El Yazmaları’nın notu: Marksist araştırmacı yazar Volkan Yaraşır ile günümüz kapitalizminin krizlerini, Türkiye kapitalizminin yeni yapısı ve atılımlarını, geç faşizmin öne çıkan özelliklerini, işçi sınıfının yeni kompozisyonunu ve devrimci özne olma kapasitesini içeren yoğun ve hacimli bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajı, uzunluğu dolayısıyla üç bölüm halinde yayınlamayı uygun gördük. Bu kapsamda röportajın birinci bölümünü okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.
El Yazmaları: Günümüz kriz koşullarında devletlerin dönüşümlerini nasıl okumalıyız? Otoriterleşme, neoliberal otoriterlik, otoriter devletçilik gibi kavramlara oldukça sık başvurulduğuna tanık oluyoruz. Doğru adlandırma ne olmalıdır?
2008 kapitalizmin yapısal/sistemik krizini yüksek bir konjonktüre geçiş olarak tanımlayabiliriz. Farklı fazlarla devam eden kriz bugün kendini büyük resesyon ya da senkronize durgunluk olarak dışa vuruyor. Yeni spekülatif balonların oluşmasıyla çok daha yıkıcı bir faza geçebilir. Ayrıca bu olağanüstü moment kriz ve savaş diyalektiği olarak karşımıza çıkıyor. Artık bir dünya savaşının gerçeğe dönüşme olasılığı son derece arttı. Ukrayna Savaşı ve İran Savaşı’nı dünya savaşının ön cepheleri olarak ele alabiliriz. Küresel düzeyde tahmini yirmi coğrafyada yeni jeopolitiğin bir yansıması olarak savaşlar yaşanıyor.
Emperyalist öznelerin hegemonya krizinin ve savaşların şiddetleneceği bir döneme giriyoruz. Aynı dönem özellikle sermaye birikimininin sürekliliğini sağlamayı, toplumsal muhalefeti bloke etmeyi, emeği disiplin ve kontrol altında tutmayı amaçlayan uygulamaları ve çalışma rejimlerini beraberinde getiriyor. Küresel finans kapital manik karakterine uygun, kâr açlığını gidermek ve sermaye birikimin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmak için stratejik hamleler gerçekleştiriyor. Bu noktada kapitalist devletin yeniden yapılanması ya da dönüşümü yönünde önemli adımlar atılıyor.
Aslında her genelleşmiş kriz dönemi yeni sınıf savaşları ve sermayenin yeniden yapılanmasını koşullar ve bu süreçler kapitalist devletin yeniden yapılanması anlamına gelir. Kapitalist devlet yeni sınıf kombinasyonlarına ve güç ilişkilerine bağlı konumlanır ve sürekli karşı devrim odağı olarak yeniden yapılanır. Böylesi çok yönlü, girift ve katmanlı bir sürecin içindeyiz. Vurguladığınız otoriterleşme, neoliberal otoriter devlet, otoriter neoliberalizm, neoliberal otoriter dönüşüm, neoliberal popülizm, neoliberal devletçi otoriterizm gibi tanımlamalar üzerinden yapılan tartışmalar bu süreci anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik çabalar. Özellikle akademik alanda yürütülen bu tartışmalar için en başta söylenecek şey, tanımlama ve tartışmaların tek boyutlu izahlar üzerinden yürütülmesidir.
Ve garip bir şekilde ortak paydaları neoliberalizmle demokrasi arasında kurulduğu varsayılan uzlaşmanın kopması üzerinden yapılan bazı açılımlar olmasıdır. Tabi ki burada demokrasi kavrayışı muğlak ve müphemdir ve liberal demokrasiden ya da en fazla parlamenter demokrasiden öteye gitmeyen bir içeriktedir.
Bence 1970’lerin sonlarında N. Poulantzas’ın açımladığı otoriter devlet kavramı1 ve S. Hall’ın 1980’lerin başında İngiltere’de M. Thatcher’ın izlediği politikalara ve devletin yeniden yapılanması üzerine geliştirdiği otoriter popülizm kavramı üzerinde düşünülmesi gereken tanımlamalardır2. Ya da bu iki teorik tanımlama yapılan diğer tartışmaların önünü açmaktadır. Kapsayıcı içeriktedir…
Kısaca vurgulamam gerekirse Poulantzas Marksist devlet tartışmalarında yeri olan ve faşizm, devletin göreli özerkliği, iktidar bloğu, sermaye fraksiyonları üzerine özgün analizler yapmış bir kimliktir. Benim de birçok yorumuna katılmasam da devlet tartışmalarında çok beslendiğim ve kimlik olarak sevdiğim birisidir. Marksist devlet analizi ayrıca akademik çalışma konumdur.
Poulantzas devlet aygıtının özgün ve ilişkisel karmaşıklığı üzerinde yoğunlaşmıştır. Kapitalist devlet tipinin farklı tarihsel momentlerde biçim alışını, olağan ve olağanüstü devlet biçimlerini inceler. Olağan devlet biçimini liberal demokrasi, olağanüstü devlet biçimlerini ise faşizm, askeri diktatörlükler ve Bonapartizm olarak değerlendirir. Otoriter devlet biçimini ise kapitalizmin erken dönemlerine ait liberal demokratik devlet formundan farklı bir devlet biçimi olarak tanımlar.
Bu devlet formunda devlet toplumsal alanın bütününü kapsaması yanında, siyasal alanın daralması yaşanır, dar bir kadro veya elitler, yürütmede karar verici bir noktaya gelir, ayrıca yürütmenin yasama ve yargı üzerinde belirleyiciliği artar, bunun yanında siyasal partilerin toplumsal bağlarında ciddi zayıflamalar görülür. Bu süreç iktidar blokunu oluşturan sermaye fraksiyonları arasında çelişkilerin yoğunlaşmasını da beraberinde getirir. Poulantzas otoriter devlet formunun kapitalizmin aktüel olarak geldiği aşamaya uygun yeni normal olduğunu belirtir.
Bu argümanın Fordizmin krizini açığa çıktığı 1968-75 aralığında ileri sürüldüğünü vurgulamak gerekir. Aynı süreç kapitalizmin organik krizinin nesnel zeminlerinin doğduğu koşullardır. Metropollerde refah devleti aşınmıştır, çevre ülkelerde ise 1964 Brezilya darbesiyle başlayan askeri faşist diktatörlüklerin önü açılır. Poulantzas bu atmosferde avrokomünizm anlayışının bir ürünü olarak otoriter devlet analizini yapar. Bu kavramlaştırmanın pratik yansıması temsili demokrasi kurumlarından yararlanıp, devlet içi güç ilişkilerinin değişebileceği ve bu adımların otoriterleşmeye karşı bir mücadele olduğudur. Devlet içi mücadele avrokomünizmin önemli tezlerinden biridir. Poulantzas devlet içi mücadeleyi bir boyutuyla kendi demokratik sosyalizm anlayışının vazgeçilmez yönü olarak ele alır. Yaşanan konjonktürde SSCB’nin bir siyasi otorite ve sosyalist kutup olarak varlığı, 1945 sonrası FKP, İKP ve İspanya Komünist Partisi’nin içine girdiği düzeniçileşme süreci eksen oluşturucudur.
Aslında bu süreç Sovyet Marksizminin bir simetrik yansımasıdır. Daha sonra süreç avrokomünizmine evrilecektir. Bütün bu olgular Poulantzas’ın düşünsel yönelimlerini belirler. Akademik alanda Poulantzas çalışanların en çok ihmal ettiği nokta çözümlemeleri ve kavram matrisinin tek başına orijinal tanımlamalar olarak ele almalarıdır, Poulantzas politik tercihleri ve yönelimleri, yaşanan konjonktür ve o konjonktürün düşünsel iklimi genellikle gözardı edilir.
S. Hall de önemli açılımlar yapar. Poulantzas’tan etkilenir. Hall, Thatcher döneminde İngiltere’yi ya da neoliberal karşı devrimci sürecin ilk laboratuvarı ve en radikal hayata geçirildiği ülkede devletin dönüşümünü ve Thatcherizm diye tanımlanan politikalarını analiz eder. Geliştirdiği otoriter popülizm kavramı bu dönemi anlamaya yöneliktir. Hall, bir yandan devletin otoriterleşmesi üzerinde dururken, öte yandan yaratılan aktif rızayı irdeler.
Otoriterliğin sadece baskı ve zor olmadığını, ideoloji ve kültür boyutlarının da bulunduğunu ve bu boyutlarının aktif rızayı beslediğini, kitleleri yönlendirdiği ve manipüle ettiğini vurgular. Bu manada medyanın rolü, gündelik hayatın kültürel kodları ve bu kodların inşası ayrıca ötekileştiren, ırkçı, seksist hatta elitist vurguların popülist söylemi nasıl beslediğini ve kitleler üzerindeki etkilerini inceler. Bu sürecin rıza mekanizmaları yarattığını vurgular ve modern kapitalist toplumda otoriteleşme popülizm ilişkisinin içi içe geçişine ve derinliğine bakar.. Gramsciyen bir yaklaşıma sahiptir.
Bence bu iki yaklaşım yukarıda belirttiğimiz tüm argümanları kapsayıcı içeriktedir.
Bu içeriklere hakim olmak önemlidir. Ama bana göre yeni devlet bu tanımları veya vurguları içinde/bünyesinde taşıyan ve bu tanımlardan öte daha konsantre ve finans kapitalle paralel yaşamı olan, organik ve sürekli karşı devrimci bir yapılanmaya dönüşüyor. Bob Jessop mesela araçsalcı yaklaşımın ötesinde ve yapısal yaklaşıma mesafeli daha stratejik ve ilişkisel bir kapitalist devlet tanımlaması yapar.
Ben yeni devletin araçsal, işlevsel ve yapısal karaktere sahip olduğunu, yeni kapitalist devletin bu anlamıyla integral bir devlete dönüştüğünü, sınıflar mücadelesinin ritmi ve yaşanan momente göre bir veya birkaç özelliğinin öne çıktığını düşünüyorum. Yeni konjonktürde bütün toplumsal sözleşmeleri rafa kaldırdığı kanaatimdeyim, bir noktada kök devlet diyebileceğimiz bir yapı var karşımızda. Varlığını finans kapitalle özdeşleştirmiş bir yapı. Bir yapı derken yanlış anlaşılmasın sınıf iktidarlarının bir şebekesi, kristalizasyonu anlamında söylüyorum ve en önemli özelliği sınıf mücadelesi ritmine adapte olan ve bu ritme bağlı hızla biçim değiştiren ya da aynı anda farklı biçimleri hayata geçirebilen bir kapitalist makine karşımızdaki.
El Yazmaları: Günümüz faşizmi ile 20. yy faşizmi arasında “analojik” bağlantılar kurmanın sakıncaları nelerdir? Örneğin iki büyük savaş arasındaki faşizmlerin tahlilinde en önemli odak noktalarından bir tanesi dönemin faşizminin güçlü ve örgütlü işçi sınıfına karşı örgütlenmiş bir reaksiyon olarak öne çıktığı vurgulanırken, günümüz faşizminin böylesi bir durumdan doğmadığına yönelik yorumlar var. Bu yorumlara katılır mısınız? Diğer yandan yine iki savaş arasındaki faşizm pratiklerinde uygulanan ancak günümüz faşistleşme pratiklerinde uygulanmayan parlamento fesihleri, paramileterleşme gibi dönüşümlerin olmamasını neye bağlıyorsunuz?
En başta faşizm bir istisna hali ya da irrasyonel bir durum değildir. Kapitalist rasyonele son derece uygun hatta bu rasyonelin parçası ve tezahürüdür. Bu noktada Z. Bauman’ın Modernite ve Holokost3ve E. Traverso’nun Modern Barbarlığın Eleştirisi’ni4 herkese tavsiye ederim. Faşizm finans kapitalin ruhunda ve ontolojisinde var olan bir halin çıplak dışavurumudur. Faşizm söylene geldiği gibi finans kapitalin devrim tehdidine karşı son noktada devreye soktuğu bir devlet biçimi de değildir.
Bence burjuvazi genel olarak varlıklı sınıflar, tarihsel olarak ve günümüzde alt sınıflardan her zaman nefret eden, sınıfsal kinle yaklaşan ve alt sınıflardan gelecek tehlikeye karşı her zaman tetikte olan ve bu ontolojik korkuyu her an hisseden bir kozmosa sahip. Ve bu duygularında da haklılar..! Yani faşizm finans kapitalin manik karakteriyle son derece uyumlu, arzularını ve ruhunu en iyi temsil eden bir devlet biçimidir.
Çünkü burjuvazi ile devlet arasındaki ilişki ontolojik bir ilişkidir. Burjuvazi devletsiz yapamaz. Devlet burjuvazinin ana rahmi gibidir. Bir kök devlet olan faşizm bu mana da istisna hali değil, kapitalist emperyalist toplumsal formasyona mündemiçtir. Mündemiç kavramını bilinçli ve taşıdığı ikili anlamında kullanıyorum. Yani bu formasyonun içinde saklı bulunan ve aynı zamanda ona içkin olandır.
Mahir Çayan’ın bu olguyu sezdiğini ve bir düzeyde (yeni ve yarı sömürge ülkeler için) kavramlaştırmaya çalıştığını düşünüyorum. Bir sistematik dahilinde ve kavram matrisinin parçası olarak sömürge tipi faşizm ve tezahürleri olan gizli ve açık faşizm vurgusu, faşizmi bir iktidar perspektifi olarak ele alması son derece iyi bir teorik sezgi olması yanında, bir kapalılığı da ifade ediyor.
İbrahim Kaypakkaya’nın modernizmle faşizmin ilişkisini hatta organikliğini ortaya koyması ve devlet geleneği ve faşist repertuar arasındaki bağı erken göstermesinin altı çizilmelidir. Ayrıca Kaypakkaya üzerindeki ideolojik basınca rağmen militan bir düşünceyle devletin ruhunu net olarak tanımlayarak büyük bir karşı çıkış yaratmıştır. Mahir ve İbrahim’in çözümlemeleri yıkıcı niteliktedir. Mahir faşizmin hayata geçirilişi, biçim alışına ilişkin vurgular yaparken, İbrahim faşizmin ontolojisi üzerine durmuştur. Birbirini inanılmaz besleyici karakterde açılımlardır aslında. Fakat Kemalizm meselesi, Mahir ve THKP-C’nin ideolojik handikapı olurken aynı mesele İbrahim ve TKP-ML’nin üstün performansına dönüşür.
Bu temellerden aslında yüksek derece sofistikasyon yapma olanağı doğabilirdi. Fakat sürecin çok hızlı akması, iki politik figürün pratik ve askeri önder olarak aktif konumlanışı yoğunlaşmaya olanak sağlamamıştır. Aynı dönemde İran’da Halkın Fedaileri’nin benzer bir çabası olduğunu Bijan Cezani’nin yakın argümantasyonlar kullandığı biliyorum . Brezilya’da daha erken dönemde C. Marighella’nın silahlı mücadele deneyimi ve faşizm analizleri dikkat çekicidir.
Unutmadan pek fazla bilinmeyen RAF’ın yeni faşizm anlayışı yüksek bir teorik kapasite yüklüdür. Bu arayışlar kapitalizmin savaş sonrasında yaşadığı canlanma ya da uzun genişleme döneminin sonlarına tekabül eder. Kıymetli arayışlardır. Çünkü faşizmin tarihte bir sapma, hastalık olduğu ya da bir daha gelmemek üzere yok olduğu düşünülürken özellikle III. Enternasyonal’de somutlanan klasik faşizm yada I. kuşak faşizm analizlerinden farklı yeni dönemi anlamaya yönelik militan teorik – pratik uğraşların ifadeleridir. Böylesi uzun giriş yapmanın nedeni bugün yaşanan süreci aynı militan teorik ve pratik cüretle anlayabileceğimizi düşündüğümden dolayıdır. Buna ek olarak özellikle kapitalist devlet üzerine yoğun bir tartışma ve anlama çabasının önemli olacağını zannediyorum.
Maalesef Marksist devlet teorisi tartışmaları en son 1980’lere tekabül eden N. Poulantzas, R. Miliband arasında yürütülen zengin tartışmalar olarak dikkat çeker. Yakın süreçte ise farklı arayış ve tanımlarla aktüel kapitalist devlet çalışan B. Jessop, J. O’Connor, E. M. Wood, D. Harvey ve birkaç adı sayabiliriz. Yani devlet konusu ve tartışmaları halen büyük bir boşluk içinde. Ve özellikle tartışmalar devlet ve devrim diyalektiğinden koparılmış durumda. Bu noktada İbrahim, Mahir, Cezani, RAF ve Marighella’nın çabaları daha da önem kazanmaktadır.
Buradan sorunuzun ilk bölümüne gelirsem faşizm en başta karşı devrimci bir hareket, bir kapitalist devlet biçimi ve bir ideolojidir. Aynı zamanda bir toplum ve kültür inşası, hayat tarzı ve bir dünya görüşüdür.
Faşizm işçi sınıfının stratejik olarak yıkımını ve enkazlaştırılmasını hedefler. Sermaye birikimin önündeki her türlü engelin kalkması ve artı değer sömürüsünün sürekli ve risksiz sürmesi esas olandır. En az onun kadar önemli olan da hayata yönelik taarruzdur. I. Kuşak faşizm ya da klasik faşizmin özellikle Ekim Devrimi ve yarattığı tektonik etki sonucu iki devrimci durumun ortaya çıktığı Almanya ve İtalya’da şekillenmiş olması önemlidir. Bence Ekim Devrimi ve Avrupa’yı saran I. sol dalgada ilk defa ve gerçek bir manada kapitalizmin yıkılacağı ya da ortadan kalkacağı bir konjonktürün kapıları aralanmıştır. Finans kapitalin yok oluş korkusunu şiddetli bir şekilde yaşadığını düşünüyorum. Alman ve İtalyan tekellerinin faşist hareketle girdiği ilişki ve angajman bunu gösteriyor. Genel olarak varlıklı sınıfların tutumu da bundan azade değil. İşçi sınıfının ayağa kalkışı ve devrimin imkanı müthiş bir reaksiyona yol açmıştır. Almanya’da beş yılı kapsayan atak ve geri çekilişlerin yaşandığı uzun devrimci durum, İtalya’da fabrika işgalleri ve işçi konseyleri, toprak işgalleri ve kırda özyönetim pratikleri muazzam deneyimlerdir. Sarsıcıdır… Egemen sınıfları başta finans kapitali harekete geçirmiş, sınıfa yönelik topyekün ve stratejik taarruz gerçekleştirilmiştir.
Faşist hareket İtalya’da ve Almanya’da sokaktan iktidara yürür ve iktidarı farklı özgünlüklerde fetheder. Ve özellikle küçük burjuvaziyi hareketin ana gövdesi olarak mobilize olur. Küçük burjuvazi faşist evren ve hakikatle bir nevi bütünleşmiştir. Başka bir ifadeyle faşist ideoloji küçük burjuvazinin dünyasına son derece yetkin bir şekilde hitap edebilmiştir. Bu yön faşizmin analizlerin sınıfsal çözümlemelerinde bazı zafiyetlere yol açabilmiştir. Faşizm sınıfsal olarak büyük sermayenin, finans kapitalin stratejik yönelimidir ve arzularına hizmet eden bir devlet biçimidir. Küçük burjuvazi faşizmin sınıfsal tabanı olarak dikkat çeker.
O korkusu, öfkesi, arzusu ve arayışlarıyla faşizmin kitle ruhunu ve mobilizasyon gücünü temsil eder. Evet proletaryanın devrim tehdidi ve imkanı I. kuşak faşizmin doğuş, gelişme zeminlerine yol açmıştır. Aynı şekilde parlamento iktidar yürüyüşü ve hamlelerinde önce bir araç ve meşrulaşma kanalı ve kendini kabul ettirme alanı olarak kullanılmasına rağmen daha sonra faşizmin iktidar olması ve kurumsallaşma sürecinde ise fiilen tasfiye edilmiş ya da faşist bir kurumsal yapıya dönüşmüştür. Paramiliter karakter yine I. kuşak faşizmin temel özelliğidir.
Sokağın fethedilmesi stratejik önemdedir. Sokağın fethi aynı zamanda iktidarın fethine giden yoldur. Paramiliter güçler yani Kara Gömlekliler ve SA’lar işçi sınıfının ve toplumsal muhalefetin tasfiye edilmesi ve atomize olmasında etkin rol oynadılar. Aynı oluşumlar faşizm sıradanlaşması ve kitlesel temelde şekillenmesinin zeminlerini yaratmıştır. W. Reich’ın ifadesiyle “küçük adam” ritüel, dil, jargon, davranış, eda, giyim, ambiyansla anlam dünyası ve aidiyet duygusunu paramiliter oluşumlar içinde bulmuştur5. Faşizmin kitlelere bir anlam dünyası verdiği unutulmamalıdır. Faşist düşüncenin bence en büyük cazibesi anlaşılır, basit argümanlar içinde ırkçı, öjenik, seksist, ötekileştirici mana dünyaları ve kodlar yaratmasıdır.
21. yüzyıl faşizmi ya da günümüz faşizmine geçersek kapitalizmin yapısal krizinin açtığı yüksek momentumun önemli olduğu düşünüyorum. Ya da söylemek istediğimi şöyle açayım her tarihsel momentum sınıf mücadelesinde yeni bir ritmi işaretler. Sermayenin yeniden yapılanmasını ve devletin dönüşümünü koşullar. 1848 Devrimleri ve 1845-47 tarımsal kriz ve tarım ve ticarette durgunluk momenti Marx’ın Bonapartizm analizleri beraberinde getirmiştir6. Marx, Sezarizm tanımının devletin yeniden yapılanmasına yanıt vermediği üzerinden hareketle yeni devlet analizine yönelir. 1929-39 genelleşmiş krizi yeni bir moment olarak faşizm tartışmalarını önünü açar. Sınıf mücadelesi yeni bir ritme girmiştir. 1945-70 arası yani kapitalizm genişleme dönemi/momenti ve sosyalizmin bir sistem olarak varlığı sosyal devlet tartışmaları beraberinde getirdi. Sosyal devlet, devletin yeni biçimlenişi oldu. Neoliberal karşı devrim süreci neoliberal otoritarizm, askeri diktatörlükler ve farklı faşizm uygulamalarını beraberinde getirdi.
Ben yeni devleti iki olgu üzerinden tanımlıyorum: Kapitalizmin yapısal krizi ve bu krizin yeni nesil krizlerle varoluşsal krize evrilmesi birinci özelliği teşkil ediyor. İkincisi yine krizle bağlantılı olarak sınıfsal antagonizmanın şiddetlenmesi, küresel isyan ve ayaklanmaların dalgasal seyri, diğer taraftan yine küresel bir faşist dalganın yükselmesi ve kapitalist entegrasyon sürecinin ve kapitalist ilişkilerin olağanüstü derinleşmesi üzerinden izah ediyorum.
Buna ek olarak sistemin olağanüstü asalaklaşma ve çürüme haliyle yeni kapitalist devletin yakın ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Yeni kapitalist devlet bu asalaklaşmanın sürdürülmesi ve korunmasının güvencesidir. Lenin’in bu önemli vurguları bugün inanılamayacak bir noktaya ulaşmıştır. Artık yeni kapitalist rasyon bu gerçekliğin üzerinden şekilleniyor. Bu manada ekolojik kriz, dünyanın eko ölüm riski, milyarlarca insanın açlığı ve olağanüstü küçük bir azınlığın elinde bulunan servetin, 12 kişinin servetinin 4 milyar insanın toplam varlığından daha fazla olması kapitalist devletin varoluş nedenidir.
Bazı vurgular yapmam gerekirse: Neoliberal otoriterleşme ve türevleri olan kavramlaştırmalara karşı mesafeliyim. Yeni ve geç faşizm kavramlarını iç içe geçiren bir tarzda ve Marksist teorinin zengin devlet analizlerinden yararlanarak yeni devleti yorumlamaya çalışıyorum. R. Paxton’un süreç olarak faşizm analizinin kıymetli yönleri var7. Faşizmi statik bir olgu olarak yorumlanmasına karşı faşizmin belirli parametrelerle inşa olan ve aşamalar kaydeden bir süreç olarak tanımlıyor ve bu parametreleri ayrıntılı açıklaması ayrıca manalı.
Yine de bana Poulantzas’ın faşistleşme süreci kavramı bazı eklerle çok daha katmanlı izah olarak geliyor8. E. Traverso post-faşizm tanımlaması süreci tanımlamakta yararlanılacak başka bir kavramlaştırma9. Traverso bir bağlamda sorunuza yanıt veriyor. Yeni kuşak faşizmlerin parlamenter sistemin içinde anlaşılabileceği hatta bu sistemin içinde şekillendiğine ve bu alanı etkin olarak kullandığına vurgu yapıyor. I. kuşak faşizmle ideolojik akrabalığı olduğunu, yeni vurgusundan öte sonrası anlamında bir geçiş ve melez form özelliği taşıdığının altını çiziyor. Yeni kavramını kullanmaya mesafeli olan Traverso argümanlarıyla bir taraftan yeniyi tarif ederken, sınıfsal analizlerinde zafiyetler taşıyor ve faşizmi bir olağanüstü devlet biçiminden öte burjuva siyasal alanın bir politik figürüne indirgeme riskini barındırıyor.
Diğer önemli bir açılım ise A. Toscano’nın geç faşizm analizinde kapitalist kriz vurgusunu üzerinden bir tanımlama yapmasını önemsiyorum, kendisi geç faşizmi kapitalist dönüşümler ve kapitalist krizle iç içe geçmiş bir olgu olarak değerlendiriyor10. Ve geç kapitalizmin bir ürünü olarak analiz ediyor. Kullandığı kavram I. kuşak faşizmle bir yanıyla tarihsel bir süreklilik taşıdığını ortaya koysa da diğer yanıyla aktüel bir durumu göstermesi itibariyle kopuşu ifade ettiği söylenebilir. Geç kapitalizm tanımlaması E. Mandel’in erken dönemde yeni kapitalizmi analiz etmek için ileri sürdüğü bir kavram setini ifade eder, bildiğiniz gibi bu konuda kapsamlı bir çalışması var11. Toscano’nun bu kavram setinden yararlanıp, kapitalist yeniden yapılanma ve kriz bağlamında geç faşizm çözümlemesi yaptığını düşünüyorum.
Yeni devlet ve faşizm tartışmasını Marksist devlet teorisinde kendi okumalarından gördüğüm üç temel yönelim ya da aks üzerinden tanımlamaya çalışacağım: Bunlar devletin araçsal, işlevsel ve yapısal nitelikleridir. Literatürdeki devlet analizi okumalarımdan çıkardığım yedi parametre var. (Yeni Yaşam Gazetesi’nde konuyu “Yeni Devlet: Avcı ve İstilacı” başlığı altında kapsamlı bir biçimde inceledim. İlgili arkadaşlar bakabilir. Burada konumuz itibariyle ancak konsantre bazı vurgular yapacağım.)
Marx ve Engels farklı tarihsel momentlerde devlet üzerine farklı analiz ve yorumlar yaptılar. Birbirini tamamlayan bu analizler bir yanıyla da Marksist devlet teorisinin farklı varyantlarını ifade ediyor. Marx sonrasında Lenin ve Gramsci’de gördüğümüz yüksek performans daha sonraki süreçte devam etmez. Ağırlıkta devlet üzerine yorumlar yukarıda vurguladığımız üç eksen üzerinden ele alınır. Sosyalist hareketin Sovyet Marksizminin etkisiyle araçsal niteliğine yönelik vurgular yaptığını düşünüyorum. Bu tek boyutlu algı ve yorum hem devletin organik yapısını kavramakta, hem de sermaye fraksiyonları arasındaki çelişkileri yakalamakta problemler oluşturdu.
Daha ilginci devletin tarafsız bir karaktere sahip olduğu hatta alt sınıflar tarafından kullanılabileceği gibi bir yanılsamayı ortaya çıkardı. Bu yaklaşım aynı zamanda sınıf mücadelesinin değişen ritmini kavramakta problemlere yol açtığı gibi, başta işçi sınıfı ve alt sınıfların pasif bir özne gibi ele alınmasını beraberinde getirdi. Yapısalcı yaklaşım ise her ne kadar Sovyet Marksizminin taşlaştırıcı eğilimlerine karşı bir tepki olarak şekillense de (L. Althusser ve etkilediği Poulantzas ve Balibar’da gördüğümüz) Marx’ın düşünsel gelişimini genç ve olgun Marx diye spekülatif olarak ayrıştırılması ve epistemolojik kopuş vurguları, özellikle diyalektiğin ya da Hegel’in mirasının devre dışı bırakılması şeklinde karşımıza çıkar. Devlet analizinde bütünselci bir yaklaşımı ve tarihsel bir bakışı engelleyen bu tutum ayrıca tarihsel/devrimci özneyi muğlaklaştıran hatta yok sayan sonuçlar yaratmıştır.
Bu noktada Gramsci’nin integral devlet çözümlemesini önemli görüyorum12. Gramsci’nin bu çözümlemesi üzerinden yeni devleti hem araçsal, hem işlevsel, hem de yapısal bir bütünlük üzerinden tanımlıyorum. Aslında yeni kapitalist devlet hepsi: Hem o, hem o, hem de o. Sınıflar mücadelesinin farklı tarihsel momentlerinde bazen bir özelliğinin domine olup, diğer özelliklerinin resesifleşmesi bahsettiğimiz yorumları koşulluyor. Yeni kapitalist devlet, devletin bu karakteristik özelliklerini iç içe bir arada kullanma performansına sahip, yetkin bir manevra ve esneme kabiliyeti gösteriyor.
Bunu aynı anda ikili rejim uygulama kabiliyetinde görebiliyoruz. Ernst Fraenkel diktatörlük üzerine düşünürken İkili Devlet13 diye tanımladığı norm ve önlem devletini bir rejimde birleştirir, ben aynı anda ikili rejim (ülkenin farklı coğrafyasında ya da bir şehrin farklı bölgelerinde geçici değil, uzun süreli faşist ve burjuva demokratik normları bir arada) uygulama kabiliyeti üzerinde duruyorum. Olağan ve olağanüstü rejimlerin birinin sona erip, diğerinin başlamasından öte (genel algılayış budur) birbirine hızlı geçebilme, aynı anda uygulanabilme ve sınıflar mücadelesinin ritmine kendini hızla adapte edebilme gücünden bahsediyorum. Bu manada yeni devleti finans kapitalin sınıf iktidarının kristalize olduğu, kapitalizmin entegrasyon düzeyi ve küresel iş bölümüne uygun biçim alan, sermaye birikimini sağlamakla mükellef ve küresel artı değer transferinde aktif misyon yüklenen organik bir ilişkiler ağı olarak düşünebiliriz. Ya da bu ilişkiler ağının ya da matrisinin en stratejik parçası.
Ben daha anlaşılır olması için yeni devleti bir yanıyla jel ve diğer yanıyla predator-avcıya benzetiyorum. Sınıflar mücadelesinden öğrenen, esnek, tarihsel deneyimlerini kullanan, devlet ve finans kapital ilişkisine dokunulmadığı ölçüde tolerans ve konfor alanları yaratan ve bu risk doğduğunda ise avcının rafine ve seçici olarak devreye girdiği, muhalefeti enterne ettiği, onun dışında görünmediği ama varlığını her an hissettirdiği bir yaşayan organizma. Varlığını finans kapitalin varlığıyla özleştiren ama onun bir aleti veya aparatı olmayan paralel yaşayan bir nevi “kapitalist makina”.
Yeni faşizm ise bu sürecin aktüel bir tezahürü… Yeni devletin karakteristik özelliklerinden biri… İkili rejimin ayrılmaz parçası… Kısaca parlamentonun varlığı için de şunlar söylenebilir: Parlamento tarihinde olmadığı kadar işlevsiz durumda olmasına karşın, büyüsünün yanında göz boyama ve kolektif halüsinasyon yeteneğinin en çok arttığı bir dönemi yaşıyoruz. I. Kuşak faşizmden farklı olarak yeni faşist, pro-faşist, ön faşist yapıların yüksek meşruluk kazandığı ve tanınırlık açısından ihtiyaç duyduğu bir mekanizma. Modern zamanların belki de en önemli rıza imal eden mekanizması.
İyice parodiye dönmüş seçimler ve parlamento muhalefetine tırnak içinde hareket kabiliyeti tanıyarak onun enerjisini soğurtuyor, manipüle ediyor, hatta bu muhalefetten meşruluk kazanıyor ve güç devşiriyor. Ayrıca aynı parlamento sistem karşıtı hareketlerin boğulması ve enerjilerini tüketmeleri için son derece işlevli bir araç. Ve bir nevi kitlelerin yeni afyonu.
Ayrıca otokratın her zaman kazandığı, bir zamane casinosunun kasası gibi rol oynuyor… Son olarak faşist paramiliter yapılar için bir iki vurgu yaparak ikinci sorunuzu bitireyim: Evet bugün yaşadığımız küresel faşist dalga içinde geçmişteki gibi bir paramilitaristleşme olgusunu bazı istisnalar dışında (Hindistan’da Modi rejimi orduyla organizeli çalışan ve devlet destekli paramiliter oluşumlarıyla dikkat çekmektedir) görmüyoruz. Buna karşılık yaklaşık yarım yüzyılını kapsayan neoliberal karşı devrimci politikaların kendi sosyolojisini yarattığı ortada. Bunun anlamı toplumsal çürüme ve toplumun bir nevi paramilitaristleşmesi diyebiliriz. Toplumun lümpenleşmesi, atomizasyonu ve sosyal medyanın yıkıcılığı içinde apolitikleşmesi yeni faşizmin beslendiği ve faşizmin normalleştiği zeminleri ortaya çıkartıyor.
Paramiliter oluşumlar yok ama kartel rejimler ve toplumun çeteleşmesi var. Diğer yandan yeni devlet makro tahakkümünü hayatın her alanına kurmaya çalışıyor. G. Delueze’in ifadesiyle sürekli akışkan görünmez bir kontrol toplumu14 bugün yapay zeka ve robotik teknolojinin olanaklarıyla olağanüstü bir aşamaya yükselmiş durumda. Ve bu düzenlemeler şirket devletin ayrılmaz parçası olarak işlev görüyor…
Dipnotlar
- N. Poulantzas, Devlet, İktidar, Sosyalizm, Epos Yayınları, 2000 ↩︎
- S. Hall, Authoritarian Populism: A Reply to Jessop et al., içinde: Selected Writings on Marxism, Duke University Press, 2021 ↩︎
- Z. Bauman, Modernite ve Holokaust, Alfa Yayınları, 2016 ↩︎
- E. Traverso, Modern Barbarlığın Eleştirisi, Ayrıntı Yayınları, 2024 ↩︎
- W Reich, Dinle Küçük Adam, Cem Yayınevi, 2021 ↩︎
- K. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, içinde: Fransız Üçlemesi, Yordam Kitap, 2022 ↩︎
- R. O. Paxton, Faşizmin Anatomisi, İletişim Yayınları, 2020 ↩︎
- N. Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, İletişim Yayınları, 2023 ↩︎
- E. Traverso, Faşizmin Yeni Yüzleri, Ayrıntı Yayınları, 2024 ↩︎
- A. Toscano, Geç Faşizm, Dipnot Yayınları, 2025 ↩︎
- E. Mandel, Geç Kapitalizm, Versus Yayınları, 2008 ↩︎
- A. Gramsci, Hapishane Defterleri 3, Kalkedon Yayınları, 2012 ↩︎
- E. Fraenkel, İkili Devlet, İletişim Yayınları, 2021 ↩︎
- G. Deleuze, Denetim Toplumları Konusunda Bir Ek, 1992 ↩︎


