Emekçi Hanelerinde Sistematik Bir Yıkım Yaşanıyor

Türkiye’de emekçi sınıfların yaşam koşulları, sermaye birikim sürecinin yarattığı ağır ekonomik baskı ve sosyal devlet mekanizmalarının tasfiyesiyle birlikte sürdürülemez bir noktaya evrilmiş durumda. Bursa ve İzmir’de yaşanan ve ebeveynler ile çocukların yaşamını yitirdiği olaylara ilişkin haberler, işçi sınıfı ailelerinin içine itildiği maddi ve manevi yıkımı gösteriyor. Bu vakalar basit birer “bireysel cinnet” değil, sermayenin yarattığı ağır yıkım altında ezilen hanelerin psikososyal mekanizmalarının patlama noktasıdır.

Sermayenin Yıkım Rejimi ve “Bireysel Cinnet” İllüzyonu 

Ebeveynlerin ve engelli çocuklarına bakan annelerin sürüklendiği derin çaresizlik, mülkiyet ilişkilerinin ve değersizleşen emeğin hane halkı üzerindeki hayati baskısını ortaya koyuyor.

Ana akım medyanın “psikolojik bunalım” olarak sunduğu bu tabloların maddi zeminini, açlık sınırının altında seyreden asgari ücret, yüksek kiralar ve kamusal bakım hizmetlerinin tamamen ailenin omuzlarına yıkılması oluşturuyor.

Mutfaktaki Yangından Barınma Krizine

Ekonomik veriler, halkın satın alma gücünün kağıt üzerindeki rakamlardan çok daha derin bir erimeyle karşı karşıya olduğunu doğruluyor. Merkez Bankası’nın enflasyon tahminlerini yükseltmesi de sabit gelirlilerin alım gücündeki kaybın önümüzdeki dönemde de derinleşerek devam edeceğini gösteriyor.  Big Mac Endeksi gibi Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP) göstergeleri, reel alım gücümüzün piyasa kurlarının çok daha gerisine düştüğünü, asgari ücretin emeğin kendisini günlük olarak dahi yeniden üretmesini imkansız kılan “mutlak yoksullaşma” sınırına indiğini gösteriyor. Bu “görünmeyen yoksulluk”, ücretli emekçilerin mutfaktaki yangınını söndürmediği gibi, çalışanların uzmanlık ve yeteneklerinin karşılıksız kalmasıyla emeğin topyekun değersizleşmesi sürecini tetikliyor.

Bu durumun sonucu olarak barınma hakkı bir lüks haline geldi. 2013’te yüzde 60 seviyelerinde olan konut sahipliği oranı yüzde 55’e gerilerken, emekçiler gelirlerinin neredeyse tamamını konut ve kira giderlerine ayırmak zorunda kaldılar. Siyasetçilerin barınma krizine çözüm olarak gençlere “ailenizle yaşayın” önerisi sunması, münferit değil, sermaye birikim rejiminin barınma maliyetlerini kamudan ve işverenden alıp hane içine transfer ederek krizi yönetme refleksidir.

Yeniden Üretim Emeğinin Yükü ve Sosyal Güvenlik Ağlarının Tasfiyesi

Toplumsal yıkımın en ağır bedelini ise yeniden üretim emeğinin yükü altında ezilen kadınlar ile üretim çarklarına dahil edilen çocuklar ve emekliler ödüyor. Devletin engelli ve ağır hasta bakım sorumluluğunu kamusal bir hizmet olmaktan çıkarması, bu yükü tamamen karşılıksız ev içi emek sağlayan kadınların omuzlarına devrediyor.

Üstelik aynı mülkiyet ve ataerkil bağımlılık ilişkileri, haneyi kadınlar için bir sığınak değil, cezasızlık politikalarıyla da beslenen sistematik kadın cinayetlerinin ve şiddetin mekanı haline getiriyor. Urla’da lösemi hastası oğluna bakan emekli bir annenin ve Bursa’da engelli evladının bakımında çaresiz kalan kadının yaşadığı çıkmaz, sosyal güvenlik ağlarının parçalanmasının doğrudan bir sonucudur.

“Ölümüne Çalışma” Döngüsü

Bu süreçte çocuk işçiliği son beş yılda yüzde 57 oranında artarken, her iki çocuktan birinin tatil hakkına erişememesi ve çocukların “bilgisayar alabilmek” için su satmak zorunda kalması, geleceğin sermaye lehine erkenden ipotek altına alındığını kanıtlıyor.

Benzer şekilde, yetersiz emekli aylıkları nedeniyle 71 yaşındaki yurttaşların sokaklarda çalışmaya devam etmesi ve iş cinayetlerinde yaşamını yitirenlerin yüzde 6’sının 65 yaş üstü çalışanlardan oluşması, sistemin “ölümüne çalışma” döngüsünü kalıcılaştırdığını gösteriyor.

Piyasanın İnsafına Terk Edilen Yaşamlar

Sosyal yardım bütçelerindeki kesintiler ve temel ihtiyaçların piyasalaştırılması, yoksulluğu doğrudan can alan bir faktöre dönüştürmüştür. Gaz sıkışması kaynaklı patlamalar, kirasını ödeyemediği için araçlarda barınmaya çalışırken çıkan yangınlarda ölen yaşlılar ve ısınma sorunu nedeniyle soba zehirlenmelerine mahkum edilen çocuklar, devletin temel yaşam haklarından elini çekmesinin bedelini canlarıyla ödüyorlar.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın güncel verilerine göre, 1,8 milyondan fazla hane elektrik ve 600 bini aşkın hane doğalgaz faturasını ancak sosyal yardımlarla ödeyebilirken, 8,1 milyondan fazla yurttaş da GSS primlerini ödeyemeyecek bir yoksullukla yüz yüze kalmış durumda. Ailesinin yanında temel ihtiyaçları karşılanamayan çocuk sayısının 193 bini aşması ise sosyal krizin hane içindeki en kırılgan kesimleri nasıl doğrudan hedef aldığını somut olarak kanıtlıyor. 

Geçici sosyal yardımların temel ihtiyaç krizini çözmeye yetmemesi, halkın geniş kesimlerini “sefalet ve geleceksizlik” kıskacında tutmaya devam ediyor. Sonuç olarak, Türkiye’deki bu toplumsal manzara, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı sermaye birikim rejiminin toplumu yeniden üretemez hale geldiği bir tıkanıklığı işaret ediyor. Bireysel trajediler olarak sunulan bu vakaların tek gerçek çözümü, bakım ve barınma gibi temel hizmetlerin kamusallaştırıldığı, insan yaşamının sermaye kârından üstün tutulduğu bir toplumsal planlamadan geçmektedir.