Arnavutköy’deki bir metal fabrikasında salı günü meydana gelen ve üç göçmen işçinin yaralanmasıyla sonuçlanan patlama, Türkiye’deki sanayi üretiminin mevcut teknik ve sosyal koşullarının tipik bir tezahürü olarak okunmalıdır. Bu tür facialar, sermaye birikim sürecinin doğal birer “kazası” değil, üretim maliyetlerini minimize etme stratejisinin kaçınılmaz bir sonucudur.
İş güvenliği önlemleri ve teknik ekipman bakımı, sermaye için gider kalemlerinin bir parçasını oluşturuyor. Kâr oranını maksimize etmek isteyen sermaye grubu için bu kalemlere yapılan harcamalar, kâr oranları üzerinde aşağı yönlü bir baskı unsuru olarak görülüyor. Metal sanayi gibi ağır iş kollarında, basınçlı tüplerin periyodik kontrollerinin ihmal edilmesi veya eski teknolojiyle üretime devam edilmesi, sermayenin emek sürecindeki tasarruf eğiliminin bir yansımasıdır. Arnavutköy’deki patlama, bu ekonomik rasyonalitenin fiziksel bir patlamaya dönüşmüş halidir.
Göçmen Emeği
Arnavutköy’deki patlamada yaralanan işçilerin göçmen olması tesadüf değildir. Göçmen işçiler, patronlar için “ideal” iş gücüdür; çünkü ne sigorta gibi ek “maliyetleri” ne de haklarını arayabilecekleri hukuki bir dayanakları var. Savaş ya da yoksulluk nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan bu insanlar, hayatta kalabilmek için yerli işçilerin bile girmek istemediği en tehlikeli, en kirli ve en bakımsız iş kollarında çalışmaya mecbur bırakılıyor. Patronlar, iş yerinde güvenlik önlemi almak yerine, “nasıl olsa itiraz edemezler” diyerek göçmen işçileri patlamaya hazır makinelerin, bakımsız tüplerin önüne sürüyor. Bir kaza olduğunda ise bu işçilerin kayıtsız olması, patronun hukuki sorumluluktan kaçmasını ve olayın üstünü örtmesini kolaylaştırıyor.
Vahşet ve Cezasızlık
Kayıt dışı olarak çalıştırılan göçmen işçilerin iş cinayetleri dışında vahşice katledilmeleri de bu açıdan tesadüf değil. Bunun en çarpıcı örnekleri Cihan Deri’de çalışan Moldova uyruklu Nicolai Palamarciuc ve Zonguldak’ta madende çalışan Afganistan uyruklu Vezir Mohammad Nourtani cinayetlerinde görüldü.
İstanbul’da bulunan Cihan Deri firmasında çalışan Moldova uyruklu Nicolai Palamarciuc geçtiğimiz yılın eylül ayında patronun kardeşi, oğlu ve arkadaşları tarafından elleri ayakları bağlanıp işkence yapılarak katledilmişti. Palamarciuc’un cesedini yok etmek üzere hazırlıklar yapılırken polis olay yerine gelmiş ve katiller yakalanmıştı.
Diğer tüyler ürperten olay ise 2023 yılında Zonguldak’ta kaçak bir madende çalışan Afganistanlı maden işçisi Vezir Mohammad Nourtani’nin geçirdiği kaza sonrası “öldü” zannedilerek cesedinin ormana atılıp yakılmasıydı. Bu iki olaydaki vahşet göçmen emeğinin sermaye gözünden nasıl görüldüğünü anlatan simgesel iki olaydır. Diğer yandan Zonguldak’taki cinayette maden sahiplerinin “taksirle öldürme” suçundan aldıkları cezalar da göçmen emeğine karşı işlenen suçlarda uygulanan cezasızlığın örneklerindendir.
Sınıfı Bölmek
Sermaye sahipleri göçmen emeğini sadece ucuz olduğu için değil, aynı zamanda işçi sınıfını bölmek için de kullanıyor. Göçmen işçiler, her türlü kötü koşula ve çok düşük ücretlere razı edilerek yerli işçiler için bir tehdit gibi gösteriliyor. Patron, yerli işçiye “Eğer güvenli çalışma ortamı veya zam istersen, kapıda senin yarı fiyatına çalışacak göçmenler var” mesajını veriyor. Böylece Arnavutköy’deki gibi bir fabrikada patlayan o tüp, sadece göçmen işçinin canını yakmakla kalmıyor; aynı zamanda tüm işçilerin çalışma standartlarını ve ücretlerini aşağı çeken bu sömürü düzenini de besliyor. Sonuçta patronun kasası dolarken, bedeli milliyeti fark etmeksizin tüm işçiler canıyla ya da yoksulluğuyla ödüyor.
Denetim Mekanizması
Olayın meydana geldiği Arnavutköy gibi sanayi bölgeleri, devlet denetiminin hukuki düzlemde var olduğu ancak fiili düzlemde sermaye lehine askıya alındığı alanlardır. Devlet, denetim mekanizmalarını üretim sürecinin aksamasına asla müsaade etmeyeceği gibi, sermaye birikimini koruyacak bir çerçeve olarak kurguluyor. İş müfettişlerinin yetersizliği ve yaptırımların caydırıcılıktan uzak oluşu, fabrikalardaki teknik altyapının işçi sağlığı aleyhine bozulmasına zemin hazırlıyor. Dolayısıyla, bu patlama sadece basit bir biçimde ilgili fabrikanın yönetim hatası olarak açıklanamaz. Büyük ihmaller zincirini ortaya çıkan bu tip facilardan devletin üretim süreçlerindeki sınıfsal pozisyonun ne olduğu sorusunu akıllara getiriyor.
Arnavutköy’deki metal fabrikasında yaşanan patlama, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıfın, kâr oranlarını korumak adına işçilerin fiziksel bütünlüğünü ikincilleştirdiğinin somut bir örneğidir. İşçi sınıfının en savunmasız kesimi olan göçmen emeği üzerindeki bu ağır tahribat, kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal krizlerinden bağımsız ele alınamaz. Bu koşullar altında iş kazası literatürü, aslında planlı bir güvenlik ihmali ve sistematik bir sömürü rejiminin üzerini örtüyor. İşte bu nedenle bu olayların bütünü “iş cinayeti” olarak değerlendirilmek zorundadır. Çözüm, teknik iyileştirmelerle kısa vadeli ve can güvenliğini esas alan iyileştirmeler mümkün. Gerçek çözümse üretim sürecinin ve araçlarının doğrudan üreticiler tarafından denetlendiği bir toplumsal yapının inşasından geçiyor.


