareket etti, ediyor. 

Son Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı seçiminde Saray iktidarının desteklediği Ersin Tatar Ankara’dan organize edilen kampanyaya rağmen açık farkla kaybetmişti. Şimdi de Ünal Üstel’in UBP’sinin başını çektiği koalisyonun meşruluğunun kalmadığı görülüyor. Kuzey Kıbrıs’ta hükümetin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Cevaplamadan önce şunu belirtmek isterim. Ankara hükümeti, son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ersin Tatar’ı sistematik olarak desteklemedi. Bu ayrımı yapmakta fayda var, çünkü bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde (2020), Ankara hükümeti, kolektif ve sistematik olarak Tatar’ı Akıncı’ya karşı desteklemişti. Ankara hükümeti özel olarak Tatar yanlısı değildi, Akıncı karşıtıydı. Eğer 2020 seçimlerinde Akıncı’nın rakibi Tatar değil de örneğin Erhürman veya diğer güçlü aday Özersay olsaydı, Ankara hükümeti Erhürman veya Özersay’ı desteklerdi. Ankara hükümeti bir kez Akıncı’dan kurtulduktan sonra, kendini güvene aldı. Tatar’ı son seçimlerde (2025) destekleyen ise, Ankara hükümeti içindeki belirli kliklerdi, özellikle MHP’ye yakın kesimler. Ankara hükümeti Tatar lehine kolektif ve sistematik bir tavır ve çaba ortaya koymadı. Ankara hükümetinin Erhürman ile bir derdi yok, Erhürman da zaten her fırsatta Ankara hükümeti ile uyum içinde çalıştığını söylüyor. 

Üstel hükümetinin ise gerçekten bir meşruiyeti kalmadı. UBP’yi koalisyon hükümetine taşıyan genel seçimlerde Üstel, UBP’nin başkanı bile değildi. Hatta UBP’nin kendi parti kurultayında (2020) UBP’li üyeler, Üstel’e sadece %11 oranında destek vermişti. Ünal Üstel, UBP içinde yapılan bir Ankara destekli operasyonla partinin başına getirildi. Partinin başına geldikten sonra girdiği üç seçimi ise (yerel seçimler, milletvekilliği ara seçimi ve cumhurbaşkanlığı seçimi) hezimetle kaybetti. Bugünlerde de kendi milletvekillerinin ve koalisyon ortaklarının (DP ve YDP) desteğini almakta zorlanıyor. Hayat pahalılığı önerisini de Meclis’ten bu nedenle geçiremedi, yasa gücünde kararname ile dayatmaya çalışmak zorunda kaldı (ki günün sonunda bu konuda da geri adım atıldı).

Kısacası hükümet fiilen dağılmış durumda. Hala devam etmesinin sebebi ise, gerek Kıbrıs’ın kuzeyindeki büyük sermaye kesiminin gerek Ankara hükümetinin talep ettiği uygulamaları hayata geçirmeye çalışıyor olması. Bir nevi operasyon hükümeti yani.

Ciddi bir halk hareketliliğine ve kararlı bir genel greve rağmen halkın hükümeti devirememesinin sebebi ise, sokaktaki öfke ve dinamizmin siyasal bir ifadesini bulamamış olmasıdır. Şu an ana muhalefet konumunda olan ve bir sonraki seçimde (Ocak 2027) çoğunluğu alma ihtimali yüksek olan CTP (Erhürman’ın partisi), ekonomi politikaları ve Ankara ile ilişkiler konusunda mevcut koalisyon hükümetinden farklı düşünmüyor. Haliyle de, siyasal mücadelesini halk hareketinin gazını alarak hükümete gelmek ile sınırlamış bir hat izliyor CTP. Bu da sokaktaki hareketin siyasal bir dalgaya dönüşüp mevcut hükümete daha sağlam direniş gösterebilmesinin altını oyuyor. 

Özellikle son dönemde Türk Telekom ile imzalanan protokol ile beraber Kuzey Kıbrıs’ın iletişim altyapısının Türkiye’ye bağlanması ve bir servet transferi söz konusu. Kuzey Kıbrıs halkının UBP’ye karşı yürüttüğü mücadelede bir uzantısı gibi çalıştığı AKP ve Türkiye’nin politikaları nasıl bir yer tutuyor?

Bu sorunun cevabını yukarıda kısmen yanıtladım. Burada kısaca açmak gerekirse, AKP’nin amacı Kıbrıs’ın kuzeyinde gerek neoliberal politikaları uygulatmak, gerekse de kendi Siyasal İslam anlayışını toplumsal, kültürel ve kurumsal hayata dayatmak. Bunu da gerek kendi fonlandığı ve desteklediği sivil toplum faaliyetleriyle, gerek dayatmalarla, gerekse de gönüllü siyasi işbirlikçileri aracılığıyla yapıyor. AKP’yi Kıbrıs’ın kuzeyinin IMF’si gibi düşünebilirsiniz, ancak ülkede ayrıca on binlerce askerini bulunduran bir IMF, polisi kontrol eden bir IMF, KKTC’nin tanınmamış olmasından ötürü ülkeyi kendine kurumsal anlamda da bağımlı hale getirmiş bir IMF. Elbette bu IMF tipi politikalar ile bağımlılığı derinleştirici uygulamalar (Türk Telekom örneği) halkta ciddi bir tepki topluyor. Sadece sosyalistlerin değil, halkın çeşitli kesimlerinin tepki gösterdiği bir süreçten bahsediyoruz. CTP de elbette bu süreçlere tepki gösteriyor, ancak bir yandan da siyasal ufkunu hükümete gelip ülkeyi yönetmekle sınırlı tuttuğu için, alternatif bir program veya mücadele önermek yerine, Ankara ile uyum içinde ılımlı bir seçenek olarak kendini sunuyor. 

Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde kazanan CTP adayı Tufan Erhürman’ın grev sürecinde aktif bir rol aldığı görüldü. Muhalefet partisi CTP bu süreçte nasıl bir politika izledi ve geleceğe dair ne düşünüyor? Ve sosyalist solun CTP ile olan ilişkileri nasıl, nerelerde birleşiyor, nerelerde ayrılıyor?

Bu soruya da kısmen önceki kısımlarda cevap verdim. Kısaca değinmek gerekirse, CTP uzun zaman önce (yaklaşık 30 yıldır) piyasayı merkezine alan, büyük sermaye ile iyi ilişkiler kuran (hatta büyük sermayenin temsilcilerini doğrudan milletvekili yapan) bir parti. Emek temelli bir mücadele hattı yürütmüyor. Sosyalizmi geçtik, sosyal demokrat bir çizgiyle dahi işi yok. Ekonomi konularında yer yer merkezi bir liberalizm, yer yer de neoliberalizme varan bir çizgiyi takip ediyor. O yüzden sosyalistler için CTP, bir sermaye partisi. CTP de zaten bunu inkâr etmiyor. CTP’yi ayırt eden ise, yakın zamana kadar Kıbrıs sorununun çözümü konusunda milliyetçi değil halkların kardeşliğine dayalı bir yaklaşımı benimsemesiydi ki bu da sosyalistlerin ve CTP’nin Kıbrıs sorunu konusunda pek çok kez ortaklaşmasına olanak sağlıyordu. Ancak özellikle Erhürman’ın yürüttüğü seçim kampanyası ve sonrasında cumhurbaşkanlığı deneyimi, bize CTP’nin liberal milliyetçi bir anlayışa doğru kaymaya başladığını gösterdi.

Bir yandan Türkiye’nin müdahaleci politikaları diğer yandan Türkiye’nin kara para trafiğinin yürütüldüğü bir alan. Bunlarla birlikte Kıbrıs halkına dayatılan yoksulluk ve muhafazakar yaşam tarzı. Kuzey Kıbrıs’ta uzunca bir süredir devam eden bir mücadele var. Ve bu mücadele karşısında geri adım atmak zorunda kalan bir iktidar koalisyonu olduğunu görüyoruz. Sosyalist sol bu süreçte nasıl bir politika izliyor? Mücadele içindeki yeri ve hedeflerini anlatabilir misiniz?

Üç başlıkta mücadele yürütüyoruz, sorunuzla ilişkili olarak.

Birincisi, genel grev ile (ve önceki her toplumsal muhalefet süreci ile) aktif bir dayanışma gösteriyoruz. Alana, sokağa kitlemizi taşıyoruz. Sadece bununla da yetinmiyor, başta sendikalar olmak üzere toplumsal muhalefetin çeşitli kesimleri ile samimi ve düzenli bir diyaloğu da sürdürüyoruz. 

İkincisi, ideolojik anlamda kamuoyunda çalışmalar yapıp, emekçi kesimlerin öfkesinin ve dinamizminin siyasallaşabileceği somut kanallar yaratıyoruz. Bunların başında, alternatif talepler ve yol haritaları var. Örneğin bu süreçte, özel sektör çalışanları ile kamu çalışanlarının ortak bir emek hareketinde ve sınıf mücadelesinde bulunabilmesini sağlayan ve bu günlerde sendikalar tarafından da sık sık dillendirilen “asgari ücret en düşük kamu maaşına eşitlensin” kampanyamız var. Aynı şekilde, kamu sendikalarının özel sektör çalışanlarıyla dayanışma gösterebilmesine yol açan ‘özel sektörde sendikalaşma’ kampanyamız var. Halkın “bizden niye kesinti yapıyorsunuz, biz zaten yoksullaşıyoruz” öfkesini ifade eden ve gittikçe yayılan “Ultrazenginlere Servet Vergisi” kampanyamız var.

Üçüncüsü ise, örgütlenmeyi sürdürüyoruz, kendi partimizi büyütmeye, sağlamlaştırmaya, teşkilatlandırmaya, kurumsallaştırmaya, kadrolarımızı yaratmaya, üyelerimizi mobilize etmeye devam ediyoruz. En nihayetinde sosyalistler, örgütlü ve kurumsal bir alternatif yaratabildikleri ölçüde emekçilerle siyasal bir ilişki kurabilirler.

Röportaj yapmayı kabul ettikleri için Bağımsızlık Yolu Partisi’ne teşekkür ederiz.