19 Mart’tan 21 Mayıs’a

19 Mart 2025 darbesinden 21 Mayıs 2026 mutlak butlan darbesine kadar geçen zaman zarfında çok fazla gelişme yaşandı. Saray oligarşisi yargı-emniyet-medya üçgeni eliyle  kapsamlı operasyonlar düzenledi, birçok yasal sınır da bu süreçte aşıldı. Ama belki de bu zaman zarfındaki en önemli kırılma -19 Mart darbesinden 6 ay sonra- 25 Eylül 2025’te gerçekleşen Trump-Erdoğan görüşmesi oldu. Bu görüşmede Türk egemenlik sisteminin göbekten bağlı olduğu ABD merkezli emperyalist blok ile saray oligarşisi arasında bugünleri ve yakın geleceği kurgulayan bir anlaşma yapıldığını görmek zor değil.

Türkiye egemen sınıflarının siyasal öncüsü olarak saray oligarşisi bu görüşmede; Türkiye’de faşizme dört nala koşarak yasal alanı tamamen tasfiye etmek, meşruiyet aldığı plebisiter düzeni de ortadan kaldırmak ve ülkeyi daha büyük bir kaosa sokmak konusunda gerekli onayı almıştı. Aslında 25 Eylül’deki görüşmenin hemen öncesinde soykırımcı Epstein faili Tom Barack tarafından gerekli meşruiyetin verileceği de zaten kamuoyuna müjdelenmişti. Muhtemelen görüşme öncesinde verilen bu müjdeyle karşı tarafa “masaya “siz de eliniz dolu gelin” mesajı veriliyor ve ortam büyük tavizler koparmaya uygun bir hale getiriliyordu. Büyük suçlara batmış saray yönetiminin de zaten bu talepleri karşılamaktan başka seçeneği de yoktu.

Bu meşruiyetin neye karşılık olarak alındığını tahmin etmek de zor değil. Orta Doğu’daki yeni imparatorluk denemesine hamilik, İsrail’in bölgedeki tek güç olma kurgusuna saygı/itaat, Suriye’nin gayrimeşru çete yönetimine destek gibi vaatler ilk akla gelenler. Beykoz’a bir NATO deniz üssü, Adana’ya yeni bir NATO kolordusu kurulma planını açıklanması da 25 Eylül görüşmesini takip eden diğer gelişmeler olarak dikkat çekiciydi. Beykoz’daki NATO üssünün önemsiz olduğunu ya da Adana’daki kolordunun önemsiz olduğunu kimse düşünmesin. Bunca kavga gürültü içerisinde, Anadolu Kavağı’nda sessiz sedasız kurulan üs ile birlikte aslında İstanbul Boğazı batı emperyalizminin operasyonlarına açılıyor ve Montrö anlaşması fiilen işlevsiz hale getiriliyor. Rusya böylece güneyden bir tehdit noktasıyla daha karşı karşıya kalıyordu. Adana’daki kolordu da NATO’nun en güneydeki vurucu gücü olarak inşa ediliyor.

Tüm bunların karşılığında ise saray yönetiminin ülkede istedikleri gibi at koşturma serbestliğinde de destek alındığı görülüyor. Başta dikey ve ama yatay sınıf mücadeleleri aracılığıyla her türlü hukuksuzluğun kurumsallaşması, anayasal düzenin tasfiye edilmesi şeklinde gelişen süreçte TC iktidar bloku yeniden şekillenmiş ve Cumhuriyet Halk Partisi ve onun temsil ettiği restorasyoncu güç bu blokun dışına itilmiştir. Bunun son büyük darbesi de 21 Mayıs mutlak butlan darbesiyle oldu. Meşruluk, yasallık tartışmasına girmeye ve konunun hukuksal boyutunu tartışmaya hiç gerek yok. Darbeler pratiğinin yeni bir örneğiyle karşı karşıyayız ve darbe ölçeği her seferinde büyütülürken rejim geri dönüşsüz bir biçimde dönüşüyor. Kılıçdaroğlu görünüşte sarayın yeni koçbaşı olarak öne çıkmış olabilir. Ama onun da kendi planı olduğu su götürmez bir gerçek.

Kılıçdaroğlu ne Yapıyor?

Kılıçdaroğlu ne bir kifayetsiz muhteris ne de bir deli. Ne bir işgüzar ne de saraydan korkan bir memur. Kılıçdaroğlu, iktidar bloku dışında bırakılan CHP’de bu blokun içerisinde yer almaya, saray gemisine binmeye karar veren bir ittifakın siyasi temsilcisidir. Ne yaptıklarını ve bu yaptıklarının sonuçlarını çok iyi bildiklerinden kimsenin şüphesi olmasın. Hele bir de yeni CHP PM’sinde yer alan ve Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı olarak bilinen Bülent Kuşoğlu’nun T24’e verdiği samimi(!) röportajdaki tavrı da düşünüldüğünde… Kuşoğlu devlet aklının yeni bir şey kurguladığını ifade ediyor (siz o devlet aklını AKP-MHP-Barack ittifakı olarak okuyun) ve iç cephe tahkimi çağrılarına da kayıtsız kalamıyor. Evet açıkça demese de o iç cephe tahkimi çağrılarına koşar adım gideceklerini ifade ediyor. Bölgesel planlamalardan ve sermayenin güncel ihtiyaçlarından bağımsız düşünülemeyecek bu hesapların Kılıçdaroğlu ve onun temsil ettiği klik tarafından incelikle hesaplandığı görülüyor. 

AKP-MHP-Trump eliyle dünya konjonktürüne de çok uygun bir şekilde rejim dönüşümü konusunda bir tam mutabakat sağlandığı görülüyor. Tom Barrack’ın yakın bir zamanda dillendirdiği “Ulus devletler İsrail için bir tehdittir” ya da “Bölgede ulus devletler tarafından engellendikleri”ne yönelik vurgular da düşünüldüğünde sık sık vurgulanan yeni paradigmanın hayata geçirilmekte olduğunu görebiliriz. Bir burjuva egemenlik biçimi olarak ulus devleti savunmak bize düşmeyebilir ama komünist hareketin de evvela kendi evrenindeki yurtseverliğe ve daha önemlisi bir program vurgusuna ihtiyaç var. Ona daha sonra döneceğiz ama tüm bu gelişmelere eşlik eden ve girişte vurguladığımız 25 Eylül mutabakatına denk düşen bir gelişme daha oldu.

Darbenin Finansmanı

Tozu dumana katan tüm bu gelişmelerin üstüne haber sitelerinin görece az tıklanan ekonomi sayfalarına aslında çok önemli olan bir haber düştü. Haberde, yatırım bankası Jefferies International bünyesinde görev yapan stratejist Durukal Gün tarafından hazırlanan güncel bir rapora göre, ABD yönetiminin Türkiye’ye dolar swap hattı teklifinde bulunabileceği iddia edildi.

Bloomberg’e dayandırılan habere göre Trump yönetiminin Türkiye’ye sağlayabileceği olası bir swap hattı, geçen yıl Arjantin’e sunulan destek mekanizmasına benzer bir işlev görebilir. Evet, Arjantin’da faşist Milei’nin seçim sürecinde destek bulmak amacıyla kendisine esneklik tanıyan swap kıyağının bir benzerinin Erdoğan’a sağlanacağı iddia edildi. İddialar doğruysa siyasi darbenin finansmanlığı açıkça ABD tarafından üstleniliyor. Belki geçici bir takas anlaşması için darbe finansmanlığı fazla iddialı görülebilir ama kritik eşiği geçene kadar verilecek bu mali destek içeride birçok şeyi değiştirebilecek güçte ve bu yüzden bu ifade geçerli bir ifade.

“Mutlak butlanda şu kadar milyar dolar harcandı, 19 Mart darbesinde bu kadar dolar yakıldı” siyasetine karşı bir hava yastığı oluşturmakla yetinmeyen bir hamle bu. Erdoğan’ın seçim sürecinde mevcut ekonomi yönetiminde kısa vadeli esneklikler sağlayabilecek, kitlelerde rıza üretmesine katkı sunabilecek ve en büyük kabusu olan sert kitle desteği düşüşünü engelleyebilecek geçici bir rahatlatma hamlesi. Daha büyük bir kıyak ne olabilir ki? Eğer böyle bir kıyak söz konusu ise bu da bir baskın seçim alameti olarak okunabilir.

Komünist Hareket

Komünist hareket güncel halk ihtiyaçlarını kuşanarak hızla meşruiyet ve kitlesellik kazanabilir. NATO zirvesinin yaklaşmasıyla birlikte yükselen emperyalizm gündeminin yanı sıra iktidar hırsları ve emperyalizm uşaklıkları sebebiyle ülkede gerçek anlamda kaos çıkarmayı göze alanlar ve onlara muhalefet ederken Newsweek’lere “Yürüttüğümüz demokratik mücadele yalnızca Türkiye’nin demokratik geleceğini ve dünyanın stratejik açıdan en önemli ülkelerinden birinin istikrarını belirlemeyecek. Aynı zamanda bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecek.” diye yazan anamuhalefet liderlerinin içerisinde debelendikleri “temsil krizi”ni hafife almamak gerekir. Yalınayak yürüyen madenciler var bu ülkede, milyonlarca asgari ücretli, hiçbir yere ait hissetmeyen milyonlarca geleceksiz/güvencesiz genç var. Açık hava küresel fabrikaya ve açık hava maden sahasına dönüştürülmüş bir ülke. Meşru bir hareket yaratamamak ve kitleselleşememek için özel yetenekler gerektiren bir dönem. Ama en önemlisi milyonları neye çağıracağımız? İşte bu yüzden program etrafında örgütlülük şart. Başka bir çıkış olmayacak.