Türkiye’de tarikat ve cemaat yapılanmalarına yönelik arka arkaya gerçekleştirilen yargı ve emniyet operasyonları, din kisvesi altında örgütlenen devasa sermaye imparatorluklarını ve bu yapıların devlet aygıtıyla kurdukları ilişkileri yeniden Türkiye kamuoyunun gündemine taşıyor. Son günlerde yürütülen soruşturmalar kapsamında, Süleymancılar cemaatinin mali faaliyetleri ile Furkan Vakfı lideri Alparslan Kuytul ve yakın çevresine yönelik ağır suçlamalar içeren operasyonlar kamuoyunda geniş yankı buldu.
Bu gelişmeler, kamu kaynaklarından doğrudan beslenen ve devlet bürokrasisinde etkin oldukları bilinen Menzil ile İsmailağa gibi diğer büyük cemaatlere de benzer operasyonların yapılıp yapılmayacağı sorusunu akıllara getiriyor. Ancak mevcut siyasi dinamikler incelendiğinde, operasyonların hedef seçiminde dini hassasiyetlerden ziyade “siyasi iktidarla uyum” kriterinin belirleyici olduğu görülüyor.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde 17 ilde yürütülen operasyon kapsamında Süleymancılar cemaatinin tepe yöneticisi Alihan Kuriş de dahil olmak üzere çok sayıda kişi hedef alınırken, cemaatle bağlantılı 32 şirkete kayyum atandı. Bu hamlenin hemen ardından ise Adana merkezli 6 ilde gerçekleştirilen eş zamanlı baskınlarla Kuytulcular” olarak bilinen Furkan Vakfı’nın kurucu başkanı Alparslan Kuytul, eşi Semra Kuytul ve çok sayıda kişi gözaltına alındı. Vakfa ait 5 şirkete yönetim kayyımı atandı. Peki akıllardaki soru devlet tarikat ve cemaatlere yönelik politikasında değişikliğe mi gitti yoksa kendisiyle ters düşen yapıları tasfiye / bitirme operasyonuna mı soyundu?
İnanç Sömürüsünden Doğan Dev Şirketler
Arka arkaya gelen bu operasyonlar, Türkiye’de dini yapıların asıl karakterinin inanç birliğinden ziyade birer sermaye birikim aygıtı, yani holdingleşmiş sömürü mekanizmaları olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bu durum karşısında, devlet aygıtının “kamusal düzeni koruma” iddiasıyla gerçekleştirdiği müdahaleler de tartışma konusu oluyor. Gelişmeler, kamu kaynaklarından doğrudan beslenen ve devlet bürokrasisinde örgütlendiği bilinen Menzil ile İsmailağa gibi diğer büyük cemaatlere de operasyon sırasının gelip gelmeyeceği sorusunu akıllara getiriyor.
Tarikatlar ve cemaatler her şeyden önce feodal ve kapitalist ilişkilerin harmanlandığı, inanç sömürüsüne dayalı artı-değer üretme merkezleri olarak karşımıza çıkıyor. Dini hassasiyetleri sömürülen geniş yoksul kitlelerin ücretsiz ya da son derece ucuz emeği ve bağışları bu cemaatlerin tepe yönetimlerinde devasa sermayelere dönüşüyor.
Süleymancılar cemaatine yönelik operasyonda Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) tarafından hazırlanan rapor, bu sömürünün boyutlarını çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Rapora göre, cemaat yapılanmasıyla bağlantılı şirketler üzerinden 100 milyar TL’yi aşan tutarda sahte faturalar, şirket devirleri ve kaynağı belirsiz nakit hareketleri Almanya’ya sevk edildi. Yoksul halktan yurt ve eğitim faaliyetleri adı altında toplanan bu paralar, Avrupa genelinde faaliyet gösteren TUNA Food gibi markalar üzerinden helal gıda sektöründe yatırıma dönüştü. Köln’de inşa edilen 70 milyon euro değerindeki lüks genel merkez binası, sömürülen emekçilerin sırtından yükselen cemaat aristokrasisinin ihtişamını gözler önüne serdi.

Furkan Vakfı Neden Hedef Oldu?
Adana’da 1980’li yıllarda temelleri atılan ve resmi olarak 1994 yılında bir vakıf çatısı altında faaliyetlerine başlayan Furkan Hareketi, Alparslan Kuytul liderliğinde kendine has bir çizgide ilerliyor. Tevhid inancını merkeze alarak Allah’ın yegane kanun koyucu olduğunu savunan hareket, laiklik ve demokrasiye yönelik açık karşıtlığıyla biliniyor. Hareketin lideri olan Kuytul birçok demecinde Alevileri de açıkça hedef olarak gösteriyor. Furkan Vakfı’nı diğer geleneksel tarikat ve cemaatlerden ayıran en önemli özellik ise, siyasi iktidarın iç ve dış politikalarına yönelik geliştirdiği sert muhalefet. Alparslan Kuytul, uzun süredir iktidarın uygulamalarını açıkça eleştiriyor ve dini grupların özerkliğini savunarak devlet müdahalelerine karşı çıkıyor. Bu duruş, hareketi yargısal denetim ve operasyonların sürekli hedefi haline getiriyor.
Son yürütülen soruşturmada ise iddialar sadece mali usulsüzlüklerle sınırlı kalmadı. Soruşturma dosyasına giren ifadelere göre, eski bir vakıf üyesinin kaçırılarak elektroşokla işkenceye maruz bırakıldığı ve zorla maddi kazanım elde edilmeye çalışıldığı iddiaları operasyonun merkezine oturdu. Bu iddiaların yanında, emniyet birimleri vakıf bileşenlerinin belge sahteciliği, dolandırıcılık ve kara para aklama gibi suç örgütü faaliyetlerine karıştığı şüphesi üzerinde durdu. Devlet organları, bu iddiaları gerekçe göstererek vakfın tüm idari ve mali mekanizmalarına kayyumlar aracılığıyla müdahale etti.

Mülk Allah’ın Servet Menzil’in
Benzer bir holdingleşme ve sermaye birikimi tablosu, son dönemde liderlik ve miras kavgasıyla sarsılan Menzil Cemaati’nde de yaşanıyor. Şeyh Abdülbaki Erol’un Temmuz 2023’teki ölümünün ardından, kardeşler arasında en az 17 milyar TL olduğu tahmin edilen devasa bir miras kavgası patlak verdi. Dinî bir yapıdan ziyade holdinge dönüşen cemaat, 1997 yılında kurulan Semerkand Şirketler Grubu ile ticarete girerek gıda, inşaat, sağlık ve medya sektörlerinde milyarlarca liralık bir ekonomiyi yönetiyor. Cemaatin sağlık kuruluşu olan Emsey Hastanesi’nin yanı sıra devlete iş yapan şirketleri de bulunuyor. Örneğin, cemaatle doğrudan bağlantılı Techno Health Laboratuvar şirketi, bugüne kadar Sağlık Bakanlığından yarım milyara yakın çok sayıda ihale aldı.
Şirket, sadece pandemi döneminde İstanbul İl Sağlık Müdürlüğünden toplamda 234 milyon TL’yi aşan Covid-19 PCR testi ihalelerini kazanarak kamu kaynaklarını kendi sermayesine kattı. Cemaatin paravan yardım kuruluşu Beşir Derneği ise, Bakanlar Kurulu kararıyla verilen “kamu yararına dernek” statüsü ve “izin almadan yardım toplama hakkı” sayesinde mal varlığını 10 yılda katlayarak 2024 yılında 414 milyon 646 bin TL’ye ulaştırdı.
Öte yandan Süleymancılar’a yönelik operasyonun ardından Menzil içindeki rekabet daha da kızıştı. Saki Elhüseyni taraftarları, Süleymancılar operasyonunu fırsat bilerek kendi rakip kardeşlerini ve onlarla iş birliği yapan iş insanlarını benzer mali usulsüzlüklerle suçlayıp hedef gösterdi. Saki cephesi, rakip kardeşlerin geçmişte topladığı altınların akıbetini sorgulayarak emniyet ve yargı birimlerini adeta kendi cemaat içi rakiplerine karşı operasyon yapmaya davet etti. Bu durum, iktidara bağlı tarikatların devlet imkanlarını ve adli mekanizmaları rakip fraksiyonları tasfiye etmek için nasıl birer silah olarak kullandığını açıkça ortaya koyuyor.

“Hizaya Gelenler” ve “Hedef Olanlar”
Furkan Vakfı ve Süleymancılar’a yönelik operasyonlar, Türkiye’deki tarikat-devlet ilişkilerinde “iktidara tam biat” kuralını bir kez daha teyit etti. Alparslan Kuytul’un iktidarı doğrudan hedef alan söylemleri ve Süleymancılar cemaat yönetiminin siyasi güç odağına karşı mesafeli duruşu, AKP ile uzaklaşmaları bu iki yapıyı doğrudan hedef tahtasına yerleştirdi. Bir tarikatın ya da cemaatin ne kadar büyük bir ekonomik hacme ulaştığı veya ne tür yasa dışı faaliyetlere karıştığı, ancak iktidarla siyasi olarak ters düştüğü anda soruşturma konusu yapıldığı operasyonlarla bir kez daha anlaşıldı.
Buna karşılık, Menzil ve İsmailağa gibi devasa yapılar, siyasi iktidarla tam uyum içinde hareket ettikleri ve seçim dönemlerinde açıkça mevcut iktidar bloğunu destekledikleri için bu tür operasyonlardan muaf tutuluyor. Örneğin Menzil Cemaeti, sağlık ve inşaat gibi sektörlerde holdingleşerek kamu ihalelerinden devasa paylar alıyor, devlet kurumlarında kadrolaşıyor ve iktidarla çıkar birliğini sürdürüyor. İsmailağa Cemaati de benzer şekilde iktidarın sağladığı geniş siyasi ve sosyal imtiyazlardan faydalanmaya devam ediyor.
Bu cemaatlerin bünyesinde de çok büyük finansal hareketler, miras kavgaları ve hatta adli vakalar yaşanmasına rağmen, devlete olan siyasi bağlılıkları onları koruyucu bir zırh gibi sarıyor. Bu çifte standart, operasyonların amacının hukuki temizlik değil, siyasi bir “hizaya getirme” stratejisi olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Bu durum, devletin tarikatları tasfiye etmek gibi bir niyetinin olmadığını, aksine onları kendi siyasi ve ekonomik amaçları doğrultusunda kontrol edilebilir, “onaylı” ve uysal yapılar haline getirmeyi hedeflediğini ispatlıyor.


