Deniz Göktaş’ın “Şakadan” Suçları: Savcı En İyi Espriyi Neden Sormadı?

Deniz Göktaş’ın 24 Haziran 2026’da YouTube’ta yayınladığı “Ölü Deniz” stand-up gösterisinin sosyal medyadaki kesitlerine önce kısıtlama daha sonra ise erişim engeli getirildi. O sırada yurt dışında olan Göktaş Türkiye’ye döner dönmez, hakkında açılan soruşturma gerekçe gösterilerek havalimanında ters kelepçe ile gözaltına alındı. “Cumhurbaşkanı’na hakaret” ile “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamaları yöneltilen Göktaş, gösterisinde yaptığı “en iyi esprisi” hariç diğer tüm şakalarını savcıya açıklamak zorunda bırakıldı. Tutuklanmasının ardındaysa “Neşemizi çalamayacaklar” diyerek politik mizaha bir kez daha sahip çıktı. 

İktidar, toplumsal muhalefeti sindirmek için bu kez bir komedyeni hedef tahtasına koyuyor. Göktaş’ı hedef alan bu operasyon, düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik devlet baskısının geldiği son aşamayı özetliyor. 

Gösteriden Sanık Şakadan Suç Ürettiler

Göktaş, adliyeye sevk edildiğinde savcı, komedyenin gösterisindeki şakaları adeta bir suç aleti gibi masaya yatırdı. Savcılık makamı, Göktaş’a “oruç tutan canlı bombalar”, “Recep Tayyip Erdoğan’ın terapisti olma hayali”, “diktatör nitelemesi” ve “dördüncü kitabın çevirisi” gibi esprilerini tek tek sordu. Bu kelimelerle neyi kastettiğini açıklamasını talep etti. Göktaş, her bir şakanın mizahi altyapısını, kelime oyunlarını ve sosyolojik eleştirilerini uzun uzun savunmak zorunda kaldı. Yargı mekanizması, mizahı anlamaktan tamamen uzak bir şekilde, kelimeleri bağlamından kopardı ve Göktaş’ı “Cumhurbaşkanına hakaret” ile “dini değerleri aşağılama” iddialarıyla hapse gönderdi.

Sorulmayan Tek Şaka: Burak Erdoğan

Savcılık, Göktaş’ın gösterisindeki hemen her kelimeyi didik didik inceledi. Ancak Göktaş’ın “en iyi esprim” dediği şakayı bir türlü sormadı. Göktaş, gösterisinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan’ın karıştığı trafik kazasına da esprili dille gönderme yaptı. Göktaş’ın tutuklanmasına giden süreçte sosyal medyada en çok izlenen ve iktidarı en çok rahatsız eden bölümlerden biri bu şaka oldu. Buna rağmen savcılık, Göktaş’a bu şakayı ve Sevim Tanürek dosyasını sormaya cesaret edemedi. Devlet aygıtı, kendi yarattığı adaletsizliği hatırlatan bu karanlık geçmişi hukuki kayıtlara geçirmekten bilerek ve isteyerek kaçındı. Şakanın asıl konusunu iyi babalık oluştururken, Göktaş “iyi babalığın” tarifini bir trafik kazasıyla yaşamını yitiren Sevim Tanürek örneği üzerinden açıklıyordu. 

Sevim Tanürek’e Ne Oldu?

Türk Sanat Müziği’nin özgün seslerinden Sevim Tanürek, 11 Mayıs 1998’de İstanbul’da bir trafik kazası geçirdi. Ağır yaralanan sanatçı, kaldırıldığı hastanede 5 gün sonra yaşamını yitirdi. Bu olay yalnızca bir sanatçının aramızdan ayrılması değildi. Bu kaza, Türkiye’nin adalet ve siyaset tarihindeki en tartışmalı kırılma noktalarından biri oldu.

Tanürek’e çarpan aracın sürücüsü, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan’dı. Olay anından itibaren kaza arkasında pek çok soru işareti bıraktı. Sürücünün ehliyetsiz olduğu iddia edildi. Olay yerinin jet hızıyla temizlendiği ve fren izleri gibi delillerin karartıldığı öne sürüldü. Üstelik görgü tanıklarının ifadeleri de hasır altı edildi. Tüm bu şüpheler, yaşanan acı kaybı sıradan bir trafik kazası olmaktan çıkardı. Olay, kamuoyu vicdanında derin ve kalıcı bir kuşkuya dönüştü.

Dava sürecinde yaşananlar, adalet sistemine duyulan güvenin nasıl sarsıldığını açıkça gösterdi. Kazayla ilgili ilk raporda Burak Erdoğan sekizde sekiz suçlu sayıldı. Ancak Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesi devreye girince durum tamamen yön değiştirdi. Kurum, hayatını kaybeden Sevim Tanürek’i yüzde yüz kusurlu buldu. Sürücü Ahmet Burak Erdoğan tamamen suçsuz bulunarak beraat etti.

Bu beraat raporunun altında imzası olan Adli Tıp yetkilisi, ilerleyen yıllarda kamuda üst düzey görevlere getirildi. Üstelik kaza haberlerine yıllar sonra bile yargı eliyle erişim engelleri konuldu. Tüm bu gelişmeler olayın üzerindeki sis perdesini daha da kalınlaştırdı. Siyaset ve yargı eliyle şekillenen bu karar toplum nezdinde büyük bir yara açtı.

“Davayı Kapatmak İçin Anlaşma Teklif Edildi”

Milliyet’in 17 Ekim 1998 yılında yer alan haberine göre Ahmet Tanürek duruşma çıkışında gazetecilere yaptığı açıklamada, kazadan sonra Erdoğan ailesinin kendilerini bir kez bile aramadığını, ancak avukatları aracılığıyla davayı kapatmak için anlaşma teklif ettiğini söyledi.

Tanürek, kazaya ilişkin şunları söyledi: 

Kazadan hemen sonra caddemize belediye arazözleri geldi. Tarihte ilk kez, caddemiz baştan aşağı yıkandı. 35 metre fren izi vardı ve her şeyi bir anda yok ettiler. Çocuğun ehliyeti yoktu. Kazadan sonra, üç ay önce verilmiş gibi ehliyet düzenlediler. Mahkeme başladı, çocuk bir kez olsun gelmedi. Babası tarafından yurt dışına gönderilmişti! Ama Tayyip’in adamları hep oradaydı. Karımın hakkını ararken bir şey söylediğimizde dirsek yedik, tehdit edildik, tacize uğradık. Hakime çocuğun ehliyeti olmadığını, kazadan sonra babasının forsuyla düzmece ehliyet verildiğini söylediğimizde ‘Ne demek yani, siz koskoca belediye başkanını sahtecilikle mi suçluyorsunuz’ diye azar işittik.

Göktaş: Neşemizi Çalamayacaklar

Sermaye iktidarı, Deniz Göktaş’ın tutuklanması üzerinden tüm topluma ve muhalif kesimlere açık bir korku iklimi dayatıyor. Devlet, “konuşursanız, eleştirirseniz ve hatta gülerseniz sizi hapse atarız” mesajını vererek halkı bütünüyle sindirmeyi amaçlıyor. Ancak Göktaş, bu baskı aygıtına teslim olmadığını gösterisinde, soruşturma açıldığında yaptığı açıklamada ve yurtdışında olmasına rağmen geriye dönüp bile bile tutuklandığında gösterdi. 

Tutuklama kararının ardından avukatları aracılığıyla kamuoyuna seslenen Göktaş, iktidarın toplumu umutsuzluğa sürükleme çabalarına karşı “Neşemizi çalamayacaklar” diyerek adeta meydan okudu. Göktaş’ın mesajı bugün zorbalığa karşı ezilenlerin mizahla, dirençle ve büyük bir umutla verdiği siyasi bir cevaba dönüşüyor.